--
Uyandığımda etrafı bulanık görüyordum. Sanırım fazla uyumuştum ve gözlerimi açamıyordum. Dün akşam yemeğinde Drakon'un konuşmaları bitmeden oradan ayrılmıştım. Daha fazla utanç verici durumda hissetmek istemiyordum ve evet koşarak odama girmiş üzerimde elbisemle yatağa atlamıştım. İşin ilginç tarafı hala aynı pozisyondaydım. Yoksa uyuduğumu sanıp bayılmış mıydım? Ya da bayılınca uyuyakalmışımdır. Amaan her ne olaysa artık.
Hemen kalkıp sendeleyerek banyonun kapısına ulaştım ve yüzümü yıkadım. Ardından nefeslenip üzerime gündelik birkaç parça kıyafet geçirdim. Ardından zaman algımı kaybetmemek için duvarda tik tak sesini duyduğum saate gözlerimi çevirdim. Owww sanırım bu iyi bir fikir değildi.
Saatin kadranı, karanlık ve yoğun bir sisle çevrili, eski zamanlara ait bir görünüme sahip. Gümüşi bir rüzgarın içinde dans eden, kararmış ve buruşmuş saat ibreleri, geçmişin unutulmuş saat dilimlerini çağrıştırıyor. Kadranın ortasında, karmaşık bir şekilde birbirine dolanmış eski iplikler ve mekanizmalar yer alıyor; bu, saat mekanizmasının içindeki karmaşıklığı ve belirsizliği simgeliyor. Saatin çevresinde, kabus motifleri ve grotesk figürlerle süslenmiş bir çerçeve var; sanki gece yarısı uğursuz rüyaların başladığı anı işaretliyor. Her dakika geçişi, gölgeler içinde bir titreme ile beliriyor ve saat, ruhsal bir derinlikte zamanın nasıl da kaybolduğunu hissettiriyor.
Zorunlu bir gülümsemeyle kafamı kapıya çevirdim ve yavaşça odadan çıktım. Kapıyı ardımdan kapattığımda gözlerim ayaklarıma kaydı. Kahretsin bu tavşanlı pofuduk ayakkabı da neyin nesi böyle? Kaya mı giydirdi acaba bunları bana? Amaan zaten kimin umrunda ki Kaya ayaklarım topuklu ayakkabıdan zarar görmesin diye yapmıştır. Çıkartmak istemiyorum.
Bu düşüncelerim devam ederken birden bir kapı sesi duydum ve aniden o yöne baktım. İşte şimdi ayvayı yemiştim. Dün yemeğinin boğazında kalmasına sebep olduğum kız odasından çıkıyordu. Neden odasını tam karşıma koymak zorundasınız? Al işte rezil olduk. Yüzümde şimdi yandık gülüşümü sergilerken dikkat çekmeden ortamdan sıvışmam gerektiğini düşünerek yavaşça yan döndüm ve yürümeye başladım.
"Şey sen dünkü kızsın galiba. Ben Mira sen de Dalga'sın biliyorum. Şu kabus kraliçesinin kızı."
Her zamanki gibi yine kaçamamıştım. Pes ederek kıza döndüm ve onu yanıtladım. "Evet öyle bişi işte. Ne şans odalarımız karşı karşıya değil mi? Ayrıca dün neredeyse ölüyordun ve hiçbir şey yokmuş gibi konuşan bir kızsın. Ne güzel!" Ciddi mi bu şimdi? Ne yani onunla tanışmak istediğimi felan mı düşünüyor? Asla böyle bir şey olmayacak. Buraya gelme amacımı unutmuyordum. Göz devirerek yoluma devam edicektim ki Kaya'nın muhteşem vücuduyla karşı karşıya geldim.
" Aah Kaya sen de mi buradaydın. Biz de tam kahvaltı edecektik." Yüzümde içten olmayan gülümsemeyle Mira'nın kolunu tuttum ve yanına getirdim. Kaya iç geçirerek önce bana baktı ve sonra yanımdaki özgüvensize. Bilmediğim bir nedenden dolayı aniden kahkaha attı ve konuşmaya başladı." Şaka olmalı değil mi? Bizim deli Dalga arkadaş mı yapmış? İnanamıyorum şuan gördüklerime." Bunalmış gibi hissediyordum. Muhtemelen bu görüntü karşısında göz altlarım çökmüştü. Evet kesinlikle öyle olmuştu. "Saçmalama o sadece bir süre kişisel asistanım olacak. Belki böylece bir korumaya da ihtiyacım kalmaz ha?" Tepkisini görmek için kafamı yana yatırıp yüzüne baktım. Gerçekten bundan hoşlanmamış gibi görünüyordu ama onun gibi bir korumayı göndermek hata olurdu. Sonra aniden bana doğru döndü ve ciddiyetini her zamanki gibi koruyarak ellerini beline yerleştirdi.
