İçeriğe geç

İzi Kalır

Bölüm 1 · 11 dk okuma

İzi Kalır

Bölüm 1

Yara.

🧚🏼başladığınız tarihi alalımm🧚🏼

🧚🏼 satır arası düşüncelerinizi yazmayı unutmayınn🧚🏼

Bir insanla iki kez tanışırsın, ilk halini daha çok seversin. Ondandır ki her şeyin ilki özeldir, ilki güzeldir. Ben de annemle iki kez tanıştım mesela. İlk hali elim yandığı için beni sarıp sarmaladığı gün , ikinci hali babam onu bırakınca tüm sorumluluğu bana yüklediği gündü. Babam ile de iki kez tanıştım, onu bilmenize lüzum yok gerçi..

İnsan hayatı boyunca korkularından kaçar, her gün bir korkusuyla yüzleşir oysa. Her gün birine yakalanır, yaka paça kaptırır kendini. Ben mi? Ben güvenmekten korkardım, sevmekten, birine veya bir yere bağlanmaktan. Evet, farzdı ki ben de yüzleşecektim bunlarla.. hem de hiç olmaması gereken insanlar sebep olacaktı buna.

Sıcak bir Ağustos sabahıydı. Güneş pencereden suratıma suratıma vuruyordu, huzursuz bir şekilde kafamı dikleştirdim. Perdeyi hızlıca çekip, yatağıma geri gömüldüm. Yaklaşık bir yarım saat sonra tekrar kalktım ve elimi yüzümü yıkayıp salona geçtim.

Geçmemle birlikte tüm salonun darmadağınık olduğunu görmem bir oldu. Koltukların yerleri değişmiş hatta ters çevrilmişti. Ivır zıvırları koyduğum komidinin çekmeceleri açılmış, içindeki ilaçlar ve aletler yere dağılmıştı.

Bir dakika ya, hırsızın evine hırsız girdiği nerde görülmüş? Şaka gibiydi.

Açık kalan ağzımı kapatıp camlara baktım, hepsi kapalıydı. Sanırım içeriye camdan girip kapıdan çıkmıştı veya çıkmışlardı. Peki kameranın icadından haberi var mıydı bu salağın?

Hızlıca odama girdim, üstüme tshirt geçirip anahtarı aldım ve çıktım. Gittiğim yer ise tabii ki güvenlik odasıydı. Şehrin göbeğinde bir aile binasında kalıyordum. Tüm güvenlik önlemleri alınan bir binaydı, ne hoş.. Oysa ki binalarında bir hırsız kalıyordu.

Güvenlik odasının kapısını tıklattım, içeriden ses gelmiyordu.

“Hüseyin, giriyorum bak. Seni manitayla basmayayım şimdi durduk yere. Giriyorum.. Gir-”

Kapı kolunu aşağı yukarı hareket ettirerek her tarafı siyah olan güvenlik odasının kapısını açtım. Üç kişi vardı, üç erkek.. Hiçbiri Hüseyin değildi. Evet, değildi. Hüseyin olmadıklarını algılamam için bu kadar uzun bakmam ise benim hala uykuyu atlatamadığımı gösteriyordu.

“Hoşgeldin, yavru ceylan.” dedi, oturduğu sandalyeden kalkan. yapılıydı, kumraldı ve gözleri maviydi .

Gözlerimi devirdim,

“Hoşbuldum, şerefsiz ayı.” çok ciddi bir şekilde söylediğim cümleye, iri adamın kalktığı sandalyeye yerleşen diğer çocuk gülerek tepki vermişti. Ona dikkatle baktığımda ise sarı saçları ve açık mavi gözleri olduğunu gördüm.

”Şerefsiz ayı, öyle mi?” dedi bana bir adım atarak.

”Öyle.” ben de ona bir adım atmıştım.

”Şerefsiz olduğumu da nerden çıkardın?” alaya alır gibi söylemişti. Attığı adımla beraber aramızda sadece bir adımlık mesafe kalmıştı.

”Siz benim yavru ceylan olduğumu nerden çıkardıysanız, tam olarak oradan.” cümlem biter bitmez bir adım daha attım. Bunu beklemiyor olacak ki, gözleri fal taşı gibi açıldı. Benimki onun aksine kısılmıştı. Çözmeye çalışıyordum. Hırsızım ve evime hırsız girdiği gün, güvenlik odasında üç adam buluyorum. Kesinlikle bir iş vardı bunun altında.

