İçeriğe geç

Jüpiter Günlükleri

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Jüpiter Günlükleri

Bölüm 1

01:00

Beni tanıyanlar bilir. Ben hep gülerim. Onlara göre duygusal bir kaç not veya depresif bir yüz bana ait olan şeyler değil. Onlara göre gayet mutlu, hiçbir şeyi ciddiye almayan umursamaz biriyim. Ancak herkesin saklı bir yönü vardır değil mi? Kimsenin bilmediği bir yüzü vardır.

Herkesin günü güzel bir güne başlamak ile geçer. Sabah yatağından usulca kalkarlar ve gündelik işlerini hallederler. Benim gibi gece yorganın altında gizlice ağladığı için şişen gözlerini ve göz altlarındaki morlukları düzeltmekle uğraşmazlar. Neden mi ağlıyorum? Boş verin, şu zamana kadar beni anlamak istemeyen kişilere derdimi anlatacak değilim. Sizi terslediğim için alınmayın lütfen. Sadece derdimi ben anlayabilirim veya benim hissettiğim hisleri hisseden kişiler. Öte yandan içimde hissettiğim duyguları size anlatmak istiyorum ama biliyorum ki anlattıklarım boşuna. Hiçbir şey değişmeyecek.

Acaba güne fazla mı depresif başlıyorum? Bilmiyorum. Ancak eğer depresif başlıyorsam bu hisleri hissetmek hakkım. Yaşadıklarım beni depresif yaptı, bırakın bu hislerimi en yoğun şekilde hissedeyim. Sonuçta herkesin kendisine arkadaşlık yapan duyguları vardır. Kimileri için mutluluk, kimileri için yalnızlık kimileri için ise öfke, hüzün, özgürlük... Benimde yakın arkadaşım ise depresiflik.

Bugün de öyleydi: kendimi depresif ve içimdeki bir boşlukla güne uyandım. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Aynadan kendimi inceledim. Üzgün gözüküyordum, ağlamıştım, gözlerim şişmiş göz altlarım morarmıştı. Neden üzgündüm? Neden tüm gece uykusuz kalıp ağladım? Bilmiyordum. Neden bunları hissettiğimi bilmiyordum. Kahretsin ki ben hiç bir şey bilmiyordum.

Şişmiş göz altlarıma bir çözüm yoktu ancak göz altlarımdaki morlukları kapatıcı ile kapattım. Elime dizüstü bilgisayarımı ve not defterimi alıp dışarı çıktım. Cadde boyu yürüdükten sonra mavi renkte led ışıklar ile süslenmiş kafe dikkatimi çekti. Mavi, sonsuzluğun ve özgürlüğün rengiydi. Bazen bu sonsuzluk bana huzur verirdi, sonsuza kadar gerçekleşmesini istediğimiz arzuları hatırlatırdı; bazense korkutucu olurdu, ölümü hatırlatırdı, sonsuza kadar süren o derin uykuyu... Belki de bu kafe benim sonum olacaktı ya da sonsuza kadar süren bir huzur.

Kafeye gidip cam kenarında boş olan bir masaya oturdum. Dizüstü bilgisayarımı masanın üstüne koyup bilgisayarı açtım. Yazı yazardım. Bu beni ferahlatırdı. Ancak şuan ne yazacağımı bilmiyordum. Gözlerim camın dışarısında dolaştı. Kuşlara, çocuklara, mutlu ailere baktım. Aklıma bir şey gelmiyordu çünkü her şey fazla mutlu, huzur verici şeylerdi. Camdan dışarıya bakmaktan vazgeçip kafede dolaştı gözlerim. Aynısıydı, içerisi de dışarıdaki gibi mutlu ve huzurluydu. Canım sıkılmıştı. Yazmak istiyordum ama hiçbir şey aklıma gelmiyordu.

"Ne istersiniz?" diye soran bir sesle gözlerimi o yöne doğru çevirdim. Garson elindeki kalem ve küçük bir not defteri ile beni bekliyordu. "Sadece kahve." Gözlerim aniden garsonun arkasında kalan bir masada dolaştı. Bir arkadaş grubu vardı. Herkes birbirleri ile konuşuyor iyi anlaşıyorlardı. Dikkatli bakılmadığında herkes halinden memnun gözüküyordu. Ancak aralarından biri üzgündü belki de hayal kırıklığı. Sadece onları dinliyor, gülümseyerek gözlerindeki hüznü gizlemeye çalışıyordu. Arada bir konuya ortak olmaya çalışıp konuşuyordu ancak kimse onu dikkate almıyor, baştan savma cevaplar veriyorlardı.

"İçine süt ister misiniz?" diye sordu bu sefer garson.'Hı' diye bir nida çıktı dudaklarımın arasında. O hüzünlü parlak gözleri izlemeye dalmıştım. Garsonun sorusu aklıma gelince kaşlarımı hafif çatıp "Sadece kahve dediğimi hatırlıyorum." dedim. Yabancı birileri ile konuşurken fazla gergin hissederdim. Bu yüzden verdiğim cevaplar ya baştan savma olur ya da gereksiz sözcükler barındırırdı.