"Şuan hala koruman olduğuma göre küçük, kahvaltı etmek için gitmemiz gerektiğini söylemeye gelmiştim. Bu yüzden en ufak itiraz istemiyorum. Dedikten sonra aniden beni omzuna atıp doğruca salona doğru yol aldı. "Kaya şaka yapıyor ol. İndir beni ayaklarım hala yerlerinde değil mi? Kontrol etmek ister misin? Hey sen küçük şımarık. Ne bekliyorsun gelsene."
Kaya yüzünde sırıtışıyla ilerlerken Mira arkada gülmesini tutmaya çalışıyordu ve ben de susmuyordum. Kahvaltı alanına geldiğimizde kaya beni yere indirdi ama aslında fırlattı. Dengemi zor korudum ve üzerimi temizledim. Yüzüme gülümsememi yerleştirdim. Mira hala yanımdaydı. Bugün tersimden kalkmış gibiydim. Agresif davranışlarım olduğunun farkındaydım ama benimle arkadaş olmak isteyen birini ilk defa görüyordum.
Kafeterya göz gezdirdiğimde çoğu kişinin çoktan gelmiş olduğunu gördüm. Kaya yemeğini aldı ve arkadaşlarının olduğu masaya oturup bana göz kırptı. Ardıma baktığımda Mira'nın hala yanımda olduğunu gördüm. Onu da peşime takıp kahvaltımı aldım ve masaya oturduk. Ne şans ki bu masa boştu. Zaten ben otruduktan sonra da kimse oturmadı. Sakince kahvaltı ederken Mira'nın bana baktığını gördüm. "Ne oldu?" Diye sordum ve hiç gecikmeden cevap verdi. "Sen reşit değilsin değil mi?" Umutsuzca başımı kaldırdım ve kaşığı ona uzatarak," Doğru, evet. Reşit olmadan gelmem gerekiyordu. Benden büyüksün diye havalara giriyim deme. Şimdi kahvaltını yap ki senden daha çabuk kurtulabileyim." Yemek yemeye devam ettim. "Hayır böyle bir şey yapmam. Bence reşit olmadan gelmek daha güzel olmalı. Sonuçta buradaki tek reşit olmayan sensin ve bu seni daha özel yapıyor. Ayrıca erken yaşta gelmen daha fazla şey öğrenebileceğin ve deneyim sağlayabileceğin anlamına da geliyor. Şanslısın. " Mira'nın sözlerini dinlerken gerçektende ikna edebilme özelliği olduğuna kanaât getirdim.
Kahvaltı sonuna kadar arada konuşup gülüşüyorduk. Uzaktan masasından bağımsız olan Kaya ise bize bakıp sırıtıyordu. Arkadaşlarının onu dürtmesiyle önüne döndü ve kahvaltı böyle geçti. Kahvaltı bitiminde Kaya, Mira ve benim yanımıza geldi ve elini bana uzattı.
"Hazır mısın Dalga. Sarayı gezmek için." Gözlerimi ardıma çevirdim ve Mira'ya kısa bir bakış attım. " O da gelecek mi?" Dedim Kaya'ya dönüp. "Elbette gelecek." Aman ne güzel.
Kaya, beni ve Mira’yı Kabus Sarayı’nın devasa kapısından içeriye yönlendirdi. Sarayın gotik mimarisi, karanlıkta parlıyormuş gibi görünüyor, her köşede gizemli bir aura vardı. Kaya’nın kararlı adımlarına eşlik ederken, Mira’nın heyecanlı bakışları ve benim alaycı yorumlarım, turu daha da ilginç kılıyordu.
"İşte burası, Büyük Salon," dedi Kaya, geniş ve karanlık salonu işaret ederek. "Kraliçe burada misafirlerini ağırlıyor ve önemli toplantılar yapıyor. Her köşede gözler var."“Demek gözler var,” dedim, yüzümde bir gülümseme belirerek. “Umarım beni beğenirler.”Mira, salonun ihtişamını hayranlıkla inceledi. “Burası ne kadar büyük ve etkileyici! Ama biraz ürkütücü.”Kaya’nın bizi yönlendirdiği bir sonraki durak, ağır bir kapının arkasındaydı. “Burası Kabus Kraliçesi’nin odası,” dedi Kaya, kapının ardında ne kadar tehlikeli sırların saklı olduğuna dair bir ima ile. “Kimse izinsiz giremez.”“Aman Tanrım,” dedim alaycı bir şekilde. “Odamı görmek için sabırsızlanıyordum.”Mira, Kaya’ya dönerek sordu, “Kraliçe içeride mi, Kaya? Onunla tanışabilir miyiz?”Kaya’nın gözleri, bizi dar bir koridora yönelttiğinde parladı. “Burası zindanlar,” dedi, duvarlara zincirlenmiş iskeletleri göstererek. “Kraliçe’nin düşmanları burada tutulur. Her hücre bir kabusu barındırır.”“Korkunç,” dedim, omuzlarımı silkeleyerek. “İskeletlerle dolu bir yer, ne kadar misafirperver.”Mira, zindanlara göz attı ve dikkatli bir şekilde yaklaştı. “Burada birini mi bulacağız? Onları kurtarabilir miyiz?”Labirent gibi kıvrılan bir geçide girdik.