Gözüm arkaya, bilgisayarların olduğu masaya, değdi. Birkaç dosyanın yanında makas duruyordu. Tek hamle ile dibinde durduğum iri adamın bacak arasına tekme attım. Bu hareketimle yere devrilmese bile sendelemişti. O küçük zaman dilimi içinde masaya gidip makası elime aldım, onlara gösterek yukarıda tuttum.

“Kız, dedikleri kadar varmış.” dedi sandalyede oturan. Onun yaklaşık iki metre yanında duruyordum. İri adam tam karşımdaydı. Duvara yaslanan üçüncü erkek ise.. Ellerini birbirine sarmış sadece yeri izlemekle meşguldü. Bana bakmıyordu, iri çocuğa da bakmıyordu. Hiç mi ilgisini çekmiyordu yaşananlar? Şov yapıyorum burada. Dön hayata esmer çocuk.

Bakışlarımı yeniden iri çocuğa yönelttim.

“Hırsız mısınız?” dedim kaşlarımı çatarak.

“Sen değil misin?” benim gibi kaşlarını çattı.

“Hüseyin’e ne yaptınız?” makası, sandalyede oturan adama doğru tuttum.

“Öldürdük.” bir çırpıda verdiği cevaba bir an inanmıştım ki,

“Salak, başımıza iş açacaksın ya!” iri adam korkmamı engellemişti. Dalga geçiyordu anlaşılan.

“Ne yaptığımızın ne önemi var? Seni almaya geldik.” diye de eklemişti.

“Siz kimsiniz ve niye beni almaya geliyorsunuz?” Üçüne teker teker baktığımda, sandalyadeki adamla iri adamın bakıştığını, duvara yaslanan esmer adamın ise gözlerini yerden bana doğru çıkardığını görmüştüm. Çok geçmeden gözlerimi çektim.

“Tayfun Kara,” duyduğum isimle şok oldum. Makası yere attım ve iri adamın dibine kadar yürüdüm.

“tanıdık geldi mi?”

Tayfun Kara, iki hecelik, üç kuruşluk bir adamdı. Babamdı. Düğümlenen boğazımla zar zor da olsa yutkundum.

“Ne olmuş Tayfun Kara’ya? Ölmüş mü?” dedim yalancı bir tebessümle.

“Ölmedi, hapishaneden çıktı.”

“Hapishaneye girerken haberi gelmedi, çıkarken niye geliyor?”

“Çünkü bizi hapishaneye girmesi değil çıkması ilgilendiriyor.” dedi iri çocuk.

“Biz derken, tam olarak kim? Siz kimsiniz kardeşim?”

“Oğlum ben dedim size, kendimize bir isim bulalım diye. Mesela tam şuan kimsiniz sorusuna havalı bir cevap verebilirdik. Ya kahrol Aras!” bu sefer konuşan sandalyadeki çocuktu. Aras ise baktığı yeri düşünürsek iri çocuktu.

“Bana bak, bir daha ya kahrol mahrol falan dersen suratına yiyeceksin dazlak yumruğunu!”

“Uzatmayın, niye burada olduğunuzu söyleyin.” Artık tahammülüm kalmamıştı.

“Babanın mal varlığını elinden alacağız. Ufak bir intikam istersin diye düşündük. Bu süreçte bizimle kalacaksın.” Aras’ı dinlerken, duvara yaslanan çocuğun hareketlenip dışarıya çıktığını farkettim. Aras ise konuşmaya devam ediyordu,

“Siz kimsiniz diye başlama yine. Biz de sen gibiyiz, çok sorgulamana gerek yok. Seni, Tayfun Kara’yı araştırırken bulduk zaten. Birkaç gün seni takip etmek durumunda kaldık, kusura bakmazsın artık.” alaycı söylemine göz devirdim.

“Hüseyin’e ne yaptınız?” dedim. Konuyu değiştirmeye çalışıyordum bir bakıma.

“Taktı Hüso’ya. Öldürdüm kızım, tehlikeliyim diyorum. Neden anlamıyorsun?” konuşan sandalyedeki çocuğa baktım.

“Çok mu komiksiniz siz?” küçümser bir tavırla söyledim bunu.

“Oğuz’u daha fazla tanırsan kafayı yersin. Öyle bir komiklik.” dedi Aras. Böylece birinin daha ismini öğrenmiş oldum.

