İçeriğe geç

İZLER ve KÜLLER

Bölüm 1 · 18 dk okuma

İZLER ve KÜLLER

Bölüm 1

(1) Üç Elma

Merhaba sevgili okurum, çok erken veya geç, seninle 'İzler ve Küller' ile bir araya geldik artık. Bu sayfalarda, seninle paylaşmak istediğim düşünceler, anılar, mutluluklar ve göz yaşları var. Umarım, yazdıklarım sende de bir iz bırakır ama onlar kül olmaz.

Arafta kalan tüm papatyalara. 🌼

F.E

Oda, gizem ve heyecanla doluydu. Hafif bir duman bulutuyla kaplı, loş ışıklar altında, hepsi sessizce bekliyordu. Her biri, kendi düşüncelerine dalmış, geçmişin hayaletlerini sırtlarında taşıyordu. Kapının sessizce açılmasıyla birlikte odanın içine giren adam, dikkatleri üzerine çekti. İçeri adım atan kişi, birkaç adım attıktan sonra durdu ve etrafa bakındı. Gözler, odanın derinliklerine bakarken, adam diğerlerinin varlığını fark etti. Ancak bu buluşma, sadece bir tesadüf değildi. Her bir karakterin geçmişten gelen bağları, bu anın kaçınılmaz olduğunu işaret ediyordu. Zaman durmuş gibiydi ve herkesin nefesi tutulmuştu.

Gözler buluştuğunda, geçmişin ipuçları geleceğin kapısını araladı. Dokuz farklı kişi, birbirlerinin varlığını ilk kez fark ederken, henüz bedenleri farkında değildi ama ruhları çoktan kesişen kaderlerin büyüsüne kapılmıştı.

Adam kapının ağzında durmayı bırakarak tekrar yürümeye başladı ve iyice girdi içeriye. Gözlerini gereksiz bir yavaşlıkla hepsinde gezdirdi, yan yana duran, birbirlerini tanımıyor olmalarına rağmen korkuyla birbirine yapışan iki çocukta durdurdu gözlerini. "Hisar Kuntay, " dedi oldukça düz bir ses tonuyla, sonra başını çevirdi, diğer tarafta tek başına oturan çocuğa baktı. "Mahran Anday."

Onlara bakarken ellerini arkasında birleştirdi, "İkinizde bundan sonra benim himayem altında olacaksınız."

Bu cümle Hisarı korkutsa da Mahran'a pek de etki etmemişti. O her zaman dik başlı olmuştu ve şimdi de başını eğmeye niyeti yoktu. "Biz sizin kullanabileceğiniz bir oyuncak değiliz!" dediğinde adam sadece gülmekle yetindi. Arkasında bağladığı ellerini çözerek birisini havaya kaldırdı, parmaklarını şıklattığından kapıdan içeriye iki adam girmiş, Mahran ve Hisar'a yönelmişlerdi.

O gün, iki çocukta istemedikleri halde götürülmüş Mahran'ın söylediğinin aksine oyuncak gibi kullanılmışlardı. Ve o gün... Sadece bir kişiden itiraz yükselmişti, o da bir etki etmemişti.

Dokuz kişi oldukları odadan, yedi kişi ayrılmışlardı. Farkında değillerdi ama, asıl kullanılan onlar olacaktı...

💮

İnsanoğlu, yer yüzüne Hz. Adem'in, yasaklanmış olan, ne olduğu belli olmadığı için de adına elma denilen meyveyi yemesiyle iniş yaptı. Hz, Ademin, şeytana yenik düşerek yaptığı hata, tüm insanoğlunun hayatını değiştirdi. Yer yüzü tekken, ahiret ikiye ayrıldı. Cennet ve Cehennem.

Yer yüzünde insanlar istedikleri, aklına esen her şeyi yaptı. İnandık dediler, secde ettiler, öldükten sonra onları bekleyen sadece iki yol olduğunu bilmelerine rağmen secde ederken de cehennemi seçtiler.

Önce kendilerini yaktılar, biz yandıysak herkes yansın dediler, çevrelerindeki herkesi kendi yaktıkları ateşe attılar ama bunu yaparken yine adaleti unuttular. Ahiretteki adaleti, dünyayla yarışır sandılar. Dünyaya bir şeytan verildi, ona da izlemeyi öğrettiler.

