İçeriğe geç

Kabuk Adam

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Kabuk Adam

Bölüm 1

1. Bölüm: Habersiz Yıkım

Televizyonun sesini kıstım. Her zaman teyze olmak istemişimdir ama erkek kardeşim yüzünden bu hayalim küçük yaşta öğretmenim tarafından yüzüme vurulmuştu. "Kızım ne teyzesi sen hala olabilirsin anca çünkü annenin karnındaki bebek erkek." Yüzü geldi gözümün önüme; buruşmuş yüzü, kızıl saçları, kahve gözleri ve en çokta merhamet akan sesiyle beraber teyze olamayacağıma gülen yüzü.

"Flora bir gelsene!" Salondan gelen sesle beraber çığlık sesi de onu devam ettirdi. "Anne!" Küçük yeğenimin ağlayışlarını duyar duymaz ayağa kalktım ve odadan çıktım. Adımlarım koridorda yankılanırken bir çığlık daha koptu. Kapının kolunu kendime çektim.

"Halacım ne oldu?" Pembe halının üstüne oturmuş ağlıyordu. "Hala." Hemen yanına oturdum ve gülmemek için zor duran yengeme baktım. Beş yaş sendromu yine gün yüzüne çıkmıştı. Her şeye ağlıyordu. Geçenlerde sesli konuşuyoruz diye ağlayıp susmamamız için daha çok ağlıyordu.

"Hala. Bak," işaret parmağıyla bir fotoğraf gösterdi. Annesi ve babası. Baloda çekindikleri fotoğraf. Arkada denizin mavisi parıldarken karanlık havada giydikleri kıyafetler onlar için özel dikilmiş gibiydi. Nedensizce sırıtıyordular. Onların aşkı her zaman kıskanacağım türdendi. Ve aşklarının meyvesi de aşırı tatlıydı. Böyle yanaklarını ısırıp yememek için zor duruyordum.

"Bu kim?"

"Baban."

"Bu kim?"

"Annen."

Kulağımda bir ağlama sesi yükseldi. "Ben neredeyim!" Gülmemek için zor tutum kendimi. "Oğlum sen daha yoktun aşkım." Bunu duymasıyla daha da ağlamaya başladı. Ağlamasıyla beraber burnundan akan sümüğünü silmek için sehpanın üstündeki bebek mendilini aldım ve yavaşça ona yaklaştım.

"Halam da yok!" Bu sefer de benim yokluğuma ağlıyordu ama aslında fotoğrafı çeken bendim yani orada sadece o yoktu. Ve bu durum gülmeme neden oluyordu. "Dimi halacım ben de yokum!"

Mendili alıp burnunu sildim, bugün babası ve annesi yıldönümleri için eski arkadaşlarıyla buluşup kamp gibi bir şey yapacaklardı. Kuzey ışıkları nadiren gözle görülür olurdu ve o nadir günlerden biriydi, bugün. Görmek çok isterdim hele erkek arkadaşım tarafından çağırılmıştım ama onlara Aven'e bakacağıma söz vermiştim.

"Abla," erkek kardeşime döndüm. "Ne oldu?" Dedim kucağımdaki Aven'e sarılırken. "Onu gözünden ayırma tamam mı? Sakın uzaklaşma ne olur olmaz." Bıkkınlıkla beraber ofladım. "Abartma istersen ben ona göz bebeğim gibi bakarım. Dimi küçük prensim?"

"Hala," ona doğru eğildim ve yüzümde kocaman gülümseme varken burnunu öptüm. "İyi öyle olsun." Merdivenlerden indi. "Hala ben prensim dimi?"

"Eğer bende senin prensesinsem," dedim karnını gıdıklarken. Gülüşleri az önceki ağlama nedenini çoktan unutmuştu. Odayı inleten gülüşleri, kızaran yanakları ve kiraz dudaklarını yememek için zor duruyordum. Ama duramadım ve dişlerimi yanağına getirdim. "Hala ısırma beni!"

"Ama çok tatlısın!"

"Ben pamuk şeker miyim?"

Aniden durdum, dikkatlice yüzüne baktım. Nerden çıkmıştı bu? "Sen acıktın mı?" Diye sordum aniden. Sorumdan sonra midesinin gurultusu kulaklarımla buluştu. "Ay gerçekten acıkmışsın!"

Ne yapabilirdim ki? Kesin bir şeyler vardır. Süt verilmez şimdi kocaman bebek. Ay hayır ya bebek nasıl kocaman olsun. Ama süt olmaz katı mama lazım. Ama ne kadar katı? Kim e göre? Bu bebek nasıl doyurulacak? Bebekler sadece sevilmek için değil mi? Ay bunun bir de bez değiştirmesi falan var. Ay yok. Ben çocuk falan bakamam. Zaten yaşımda ilerledi. Yaşlandım mı ya ben? Yüzüm falan sarkmış mıdır? Ay kesin kısmetimde kapanmıştır.Ne de olsa altı aya yirmi yediydim. Yirmi yedi de otuz desek. Otuz da yolun yarısı olan otuz beş! Şöyle uzaktan bakıldığında atmışım var o zaman.