“Ee öyleyizdir biraz. Sen şimdi kabul ediyor musun? Ben acıktım çünkü defolup yemek yiyelim.” Oğuz bir eliyle karnını tutuyordu.

“Ha diyorsan ben babamı severim. İntikam falan istemem, kendime güvenmiyorum. O zaman işler deği-” konuşan Aras’a baktım.

“Kaç kişisiniz?” Cümlesini tamamlamasına izin vermeden sordum

“Beş."

“Tayfun Kara için biraz az olmuş sanki.” dedim. Öyleydi ya, Tayfun Kara her zaman korumalarıyla gezer kendi evinde bile onları yanından ayırmazdı. Canı kıymetlidir onun. Çok sever, canını sıkanların canını almayı.

“Bizi tanımıyorsun, ondan az geliyordur.” bana bakıp göz kırptı Aras.

“Hadi, bizimleysen gidelim.” dedi Oğuz, ayaklanarak. Bu hareketiyle birlikte ikiside kapıya yöneldi. Ben ise olduğum yerden santim oynamamıştım.

Zihnimde canlanan geçmiş anılarla birkaç saniye boşluğa daldım, kendime geldiğimde Aras ve Oğuz’a baktım. Aras’ın gözlerinde umut, Oğuz’un gözlerinde ise güven gördüm. Bana karşı değildi elbet ama Tayfun Kara planıyla ilgili olduğuna yemin edebilirdim.

“Vallahi de billahi de açlıktan düşeceğim şuracığa. Beni bu ayı bile tutamayacak. Yürüsene, kızım.” bu serzenişten hemen sonra hareketlendim ve yanlarından geçerek kapıdan çıktım. Şu sırada tabii ki Oğuz’a göz devirmeyi ihmal etmedim.

“Kızım mı, ciddi misiniz?” burun kıvırarak Oğuz’a bakıyordum. Koridor çok genişti ve şimdi üçümüz yan yana yürüyorduk. Sağımda Oğuz, solumda Aras vardı.

“Ne dememi istersin prenses, söyle de bir daha saygıda kusur etmeyelim.” Oğuz’un koluna hafif vurarak apartmanın giriş kapısını açtım.

“Siz diyebilirsin.” dedim ve açtığım kapıdan bir çırpıda çıktım. Bu hareketimle Aras’ın suratına vuran apartman kapısı küçükte olsa ses çıkartmıştı.

“Ah!” arkama bakmasam da kulağıma gelen Aras’ın sesiyle hafif kıkırdadım. Onların yanıma gelmesi için çok ilerlemeden olduğum yerde durdum.

Gözlerim etrafı kolaçan etmek için harekete başladığında, karşı kaldırımda sigara içen ve demin aynı odada olduğumuz esmer çocuğu gördüm. Bol siyah hırkasının kapüşonu takılıydı. Bol beyaz tshirtü ve bol gri eşofmanı, zayıflığını gizliyordu sanki çünkü zayıf olduğu yüzünden bile anlaşılıyor. Sol eli cebinde, sağ eliyle sigarasını tutuyordu.

Arkamı döndüğümde Oğuz ve Aras’ın olmadığını farkettim. Nereye gittiklerine dair hiçbir fikrim yoktu ama karşı kaldırımda duran esmer çocuğun tahmin edebileceğine inanıyordum.

Karşıdan karşıya geçerken esmer çocuktan gözlerimi çekmedim. Bakmıyordu, daha garip olansa bakmayacak olduğunu bilmemdi. Tuhaf bir şey seziyordum onda.

Adımlarım onun olduğu kaldırımı bulunca iki elimi birleştirdim ve tam yanında durup ben de sırtımı duvara yasladım. Hala bakmıyordu.

“Zararlı yalnız.” İşaret parmağımla elinde tuttuğu sigarasını göstermiştim.

Müthiş kamu spotumdan sonra sigarasından derin bir nefes daha çekmişti. Hemen ardından yere atıp bir ayağıyla ezdi. Diğer elini de cebine koydu ve beklemediğim bir şekilde tam karşımda durdu. Kapüşonu hala kafasındaydı ama değişen bir şey vardı, yere bakmıyordu.

“O ezdiğim şey var ya,” dedi buğulu sesiyle. Gözleri yerdeki sigarayı göstererek. Onlaylarcasına kafamı salladım.

“bana dokunan en küçük zarar.” gülümsedi. İçten veya normal bir gülümseme gibi değildi. Bir şey anlatmak ister gibiydi. Ya da bana öyle gelmişti. Tam ağzımı açacaktım ki..