Cennetten üç elma düştü. Biri bana, biri sana, üçüncüsü de henüz farkında olmayana. Farkına varınca o, dokuza bölecek elmayı, sonra diyecek; biri bana, diğerleri adaletini kendi yazacak olanlara.

💮

"Son dakika haberiyle karşınızdayız sayın seyirciler. Karanlığın içinden süzülen bir nefretin izlerini taşıyan bu cinayet haberi, şehrimizin derinliklerinde yıllardır korku ve endişeyle anılan bir efsanenin tekrar can bulduğunu gösteriyor. Halk tarafından Ruh Hırsızı olarak tanımlanan bu gizemli figür, sessiz gölgeler arasında dolaşarak masunların kabusu olmuş bir yıldız gibidir. Yıllardır yetkililerin pes etmeden peşinde koştuğu ancak bir türlü yakalayamadığı bu cinayet makinesi, şehrin toplu vicdanında ve devletine olan güveninde derin yaralar açmıştır. Kimliği, nedenleri ve hedefleri hâlâ bir muamma olarak kalsalar da, bu vahşi eylemler toplumun korku dolu bir şekilde nefesini tutmasına neden olmaktadır. Şimdi yetkililerin, bu Ruh Hırsızının peşindeki kovalamacası bir kez daha başlıyor. Ancak geçmişte olduğu gibi gibi, gerçeği ortaya çıkarmak için ne kadar çaba sarf edilirse edilsin, bu cinayetlerin izleri şehrin belleğinde bir kara leke olarak kalacaktır."

"Bla, bla, bla ve bla! Her sene aynı haber anasını satayım. Hep de aynı kadını konuşturuyorlar, biz bıktık onlar bıkmadı!" dedi Serkan eline aldığı kumdandayla televizyonu kapatırken.

Sina oturduğu sandalyeyi sağa sola oynatırken bacaklarını da önündeki masaya doğru uzatmıştı, "Kadının ağzı iyi laf yapıyor ama kardeşim, haklı yani adamlar." dediğinde Serkan eline aldığı kalemi onun kafasına attı. "Git yanında konuş o zaman hırt! Devlete güven sarsılmış falan, çok güven veriyordular ya sanki amına koyayım. Olan bize oluyor!"

Kafasına gelen kalemi son anda tutarak engelleyen Sina yeniden güldü, "Ruh hırsızı diyormuş halk görüyor musun abi? Yıllardır yokmuş falan, adam hiç kaybolmadı ki, haberlere verilmiyordu sadece. Yeniden ne diye çıkardılar gündeme anlamıyorum gerçekten." dedi gülüşünün aksine huysuz bir ses tonuyla.

"İşleri güçleri palavra kardeşim ne bekliyordun?" dedi bu sefer elinde kahveyle içeriye giren Seyfi, "Halk ayaklanıyor diye saklarlar, sonra işlerine gelmez sessizlik yine yayınlarlar. Alışın artık buna." derken başka birisi girdi içeriye, "Tamam kesin, Başkomiser geliyor yayılmayın inek gibi! Konuyu da açmayın onun yanında, haberi gördüyse sinirlidir kesin aman bize sarmasın!" dedikten sonra Sina'nın yanına gidip ayaklarını itti masadan, "Ben ne diyorum sen ne yapıyorsun!" dedi kendi yerine otururken.

Tam bu sırada Başkomiser girdi içeriye. Odadakilere kısa bir bakış attıktan sonra kahve makinasına doğru ilerleyip kendine kahve hazırlamaya başladı. "Ruh Hırsızı dosyasını biz alıyoruz." dediğinde odada bir uğultu yükseldi.

"Komiserim, bu dosya zaten bizdeyken geçen sene yapamıyorsunuz diye elimizden almamışlar mıydı? Şimdi nasıl geriye alıyoruz dosyayı?"

Araf kahve dolan bardağı eline alırken yönünü konuşan Seyfi'ye çevirdi. "Şimdi de siz daha iyi yaparsınız diyorlar işte. Geri alıyoruz, bundan sonra biz bakacağız. Tekrar." dediğinde hepsi sırayla birbirine bakmıştı. Hiçbiri bu seri katile bulaşmak istemiyordu çünkü hepsinin bir ailesi vardı ve Ruh hırsızı polisleri de hiç sevmiyordu.

"Allah aşkına, dalga mı geçiyorlar komiserim? Böyle elden ele giden önemli bir dosya mı olur? El değiştire değiştire hiçbir ilerleme kaydedilemedi."