"Hala," Aven'in sesiyle düşüncülerimden çıktım. "Hala!"

"Ay pardon." Ayağa kalkıp mutfağa doğru yürüdüm. "Ne yersin küçük prensim?" Dolabı açtım. Karşımda kocaman bir ezme vardı. Neydi acaba. Parmağımı içine soktum ve ağzıma götürdüm. Tadı şey gibiydi. Şey. Patates. Ama sanki bir şey daha vardı. Neyse tadı güzelse yenir. Yani galiba.

"Aven patates ezmesi yer misin?" Diye bağırdım salona doğru. "Evet." Diye bağırdı. Onayı almamla ezmeyi mikrodalgaya koydum. İki dakikaya aldım, çok sıcak olmasını istemiyordum. Yani öğrendiğim kadarıyla çok sıcak şeyleri sevmiyordu. "Mmm mis gibi kokuyor!" Dedim nispet yapmaya çalışarak.

Aniden elektrik gitti ve geldi. Gözlerim aniden avizeye gitti. Sallanıyordu. Elektrik akımıyla sallana bilir miydi? Korku bedenimi sararken ne olur olmaz mikrodalgayı kapattım. Hayır. Hayır. Ev sallanıyordu. Deprem oluyordu. Korkuyla salona doğru gitmeye çalıştım. Merdiven parçalanmıştı. Hayatımda ilk defa bu kadar şiddetli bir depreme denk gelmiştim.

"Aven sakin ol." Dedim ellerim titrerken. Bir cam yere düşmüş iğrenç bir ses patlamıştı. Aven'in ağlaması kulaklarımla buluşunca merdivenden çıkmaya çalıştım ama doğa ana sanki korkumla besleniyormuş gibi daha da şiddetlenmişti.

Sakin olmalıydım ama ev yıkılıyordu. Parasını ödemek için kredi çektiğimiz ve en önemlisi canımızdan çok sevdiğimiz Aven yıkıntının altında kalacaktı. Kalmamalıydı. "Aven ablam. Halam. Ses ver." Kapı kırılmıştı. Tahta kapı kırılmıştı. Kulunu kendime doğru çektim ama hareket dahi etmiyordu. Son kuvvetimle çektim. Gözlerimi sıkıca kapattım ve bir umut çektim. Açılmıştı. Kapı. Gözlerimi umutla açtım ama karşılaştığım manzara umudumu umutsuzluğa çevirmişti.

Kapı kulu elimde kalmıştı. Kapıyı yumruklamaya başladım. "Aven ses ver. Aven," ağlamalarım artarken karşı evlerden gelen çığlık sesleri içimdeki çığlıklardan daha şiddetliydi. "Aven!"

Gözlerim kararıyordu, kardeşimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Onu yanından ayırma.

Ayırmıştım. Onu gözümden, yanımdan ayırmıştım. Söz vermiştim. Ona bakacağıma. "Aven!" Dedim çığlıklarımı susturmaya çalışıyordum.

"Hala." Kısık ses gürültüler ortasında bir umut diye bağırıyordu. Tekrardan kapıya vurdum. "Buradayım halam." Hıçkırıklarım onu korkutmasın diye derin nefesler aldım. "Bir oyun. Şimdi. Senden bir şey diyeceğim." Bir cevap bekledim. Bir ses. Onun sesi.

"Hala." Umudum yeşeriyordu ve bunun nedeniyle ağlayabilirdim. "Bak küçük prensim şimdi ne yapacaksın biliyor musun?" Cevap gelmedi. Beklememeliydim. Devam ettim. Devam etmeliydim. Susmamalıydım.

"Beni dinle. Ve dediklerimi yap. Birazdan yanına geleceğim. Koltuğun yanına çök." Ellerimdeki eklemlerime tahta parçaları batmıştı ve kanıyordu. Cevap duyamıyordum ama hareketlilik hissedebiliyordum ve bu bile bana yeterdi.

"Tutun. Koltuğa tutun. Diğer elinle kafanı koru aşkım. Yanına geleceğim birazdan tamam mı?" Sonunda kapı açılmıştı. Kapı kırılmıştı ve geçebileceğim kadar tahta parçalarını kanayan elimle kenara attım. Bedenimi büktüm ve ona doğru süründüm.

Ev şiddetle sallanıyordu. Burnuma gelen acı kokuyla gözlerim kararmaya başlamıştı. Yangın. Ev yanıyordu. Evler yanıyordu. Bu bir kıyametti. "Aven. Nefesini tut. Ve en son dakika da aç tamam mı?" Kuru bir öksürük. "Bende yapacağım. Bakalım kim kazanacak!"

Bedenimin üstüne düşen betonla kıvranarak dizlerimi karnıma çektim. Ellerimi kafamda birleştirdim. Ölüyordum sanki. Ölüyordum ve cesedime toprak yerine beton evler dökülüyordu. Yaşa. Lütfen yaşa Aven. Lütfen.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.