Kaya, karanlık ve karmaşık labirentin ortasında durarak, “Burası Rüya Labirenti,” dedi. “İçeri girenler kendi korkularıyla yüzleşmek zorunda kalır. Kaybolmamak için dikkatli ol.”“Bunu bir tatil gibi mi görmeliyim?” dedim, gülerek. “Korkularımla yüzleşmek bana göre bir eğlence olabilir.”Mira, adımını geri çekerek Kaya’ya yaklaştı. “Ama ben kaybolmak istemiyorum! Beraber mi kalacağız?”Sonraki oda, mistik bir ışıkla parlayan aynalarla doluydu. Kaya, “Bu, Ayna Odası,” dedi. “Gerçeklik ve yanılsama burada iç içe geçer. Kendini kaybetmemeye çalış.”Aynalardan birine yaklaşıp, “Sanırım burası benim gerçek yüzümü bulmam için mükemmel bir yer,” dedim.Mira, aynalara hayranlıkla baktı. “Ne kadar güzel! Ama aynı zamanda korkutucu…”Kaya bizi bir sonraki durakta, devasa bir salonun kapısına getirdi. “Kraliçe’nin büyülerini ve ritüellerini gerçekleştirdiği yer burası,” dedi. “Ritüel Salonu. Burada karanlık güçlerle dans eder.”“Dans etmek demek ha?” dedim, kollarımı kavuşturarak. “Belki birkaç adım gösteririm.”Mira, heyecanla ellerini çırptı. “Büyüler mi? Gerçekten mi? Kaya, bize bir büyü gösterir misin?”Tozlu raflarla dolu bir odaya geldik. Kaya, “Burası Karanlık Kütüphane,” dedi. “Gizli bilgiler ve büyüler burada saklanır.”Bir kitaba uzanıp, Kaya’nın beni durdurduğunu görünce, “Tamam, tamam, dokunmuyorum. Ama buradaki bilgiler gerçekten büyüleyici olmalı,” dedim.Mira, kitaplara hayranlıkla baktı. “Okumak istiyorum! Ama dokunmak yasak mı?”Dışarıya açılan bir kapıdan geçtik ve kendimizi ürkütücü bir bahçede bulduk.
“Korku Bahçesi,” dedi Kaya. “Ölümcül bitkiler ve yaratıklarla dolu. Hayatta kalmak için dikkatli olmalısın.”“Ölümcül bitkiler mi?” dedim, gülümseyerek. “Bu bahçede piknik yapmayacağımız kesin.”Mira, korkuyla bir adım geriye çekildi. “Burası gerçekten korkutucu… Ama aynı zamanda çok etkileyici!”Son olarak, sarayın en yüksek noktasına çıkarken Kaya, “Burası Fısıltı Kulesi,” dedi. “Gece boyunca korkutucu fısıltılar buradan yayılır. Ayrıca etrafı gözetlemek için de kullanılır.”“Demek buradan tüm sarayı gözetleyebiliriz,” dedim, kulenin tepesine bakarak. “İlginç bir yer.”Mira, kulenin tepesine heyecanla baktı. “Fısıltılar gerçekten duyuluyor mu? Denemek istiyorum!”Sonunda, tamamen karanlık bir odaya girdik. Kaya, “Gölgeler Odası,” dedi. “Kraliçe burada gölgelerle iletişim kurar ve en karanlık sırlarını saklar.”“Gölgelerle konuşmak… İlginç bir yetenek,” dedim, etrafa göz atarak. “Belki ben de denerim.”Mira, Kaya’ya yaklaşarak korkulu gözlerle, “Gölgelerle mi konuşuyor? Burası gerçekten ürkütücü...” dedi.Kaya’nın rehberliğinde Kabus Sarayı’nın derinliklerine yaptığımız bu gezinti, hem korkutucu hem de ilginç bir deneyim haline gelmişti. Mira’nın heyecanı ve benim alaycılığım, bu karanlık ve gizemli dünyayı daha da canlı kılmıştı.
Kaya bizi odalarımıza bıraktıktan sonra yorgunluğun verdiği acıyla kendimi yatağa atmak istedim ama odanın daha önce görmediğim küçük balkonundan bir ses duydum. Şaşkınlık içinde balkonun kapısına yöneldim. Tedirginlikle kapıyı açtım ama kimseyi göremedim. Ses tekrar gelince aşağıya başımı eğdim. Bu inanılmazdı. Önümdeki dev siyah köpeği ilk gördüğümde, heyecandan nefesim kesildi. Devasa gövdesi ve parlak siyah tüyleri, sanki karanlıktan doğmuş gibi görünüyor. Her adımında yerin hafifçe titrediğini hissettim, bu da onun gücünü ve ihtişamını daha da vurguluyor. Gözleri, derin ve parlak, sanki gece göğünden fırlamış gibi. O an, bu dev yaratığın varlığı karşısında hem hayranlık hem de büyük bir merak duydum. İçimdeki heyecanı bastırmakta zorlanırken, sadece onun varlığını izlemekten kendimi alıkoyamadım. O benim olmalıydı.
Kesinlikle.