Barış'ın haklı isyanını hepsi onaylarken Araf da başını sallayarak onu onayladığını belirtmişti. "Haklısın ama emir böyle, uymama şansımız yok biliyorsunuz. Sadece yeri geldiğinde tepkinizi ortaya koyun, ezmesinler sizi. Ben şimdi emir böyle diyorum diye altta görmeyin kendinizi, sizi ezmek isterlerse rütbe gururdan önde değil, izin vermeyin."

Serkan huzursuz bir şekilde oturduğu yerden kalktı, elini ensesine atıp kaşıdı. "Doğru diyorsunuz da, kendimizi ezmeyince daha çok eziliyoruz komiserim. İşinden olan da var sırf bu yüzden."

Araf kendi yerine otururken bir yandan da Serkan'ı dinliyor, başını sallayarak da onu dinlediğini belli ediyordu. "Sen konuşurken, ya kovulursam diye arka planda kendini yersen öyle olur tabii ki. Konuşurken sadece kendini savun, kendini üstte görme ama altta da görme. Saygı çerçevesi içerisinde koru kendini, o zaman hiçbir şey olmaz. Halkın devlete, devletin de bir şekilde altında çalıştırabileceği insanlara ihtiyacı var sonuçta."

Gözlerini sessiz kalan ekipte gezdirdi, sırtını oturduğu deri koltuğa yasladı ve ellerini havaya kaldırıp birbirine vurdu. "Hadi! Canlanın biraz, çıkarın elimizde kalan dosyaları, gerisini çok geçmeden gönderirler. Yanımızda davayı yürütecek olan savcı'nın adını da öğrenin hemen, daha fazla geç kalmadan başlayalım." dediğinde hepsi öylece durmayı keserek harekete geçmişti.

Dört yıldır aranan, adına Ruh Hırsızı denilen katil, her zaman halkın arasındaydı. Arkasında asla iz bırakmayan profesyonel bir katildi o. Ulaştık sandıkları her anda, aslında başlanan noktaya geri dönerlerdi. Kim bulurdu bilinmez, belki de kimseye gerek kalmadan kendisini bulan kendisi olurdu.

💮

Can yakmayacak bir yaranın izi, bir insanın canını ne kadar yakabilir? Kendi elleriyle çocukluğunu gömmek zorunda kalan, hiç çocuk olamayan bir adam ne kadar yetişkin kalabilir? Ölümü parmak uçlarında gezdiren bir adam, insanları korumaya ne kadar devam edebilir? Peki... Mutluluğu hiç tatmayan adam, gözbebeklerinde mutluluğu nasıl barındırabilir?

Şimdi, sorduğum tüm soruları unutun ve şimdi soracak olduğum soruyu düşünün; Hiçbir güce sahip olmayan bir adam, nasıl gücün temsilcisi olabilir?

"Güç, bir çok farklı bağlamda kullanılan geniş bir kavramdır. Genellikle fiziksel kuvvet, zihinsel güç veya yetki gibi farklı anlamları içerir. Fiziksel olarak, güç bir nesnenin veya bir kişinin bir işi yapma kabiliyetidir. Zihinsel olarak, güç bilgi, beceri veya entelektüel kapasiteyi ifade edebilir. Yetki anlamında, güç belirli bir pozisyonun veya statünün getirdiği yetkilere de atıfta bulunur." dedi adam ellerini önündeki masanın kenarlarına bastırıp hafifçe öne eğilirken.

Gözlerini büyük eğitim odasında gezdirdi, çeşit çeşit spor aletlerin olduğu stantlara baktı önce, sonra yavaşça çevirdi, solunda kalan poligona ve en son da odadakilerin arkasında kalan ringe bakarak kendisine bakanlara çevirdi gözlerini. "Şimdi diyeceksiniz ki, biz bunu zaten biliyoruz. Evet biliyorsunuz." dedi başını sallayarak, "kime sorsanız, nereye yazsanız size bu anlamı verir ama ben öyle yapmayacağım." dedi ellerini masadan ayırıp sırtını dikleştirirken.

"Fiziksel ya da zihinsel güçler, ikisini de ayarında kullanabilmek tahmin edilenden çok daha zordur." dedikten sonra elini kaldırıp gelişi güzel sallarken güldü "ve evet, bir çoğunuz bunu da biliyor biliyorum." dediğinde odadan gülüşme sesleri yükselmişti.

