İşlerim ile meşgul bir gün geçiriyordum. Yoğun bir okul trafiği ve herkes gibi bir stres yığını altında ezilmekle meşgul bir gün.
İnsanlar beni nasıl görüyor bilmiyorum. Bu bedende nasıl görünüyor olabilirim bilmiyorum. Ama benim içimde yatan o iki kişilik, tuhaf hissettiriyor. Bu hissi iyi biliyorum.
Öncelikle ben Jasmine. Ama siz Yasemin de diyebilirsiniz. Ben Türk bir babanın ve İngiliz bir annenin aşkının meyvesiyim. Bugünlere kadar filiz verdim. İsmim iki dile de uyumlu olsun diye çok zekice bir düşünce ile seçildi. Bu zarif isim gibi, tatlı ve zarafetli bir çiçek olmamı bekliyorlardı herhalde.
Çocukluğumda her zaman ailemin bir uyumsuzluk içinde olduğunu gördüğümü, fakat kendimi üzmemek için saçma sapan hayaller ve çizimler yaptığımı dün gibi hatırlıyorum. O yıllar gerçekten çok hassas bir mekanizmam vardı. Artık yavaş yavaş alışıyorum ve kendi karakterlerimi de buna göre geliştiriyorum. Evet, artık her iki karakterim arasında geçiş yapmaya o zamanlar başlamıştım bile.
Yasemin dendiği zaman samimiyim. Arkadaşım. Bir dostum. Fakat bir kez bile Jasmine derseniz işte o zaman karşınızda analitik ve ciddi olmaya çalışan bambaşka bir kız göreceksiniz.
Odamda bunları düşünüyordum, hayatımı sorguluyor, senaryo kuruyordum. Telefonumu özensizce fırlattığım minderlerin arasından almamıştım. Kapı, gayet sakin ve ritimli bir şekilde 3 kez çalındı. Annemdi.
-Jasmine? Are you okay, my girl?
-Yes mom, İ'm fine. Thanks your asking.
-Come on, let's go on the kitchen.
Dipçik hızında yatağımdan fırladım ve üstümü silkelerken kahkülümü düzelttim. Gözlerimi ovuşturarak siyah beyaz mermerlerine bakmanın bile inanılmaz bir güven ve takdir duygusu verdiği, fakat türlü tartışma ve gerilimin yaşandığı mutfağa bağlı yemek odasına indim.
Masaya oturdum ve sıcak şerbeti inatçı bir ritimle yudumlamaya başladım. Önümdeki hindiye bakakaldığımı gören annem ağzını açmak için hamle yapamadan derin bir iç çektim ve yemek tabağıma bu tanıdık istilacıyı da ekledim.
-Wait a minute, honey. Nihat-
-Ben geldim sonunda!
Omuzları antik birer sütun gibi çökmüş halde yürüyen babamı gördüğüm an yüreğim sızladı ve yerimden kalkıp sarıldım.
-Yasemin! Kızım benim! Nasılsın?
-Sen iyi ol, ben de iyi olabilirim babacığım.
-Şu sofrayı görene kadar iyiydim. Bak hele...
Öfke ile hindiyi süzdü ve artık şaşırmadığı için elini alnına vurmakla yetindi.
-Bu nedir böyle? Yahu kadın, hiç mi zorlanmıyorsun? Hep bir hindi, hep bir hindi! Soyu kuruyunca seni İngiltere'den kovsunlar da o zaman görürsün!
Annem kırık Türkçesi ile başlamıştı bile:
-Sen ne saçmalıyorsun? Sana yedirmek isteyen yok! Belki yemezsin de kilo verirsin!
-Senin diline düştüm ya, bana saydırmaktan tüm yağımı eritirsin sen!
-İ let you in to my kitchen, snob!
-Sensin hulop!
-Hey, hey, hey! Durun artık! Hepimiz topluca geçebilir miyiz yerimize? Yemekler soğuyunca hemen şikayete başlıyoruz.
Ve hindiden kestiğim parçayı ağzıma attım, fakat pek iştahım kalmamıştı artık. Herkes yerine oturdu ve önlerindeki yemeklerden yatmaya başladı.
-Yasemin, kızım? Okulun nasıl gidiyor?
-Olması gerektiği gibi gidiyor babacığım. Mükemmel.
Bunun bir yalan ile geçiştirilmeyecek bir soru olduğu gerçeğini aklıma getirmemeye çalıştım. Okuldaki zorba ekipler ve iğrenç insanlar yüzünden hemcins ve karşı cinsler adına utanç duyuyordum.
-Yani bir sıkıntı yok? O zaman ne güzel!
Babam neşe ile önüne boca ettiği patates püresini silip süpürmek ile meşguldu şu an. Annem ile göz göze geldik. Gözlerimin derinlerine, ruhumu okumak istercesine baktı ve sanırım -pek emin olamasam da- gülümsedi. Ben de ona.
-Bugün cidden çok güzeldi.
-Bunu senden duymak güzeldi.
Şerbetimi bir daha yudumlayıp bardağı yerine bıraktım ve ağzıma oldukça açgözlü bir şekilde patates kızartması doldurdum. Ardından çiğnemeye çalıştım ve başarısız denemelerin ardından yuttuğum zaman kendimi tutamayarak gülümsedim.
Kafamı doğrulttuğum zaman babam ve annemin bana baktığını gördüm. İkisi de ciddileşmişti -en azından babam öyleydi, annem normalde de böyleydi. Kaşlarımı çattım.
-Benim canım çiçeğim... Bugün seninle konuşmak istediğimiz bir şey var.
-Nedir?
-Bugün senin bu dünyadaki hayatının 17. yıldönümü. Doğum günün, kızım!
-True, honey... Thats son true...
Utanmıştım. Ben kendim unutmuşken onlar hala hatırlıyor ve onur duyuyorlardı. Kırık bir gülümseme takındım.
-Yaa! Siz gerçekten çok, çok şekersiniz ya!
-Erkek adama şeker denir mi çiçeğim?
-Sana hiç düşünmeden denilir Nihat. Bir şeye de itiraz etme.
-Ya kadın, sen-
-Aaa, durun biraz... Doğum günümde kavga falan istemiyorum. Konu kapanmıştır.
-Kızım beni dinle, dedi babam soslu tavuğunu etrafa saça saça yerken. Bugün doğum gününü kutlamak senin en büyük hakkın. Fakat bizim çok acil bir işimiz çıktığı için böyle bir kutlama mümkün olmayacaktır malesef ki. Eve tıklım tıklım misafir gelecek.Bu yüzden bu seferlik arkadaşlarından biri ile görüştük ve evinde bir kutlama yapmaya ikna ettik. Orada tüm arkadaşların olacak.
-Arkadaşım mı? Misafirler mi? Nasıl... Kafam çok karıştı...
-Biliyorum ama bize güven. Her şey dört dörtlük olacak. Gönül isterdi ki arkadaşların buraya gelsin de seninle beraber kutlasak... Değil mi Nihat?
Birbirlerine baktılar. Kararlı bir şekilde...
-Tamam... Yani... Öyle istiyorsanız öyle olsun.
Odama hazırlanmak için yukarı çıkmaya başladım. Fakat durdum ve arkamı dönerek sordum:
-Yarın da sizinle kutlasam? Nasıl olur?
Başlarını salladılar ve gülümsediler. Sevgi dolulardı ve kavga etmiyorlardı. Bana mı öyle geldi bilmiyorum fakat yukarı çıkarken her ikisinin de gözlerinden birer damla yaş süzülüyor gibi görünüyordu...