Garson başını onaylar gibi yavaşça salladıktan sonra gitti. Gözlerim yine o hüzünlü gözleri buldu, onu inceledi. Aslında yakışıklı bir çocuktu, kumraldı, ipek kadar yumuşak gözüken kıvırcık saçları alnından bir tık aşağısına düşüyordu. Böylesine güzel bir insanın gözleri neden hüzünlüydü? Neden dışlanmış gibi duruyordu? Neden istenmeyendi? Onu merak ettim. Bir an için ona bunları sormak istedim. Vazgeçtim. Ben her zaman korkaklık yapar vazgeçerdim. Düşündüm. Madem ona soramıyordum o zaman o cevapları ben bulurdum. Bu cevapları not almak yerine onu bir hikâyeye dönüştürecektim. Ona bir isim vermeliydim. Ne olabilirdi ki?

Onu tekrar inceledim. Yalnız hissettirildiği belliydi yanındaki kişiler onu yanına almış olsada istenmeyen kişi gibi davranıyordu. O zaman o bir uzaylı olmalıydı. Sonuçta insanlar koca evrende sadece kendilerinin var olduğunu sanıyordu, uzaylı denen yaratıkları efsane olarak görüyordu, bu bencilceydi.

Bu uzaylının bir gezegeni olmalıydı demi? Onun gezegeni bence Jüpiter olmalıydı. Çünkü Jüpiter gezegenler arasında en büyük gezegendi. Onun yanındaki arkadaşları onu istenmeyen yaparken ben onu Jüpiterli yapıp yüceltmek istiyordum. Bilgisayarıma yazmaya başladım.

JÜPİTER GÜNLÜKLERİ

Galaksi 01:00

Jüpiterli uzaylı yine yalnız hissediyordu kendini. Çevresindeki küçük yıldızlar onu değerli hissettirmiyordu. O minik yıldızlar herkese umut verirdi. Etrafındakiler ise onların hakkında destanlar yazar o minik yıldızların daha fazla parlamalarını sağlardı. O minik yıldızlar herkese parlarlardı. Ancak Jüpiterli uzaylı o yıldızlara kızardı. Çünkü o yıldızlara baktığında yıldızlar sadece parlamıyordu ayrıca sönüyorlardı. Herkese parlayan yıldızlar Jüpiterli uzaylıya yanıp sönüyordu. Sanki ona umut vermek istemiyormuşçasına. Jüpiterli uzaylı bu yüzden değersiz hissederdi kendini, yalnız hissederdi.

"Belki..." diye düşündü Jüpiterli uzaylı "... O yıldızlar başka bir gezegende bana sürekli parlayacaklar." Gökyüzündeki bir yıldıza baktı, Sirius'a. Onu sahiplendi. Nereye giderse o yıldıza bakacak yanıp sönmesine bakacaktı.

Sirius'a seslendi, "Beni evrendeki diğer gezegenlere götürür müsün?" Sirius bir an için ışığını yitirdi. Diğer yıldızlara oranla daha uzun süre sönük kalmıştı. Jüpiterli uzaylı bir an için endişelendi, umudunu yitirdi. Başını eğip küskün bir çocuk gibi yere baktı.

O hüzünlü gözlere baktım. Az önce arkadaşlarını dinlerken o da başını eğmişti. Bu hali oldukça tatlıydı. Bu tatlı halini hikâyeye de eklemiştim. Yanındaki bir kaç arkadaşı masadan kalktı ve gitti. Sadece o ve yanında başka bir arkadaşı kalmıştı. Yanındaki arkadaşı ona tek bir kelime bile etmiyor masanın üzerindeki çayını büyük yudumlar ile içip bitmesini bekliyordu. Sanki çabucak ayrılmak istiyordu. Çayını bitirip garsonu çağırdı hesabını ödeyip masadan kalktı. Masadan kalkarken o hüzünlü gözlere sahip çocuğa bakıp bir şeyler söyleyip o da kafeden ayrıldı. O kocaman masada şimdi o vardı sadece. Arkadaşlarının yanında hüzünlü gözlerini saklayan gülümsemesi şimdi yoktu. Gözleri çökmüş boş masanın üstüne bakınıyor sadece bekliyordu. O yüzü, o masum güzel yüzü! Bu bakışlar yakışmamıştı. O gülümsemeliydi. Çünkü o hüzünlü gözlerini saklasa bile gülümserken çok güzeldi. Onu tanımıyordum ama onu öyle görünce kahroluyordum. O yıldızın ışığını hak ediyordu, o umudu hak ediyordu.

Jüpiterli uzaylı başını tekrar yıldıza çevirince bir şey oldu. Sirius parladı. Herkesin gözünü alacak bir şekilde parladı. Jüpiterli uzaylı gülümsedi. Bu ona bir cevaptı. Diğer gezegenlere gidecekti.

Hüzünlü gözler masadan kalktı. O mavi led ışıklı kafeden çıkmak için hareket ederken bir anlık cesaretle yanına gidip kolunu tuttum. "Bana bir kere güler misin?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.