"Aslında size anlatmak, göstermek istediğim şeyler çok başka fakat bunu sizin anlayacağınız tarzda nasıl yaparım bilemiyorum gençler, çocuklarla konuşma konusunda pek iyi değilim görüldüğü üzere." dediğinde odadakiler yeniden güldü.

"Ama siz hep böyle benim dediğim her şeye gülecekseniz benim sizinle çok işim var." dedi kaşlarını çatarak sahte bir kızgınlıkla konuşurken. "Neyse neyse, konuları çarpıtmakta üstüme yok gerçekten biliyorum. Asıl konuya geri dönüyorum şimdi." derin bir nefes aldı, ellerini arkasında birleştirdi. "Asıl güç bana göre elde ya da beyinde olan güç değildir. Tabii onlar da çok önemli ama bence" bir elini çekip sol göğsününün bir kaç santim üzerine koydu. "kalpteki güç çok daha önemli. Çünkü onun sahip olduğu güç bana göre her şeyden daha önemli. Bazen akıl da yanılabiliyor, eller hata yapabiliyor ama kalp yüzde doksan iki ihtimalle yanıltmaz, seni doğruya yönlendirir."

"Yüzde sekizi nereden kırdınız peki?"

"Nereden olacak, kolay kırılıyor kalpler ondandır akıllım."

"Kıracak davranışlar sergilenmezse kırılmaz."

"Kalpler öyle herkese de kırılmaz bir kere, sevdiğine kırılır. Siz anlamazsınız ama."

"Tamam tamam, sessiz olun!" dedi Poyraz ellerini birbirine vurarak. Bir yandan da çocukların söylediklerine gülüyordu.

"Yüzde sekizi neden kırdım? Çok güzel bir soru bu." dedi gülerek "kırdım çünkü, arkadaşınızın dediği gibi, kalpler kolay kırılır sevdiklerine. Kırılınca da bazen mantıklı düşünmeyi engeller ama şu an bizim konumuz yine kayıyor!" elini ensesine atıp yavaşça kaşıdı. "Ah kesinlikle beceremiyorum ben bu konuşmayı! Sadece fiziksel eğitim yapsak daha iyi sanki."

Bir kaç saniye herkes sessiz kaldı. Poyraz sessiz kalınca çocuklar da konuşmamıştı.

"Tamam dümdüz gideceğim artık, gördüğünüz üzere edebiyat kasamıyorum." dilini kuruyan dudaklarında gezdirerek ıslattı. "İster zihinsel, ister fiziksel ister de benim dediğim gibi ruhsal gücünüzü kullanın ama hangisini kullanırsanız kullanın, dozunu aşmayın. Belirli bir sınırınız olsun, o sınırı geçmeyin." derin bir nefes aldı "Sınır geçilince cezası büyük oluyor. Bazen bedende bir iz olmuyor ama ruhta çok büyük yaralar açılıyor, onun da izi hiç geçmiyor. Büyük ihtimalle bu söylediklerimi şimdi anlamayacaksınız, umarım anlamak zorunda da kalmazsınız çocuklar." dedi gülümseyerek.

Masanın arkasından çıktı ve onlara doğru yürümeye başladı. Duraksamadan hepsinin arasında gezdi. "Burada aslında asıl kontrol altında tutmanız gereken fiziksel gücünüz. Onu kontrol altına alamazsanız, hiçbir şeyi başaramazsınız. Güç hayat kurtardığı gibi, karartadabilir." derin bir nefes aldı yeniden. "Yani, kendinizi korurken, sadece korumaya odaklanmanız gerekiyor, bulunduğunuz durum aşırı ciddi bir durum olmadığı sürece karşı tarafı kalıcı bir hasar bırakmadan etkisiz hale getirmelisiniz."

İçeride önce onaylayan mırıltılar yükselirken bir süre sonra sessizlik oluştu, ardından odanın büyük kapısı iki kere çalındı ve "Gir." komutundan sonra kapı iki yana açıldı, sarışın bir genç içeriye girmeden kapının ağzında Poyraza baktı. "Acil durum patron." dediğinde Poyraz önce kaşlarını yavaşça havaya kaldırdı, sonra gözlerini hafifçe kısarak kapıdaki adama baktı ve önünde bir kapıya bir kendisine bakan çocuklara çevirdi gözlerini. "Servisleri geldi mi?" diye sordu kapıdaki gence hitaben. "Evet." onayını aldıktan sonra gülümsedi çocuklara.