“Oğlum, harbiden iyi geldi.” Ağzı dolu bir şekilde konuşan Oğuz’un sesiyle karşıya baktım. Binanın yanındaki bakkala girmişlerdi. Ne ara tost yapıp yemişti bu manyak? Yanımıza geldiklerinde gözlerim Aras’a kaydı. Az önce kapıyla lego yaptığım Aras’a..

“Hiç önemli değil, özür dileme. Tamam, yeter affettim.” gözlerimi kısıp Aras’a baktım.

“Özür dileyen yok.” Bakışlarını benden alan Aras, esmer çocuğa baktı.

“Utku,” demek Utku’ydu.

“nasıl yapalım?” dedi olduğumuz kaldırımın kenarlarında duran motorlara bakarken.

“Oğuz’u ben almam.” konuşan Utku ile gözlerimi ona diktim.

“O zaman Oğuz ile ben, siz ikiniz binersiniz.” dedim.

“Tek sorun ikimizinde motor sürmeyi bilmeyişi.. Olsun canım biz de ayaklarımızı yere sürte sürte gideriz.” beni araştırmışlardı anladım ama bu kadarını bilmeleri şovdu.

“Zaten tek ihtimal kalıyor, Utku Oğuz’u almayacağına göre. Bana kaldın yine.” son cümlesine Oğuz’a bakarak söylemişti, bu harekete gülmeden edemedim.

“Hadi, görüşürüz orada.” dedi, Aras. Tek elini bize doğru sallarken ikisi de motora yerleşmişti.

Utku motora doğru yürürken peşinden gidiyordum. Bir kask vardı, aslında takmaya ne gerek vardı? Sanki yarış yapacağız diye düşünmeden edemedim.

Ben gereksiz düşüncelere dalmışken Utku, siyah kaskı kafama geçirdi. Çok yakın sayılmazdık ama bu hareketiyle irkilmiştim. Kaskı elleriyle ayarladı, hemen ardından motora bindi. Ben de çok beklemeden arkasına geçtim ve motorun yanlarına ellerimi koydum.

Ne olurdu Oğuz ile gitseydik? Bu kadar kasılmama gerek kalmazdı. En azından samimi biriydi.

Motor çalıştı ve hiç beklemediğim bir hızla sürülmeye başlandı. Refleks olarak Utku’nun beline sarıldım ve yol boyunca hız hiç düşmediğinden bir daha bırakmadım.

Yaklaşık bir saat süren yolculuğun ardından sonunda gelmemiz gereken yere varmıştık. Kaskımı yavaşça çıkardım. Utku ise motordan indi. Kaskımı motora koymamla Arasların motorunun önümüzde durması bir oldu. Neredeyse aynı anda gelmiştik. Yol boyunca çok kez yan yana geçtik ve neredeyse hepsinde Oğuz bize el sallamıştı.

“İşte burası, bizim malikane. Daha doğrusu evimiz, içeride Ela ve Yağmur var. Onlar yukarıda kalıyor, sende orda boş olan odaya yerleşirsin.”

Aras’a kafamı salladım. Demek diğer iki kişi kızdı.

“Yağmur’un köfte patatesi kokuyor. Farkında mısınız?” dedi Oğuz. Koşarak evin kapısını çaldı.

Ev, şehirden uzaktaydı. İki katlıydı ve yanımızda hiç bina yoktu. Dışarıdan küçüklüğü ve rengarenk rengiyle çok güzel duruyordu.

Motordan inen Utku’da eve doğru yönelince Aras bana bir eliyle evi işaret etti.

“Buyurunuz.”

“Sağolunuz.” dedim hafiften eğilerek.

Ardından Aras ile içeriye girdik. Eve girdiğimiz gibi sağda ayakkabılık duruyordu. Çıkardım ve ayakkabılığa koydum. Aras ayakkabılığın alt rafından aldığı terlikleri giydikten sonra kafasıyla bana kendini takip ettirdi.

Girdiğimiz kapının hemen sağında mutfak vardı, genişti. Solunda ise salon. Biz hiç vakit kaybetmeden salona girdik. U koltuğa yayılan Oğuz’a baktım. Aras ise Oğuz’un yanına oturdu. Bende daha fazla ayakta durmamak için Oğuz’un diğer boş kalan tarafına attım kendimi. Televizyon tam karşımızdaydı, salonun diğer tarafındaysa büyük bir masa vardı. Tam ortasında bir vazo, içinde çiçekler..