"Bugünki dersimiz biraz erken bitti ama telafisini yapacağıma söz veriyorum." dedi gülümseyerek. "Çıkabilirsiniz." bir elini kaldırdı, işaret parmağını tek bırakacak şekilde diğer parmaklarını içeriye doğru kıvırarak elini onlara doğru uzattı. "Birbirinizi itip kakmadan, sırayla ve yavaşça çıkın. İzdiham yaratıyorsunuz sonra koca şirkette ayıp oluyor ama ha!" dedi sahte bir sinirle ve bu çocukları güldürdü. O da gülerken yürümeye başladı. Kapıya geldiğinde gence yandan kısa bir bakış atarak yürümeye devam etti.

Genç sekreter onunla aynı hızda yürürken bir yandan da konuşuyordu. "Ruh Hırsızı hakkında yeni haberler çıkmış. Ünlü şirketler, iş adamları, aklınıza her neresi gelirse hepsi şu anda uçuk bir sayıda adam istiyor." dediğinde Poyraz gözlerini devirmişti. Aşağıdan yüksek dozda sesler geliyordu, kesinlikle asıl izdiham aşağıdaydı. "Yol geçen hanı yaptılar iyice burayı! Ölmekten korkuyorlarsa girmeseymişler saçma sapan işlere. Yollayın hepsini, yok adam falan!" dedi hiddetle "zorluk çıkaranı da güvenlik yardımıyla atın dışarıya." dedikten sonra kendi odasının kapısını açarak içeriye girmişti ama beklenmedik bir misafir vardı içeride. Tüm öfkesi anında harlansa bunu belli etmek gibi bir niyeti asla yoktu.

Odanın kapısını kapattı, masasının karşısındaki deri koltukta oturan kadını uzunca süzdü ve etrafında dolaşarak kendi yerine oturdu.

"Hoş geldin."

"Hoş bulduk yakışıklı."

Adam gözlerini devirmek istese de yapmadı, onun yerine gülmeye devam etti. "Hangi rüzgar attı seni buraya?"

"Senin rüzgarın canım. Uzun zaman oldu görüşmeyeli, hazır davalar falan da azalmışken bulduğum ilk boşlukta seni görmeye geldim." kaşlarını çatarak kendisine bakmayan adama baktı kadın. "Pek memnun olmadın sanki? Gideyim mi? Neden yüzüme bakmıyorsun Poyraz?" sesi kırılmış bir tonda çıkıyordu.

"Sevgilisi olan bir kadına göre sence de bende fazlasıyla ısrarcı değil misin Amirova?" dedi normal bir tonda çıkan ses tonuyla. Gözlerini eline alıp incelediği dosyadan çekerek kendisine bakan kadına çevirdi. "Ne istiyorsun? Baban için koruma mı?" başını iki yana salladı. "Vermeyeceğim. O yüzden şimdi kalkıp gidebilirsin." dediğinde bu sefer kaşlarını çatılan kadın olmuştu.

"Sence de fazla kırıcı değil misin? Sevgilimin olması yakın bir arkadaşıma ziyarete gidemeyeceğim anlamına mı geliyor?" dedi sert bir şekilde "Yaptığın ima hoş değil, babam için de gelmedim. Sadece seni görmeye geldim ben o kadar."

"Evet, o anlama geliyor Pamira. Seninle normal bir arkadaş değiliz farkındasın değil mi?" dedi Poyraz ayağa kalkarken. "Bence gayet farkındasın. Ve ikimiz de çok iyi biliyoruz ki baban için geldin." ellerini ceplerine koydu. "Bende Amirova ailesine verecek tek bir adam bile yok!"

Kadın yeniden itiraz etmek için "Poyraz," diye cümlesine başladığında Poyraz devam etmesine izin vermedi. "Buradan güvenlikle atılıp magazine düşmek istemiyorsan lütfen daha fazla zorlamadan çık.

Pamira bir kaç saniye adamın yüzüne baktıktan sonra önündeki küçük cam sehpaya koyduğu çantasını eline alarak ayağa kalktı. "Bu tavrı ne ben, ne de babamın hak ettiğini düşünmüyorum Poyraz. Umarım hata ettiğinin farkına varırsın." dediğinde adam ona sadece gözlerini devirmişti.

"Ukala!" dedikten sonra beklemeden çıktı odadan kadın.

Pamira ve Poyraz iki yıl öncesine kadar birlikte olan bir çiftti. Nişanlanacakları zaman kadın adamı terk etmişti. Adamın en yakın arkadaşına aşık olduğunu iddia ederek... O gün adam her ne kadar üzülse de bir şey dememişti. Sonuçta kadın kendisini sevmiyordu, zorlayamazdı onu hiçbir şeye. O günden sonra ne kadınla ne de arkadaşıyla tek kelime bile konuşmamıştı ama kadın yüzsüz gibi her defasında karşısına çıkıyordu. Her ne kadar Poyraz uygun bir dille konuşmamaları gerektiğini anlatmaya çalışsa da kadın bunu takacak gibi durmuyordu. O yüzden adam artık sakin kalma derdinde değildi, düşüncelerini hiç beklemeden dile getiriyordu. Hatta iki yıldır görüşmediği arkadaşıyla bile görüşmüştü bu yüzden. Kadının arkadaşını sevdiğini hiç sanmıyordu, daha çok kendisine eğlence arıyormuş da bu eğlencesi arkadaşı olmuş gibiydi.

Arkadaşını uyarıyordu uyarmasına ama, kadına karşı öyle kör olmuştu ki. Söylenilenleri duysa bile toz konduramıyordu sevdiğine. Poyraz ne anlatırsa anlatsın, arkadaşı vazgeçmiyordu ondan. Bundan dolayı artık dil dökmeyi de bırakmıştı Poyraz. Yaşasın görsün, alsın dersini diyordu.

Öyle de olacaktı...

💮

Saat 02.05...

Tıklım tıklım dolu olan, ter, sigara ve onlarca parfüm kokusunun birbirine karıştığı bir bar. Kimse müziğin ritmine bakmadan dans eden, alkolden belki de uyuşturucudan kafası güzel olan onlarca insan. Köşelerde veyahut insanların direkt ortasında birbiriyle sevişenler... Hiçbiri yaklaşık on beş dakika sonra bulundukları barın tuvaletinde ünlü bir rallicinin ölü bulunacağını bilmiyordu. Tıpkı suçun kendisine kalacağını bilmeyen, Kerim Haznedaroğlu'nun ezeli rakibi olan bir diğer rallici Egemen Emiroğlu gibi...

"İnle."

Kucağındaki kadın emrine uyarak inlerken Egemen başını arkaya doğru atmış, kollarını da koltuğun sırt kısmına uzatmış öylece duruyordu. Kendisine sürtünen ve bundan zevk aldığı her hâlinden belli olan esmer kadına bir kere bile bakmadı. Belki zevk alırım diye düşünüyordu ama hayır, yarım saattir bakıştığı ve sonunda kucağına yerleşen kadın ona hiçbir şekilde zevk vermiyordu. Bırak kendisine zevk vermeyi, üzerinde zıpladığı erkekliğinde bile hiçbir oynama yoktu. Adamın genel hastalığıydı hipoaktif cinsel istek bozukluğu.

Bu konuda tedavi olmak gibi bir derdi yoktu, hayatında birisi yoktu çünkü. Ne cinselliğe ne de kadınlara herhangi bir arzusu yoktu. Olmamıştı da. Daha önce bir çok kez birlikteliği olmuştu fakat zevk almamıştı hiçbirinden, şu anda almadığı gibi.

Kadın üzerinde deli gibi hareket ediyor, inliyor ve gömleğin açıkta bıraktığı yerlerde dudaklarını gezdirip duruyordu. Belki adamdan bir tepki alırım umuduyla tenini dişlerinin arasına alıp eziyordu ama hayır, kendisinin aldığı zevki adam almıyordu. "Tamam anladım zevk almıyorsun ama en azından alıyormuş gibi yapamaz mısın?" dedi geriye çekilip yüzüne bakarken. Üzerinde bir kaç kere zıpladı, elbisesinden oldukça belli olan göğüslerini adamın gözlerinin önüme doğru resmen serdi ama Egemenin gözleri bir saniye olsun oraya kaymadı. "Ne yapayım? Zevk almadığım halde sahte inlemeler mi sunayım sen tatmin ol diye?"

"Ya hayır, öyle demedim." dediğinde "ne demek istediğin umurumda değil. Kalk üzerimden." demişti Egemen ama kadın kalkma girişiminde bulunmadı. Bu adamı sinirlendirirken belinden tutarak yanına oturttu kadını ve kendisi ayağa kalkarak tuvaletlerin olduğu kısma yürüdü hızlı adımlarla.

Kadınları aşağılamayı sevmezdi. Her ne olursa olsun yapmazdı da. Çift taraflı bir istekken kadına sürtük gibi davranamazdı ki davranmadı da. Kendisi zevk almadığı halde sırf kadın bir şeyler hissediyor diye durdurmamıştı onu ama söylediği şey son noktaydı onun için. Bir şeylere zorunda bırakılmayı hiç sevmezdi. Hele de içten yapılmayacağı bilinmesine rağmen bunun kendisinden istenilmesine.

Tuvalete girince lavobaların önüne gelip ellerini mermerin iki yanına koydu, başını hafifçe aşağıya eğdi ve gözlerini kapattı. Kadın ona zevk alıyormuş gibi davran bari dediğinden beri kafası geçmişteydi. Bu hastalığına sebep olan, kelime üzerinde geçse bile ruhta asla geçmeyen geçmişi...

Bir kaç dakika içinde tuvaletin kapısı açıldığında başını çevirip gelene baktı, yüzünü buruşturarak ellerini mermerden ayırdı ve suyu açarak yüzünü yıkadıktan sonra sırtını dikleştirdi. Eline aldığı peçeteyle yüzünü kurulayıp peçeteyi çöpe attı.

"Ooo, Emiroğlu. Sen buralara pek uğramazdın, ne oldu? Yenilgiyi kolay hazmedebilmek için mi geldin?"

Egemen adamın sözlerine karşılık gözlerini devirdi. "Beni hayatında bir kere yenmiş bir adam olarak sence de fazla özgüvenli değil misin Haznedaroğlu?" alayla güldü ve gözlerini adamın üzerinde gezdirdi. "Ya da üstün başarılar sağlayan abisinin eteğinin altından çıkamayan bir adam olarak mı demeliyim. Hangisini tercih edersin?"

Bu cümleler Kerim'i kızdırsa da o sinirinin aksine gülümsedi. "Benim en azından eteğinin altında olabileceğim bir abim var." az önce kendisine yapıldığı gibi o da Egemeni süzdü kısaca ve başını iki yana sallayıp yeniden gözlerine baktı. "Sende o da yok. Ne abi, ne abla." güldü "ne anne ne baba." omuz silkti "işe bak ki abla dışında hepsi var bende ve inan onların eteğinin altında olmaktan hiç gocunmuyorum."

Egemen yutkundu, ailesinden vurulmaktan nefret ediyordu. Herkesin bir zayıf noktası olur ya, işte Egemen'in zayıf noktası da ailesiydi. Gözlerinin önünde katledilen ailesi.

"Konuşma tarzın, girdiğin konular, hareketlerin. Her şeyin karakterini gözler önüne seriyor Kerim. Hepsi sende var evet, ama onlar olmasına rağmen seni seven tek bir kişi bile yok içlerinde. Annen seni sevmiyor, baban işe yaramaz olarak görüyor. Abinse... Bir halta yara diye uğraşıyor ama sen onu yanıltmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun." bir kaç adımda yanına ulaşarak kulağına doğru eğildi. "Beni istersen sürekli yen. Yine de bir ben olamayacaksın Haznedaroğlu. Ben teksem," elini omuzuna koydu "sen hiçsin." omuzuna bir kaç kere yavaşça vurduktan sonra sırtını dikleştirdi ve koluna hafifçe vurarak geçip gitti yanından.

Kerim bir kaç saniye bekledikten sonra Egemen'in peşinden çıktı ve koşarak ona yetişip kolundan tutup durdurdu onu. Egemen kendisine döndüğünde beklemeden yumruk yaptığı elini oldukça sert bir şekilde yüzüne geçirdi. "Sen teksin evet, ben her şeyim ama!" dedi sesine fazlasıyla yansıyan öfkeyle. "Senin aksine istediğim her şeye sahip olabilirim. İstersem sana bile!" dediğinde burnundan akan kanı silen Egemen ona gözlerini devirerek baktı.

"Ya bir siktir git Allah aşkına. Parandan başka neyin var sanki? Al, git amk. Siktir git neye sahip oluyorsan ol. İstersen dünyaya sahip ol. Bana ne amına koyayım!" dedi ona fiziksel olarak karşılık vermeden sadece olduğu yerde dururken.

Her ne kadar Egemen zarar vermemek odaklı olsa da Kerim için aynısı söylenemezdi. "Beni kışkırtıp siktirip gidemezsin Emiroğlu!" dedi yeniden yumruk atmak için hazırlanırken. Havaya kaldırdığı eli Egemen tarafından tutuldu ve arkaya doğru büküldü. "Kaşınma. Sana karşılık vermiyorum, uzatma. Sikik herif!" dedikten sonra geriye doğru itti onu ve az önce oturduğu yere ilerledi.

"Ergen ergen davranışlar anasını satayım. Yaşının adamı ol biraz be!" diye kendi kendine söyleniyordu otururken. Masanın üzerinde duran içki bardağını alıp fondip yaptıktan sonra bardağı sertçe yerine bıraktı. Bir an önce siktirip gitmek istiyordu buradan. Kafasındaki tek şey buydu fakat hiçbir şey istediği gibi gitmedi...

💮

**ÖLÜM YARIŞIN DIŞINA TAŞTI: ÜNLÜ RALLİCİ KERİM HAZNEDAROĞLU BİR BARDA ÖLDÜRÜLDÜ**

Gece yarısı, İstanbul’un ünlü mekanlarından birinde yaşanan trajik olay, Türkiye ralli dünyasını derinden sarstı. Ünlü rallici Kerim Haznedaroğlu, dün gece bulunduğu barda ölü bulundu. Olay yerinde yapılan ilk incelemelere göre, Haznedaroğlu’nun öldürüldüğü tespit edildi.

Polis kaynaklarından alınan bilgiye göre, olay sırasında bardan kaçarken görülen bir diğer ünlü rallici Egemen Emiroğlu, cinayet şüphelisi olarak aranmaktadır. Haznedaroğlu ve Emiroğlu’nun, uzun süredir pistte ve pist dışında rekabet içinde olduğu bilinmektedir. İkilinin bar içinde yaşanan tartışma sırasında kavgaya tutuştuğu ve bu kavganın ölümle sonuçlandığı iddialar arasında.

Tanık ifadelerine göre, Haznedaroğlu ve Emiroğlu arasında yıllardır süregelen gerginlik, dün gece zirveye ulaştı. Olayın yaşandığı bardaki görgü tanıkları, ikilinin önce sözlü atışmaya başladığını, ardından fiziksel bir kavgaya dönüştüğünü belirtti. Olayın ardından Emiroğlu’nun hızla bardan ayrıldığı ve o zamandan beri izini kaybettirdiği bildirildi.

Kerim Haznedaroğlu’nun ani ölümü, ralli camiasında büyük bir şok ve üzüntü yarattı. Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu (TOSFED), olayla ilgili bir başsağlığı mesajı yayımlayarak, Haznedaroğlu’nun ailesine ve sevenlerine başsağlığı diledi. TOSFED yetkilileri, olayın aydınlatılması için yetkililerle iş birliği yapacaklarını açıkladı.

Emniyet yetkilileri, olayın aydınlatılması için geniş çaplı bir soruşturma başlattı. Kerim Haznedaroğlu’nun kesin ölüm nedeni, otopsi raporuyla netleşecek. Bu trajik olayın perde arkasındaki gerçeklerin ortaya çıkması, ralli camiası ve kamuoyu tarafından merakla bekleniyor.

Gün boyu herkesin konuştuğu, bir çok kişinin üzülüp bir çok kişinin hayalkırıklığına uğradığı bir haberdi bu cinayet haberi. Kimi Kerim'in ölmesine, kimi bunu yapanın Egemen olmasına üzülüyordu. Bir çok kişi ise cinayeti işleyenin Egemen olduğuna eminken, geri kalanı o olmadığını savunuyordu fakat bardan çıktığı andan itibaren ortalıkta görünmeyen ve polisler tarafından da bulunamayan Egemen halkın kendisine olan inancını yavaş yavaş yerle bir ediyordu.

Neydi şimdi yaşananlar? Kimeydi yapılanlar? Neye yaradı akıtılan kanlar?

Belki de elmalar çoktan düştü. Farkına varması gereken tüm gerçekliğin farkına vardı ve elmayı dokuza böldü. İlk parçası da çoktan sahibini buldu... Adaletini yazmaya başlasın diye.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.