“Çok sevgili arkadaşlarınız nerede?”

Sorduğum soruyla beraber, evin içini kırılan bir tabak sesi sardı. Refleks olarak ayaklandım, daha doğrusu korkudan ayaklandım. Ani seslere karşı bir hassasiyetim vardı.

“İyi misin? Tabak kırıldı sadece.” Aras’a baktım, Karşılık vermedim ve sadece yutkunmakla yetindim.

“Hadi çatıya gelin.” merdivenlerden gelmişti bu ses. Ela veya Yağmur olmalıydı.

Ben Oğuz ve Aras’ın hareketlenmesini beklerken, Oğuz, Aras’a tam ayaklandığı sırada yattığı yerden bir çelme takmıştı. Aras dibinde duran masaya tutunarak dengesini korumaya çalıştı. Oğuz hunharca gülmeye başladığında bende dudaklarımı birbirine bastırarak kendimi tutmaya çalıştım. Aras kendine hala gelememişken,

“Hadi canım, yemek yiyeceğiz. Çabuk olun.” dedi Oğuz, ayaklanarak. Yanımızdan çok sakin ve ciddiyetle geçip gitmişti. Bu hareketi daha komik oldu, ne yalan söyliyeyim.

Aras gözlerini kapadı ve sesli biçimde sabır diledi. O da yanımdan geçerken ben de tüm gün yaptığım gibi onu takip etmeye koyuldum.

Merdivenlerin son basamağını çıktığımızda karşımızdaki kapının çatıya, hemen yanımızdaki girişinse bir koridora çıktığını gördüm. Ben etrafa bakındığım sırada çoktan çatıya girdiğimi farkettim. Yerde açık renkli, tüm zemini saran halılar vardı. Duvar diplerinde yan yana iki tane üçlü koltuk vardı. Tam ortada ise salonda olduğu gibi büyük bir masa..

Karşı karşıya duran altı sandalyeli masada, Oğuz’un oturduğu yerin hemen karşısına oturdum. Az önce çatının diğer köşesinde gördüğüm ve dışarıya bakarak sigarasını içen Utku masaya doğru yürüyordu. Aras ise yanıma geçti. Köşede olduğum için yanıma bir başkası oturmayacaktı.

Çatı kapısından birkaç porselen sesi çıktığında arkamı dönmesem de gelenleri bekledim. Hemen sonrasında iki tane kız kadrajıma girdi. İkiside benim yaşlarımdaydı. Biri kızıl saçlı yeşil gözlüydü, uzun sayılabilecek bir boyu vardı. Fiziğine bakılırsa kesinlikle spor yapıyordu. Diğeriyse Utku gibi ten rengine kadar esmerdi. Siyah kısa saçları ve koyu kahverengi gözleri vardı. Orta boyluydu, zayıftı.

Beni gördüklerinde ikisininde gülen yüzü solmuştu. Az önceki yüz ifadelerinden esame yoktu Ben onların gıcıklığını çoktan sorgulamaya başlarken Utku Oğuz’un yanına, kızıl saçlı kız Utku’nun yanına, esmer kız ise Aras’ın yanına geçti.

“Tanıştırayım ben sizi. Devin Kara, Ela Gayretli.” kızıl saçlı olanı işaret ediyordu. Kızıl saçlı kızsa bana hiç bakmadan önündeki tencereden çorba doldurmaya başlamıştı.

“Devin Kara, Yağmur Sarsılmaz.” dedi Aras, yanında oturan esmer kızı görebileyim diye kendini biraz çekerek.

Esmer kız masada olan gözlerini kaldırıp bana baktı, gülümsedi. Ben de ona karşılık vererek gülümsedim.

“Başka kız geldi diye kıskanıyorlar, aveller biraz. Çok takma sen.” Oğuz önündeki patatesleri eliyle yemeye başlarken söylemişti bunu.

“Ne alakası var? Aptal aptal konuşma.” konuşan Ela’ydı. Son kaseye de çorba koymuştu. Elden ele gelen kaseyi önüme aldım.

“Haklı ama. Bu suratsızlık ne kızım?” dedi Aras. Ela tencerenin kapağını kapattı ve sandalyesini masaya doğru çekerken kaşlarını çatarak Aras’a baktı.

“Ne yapayım, kardeşini öldürmüş bir kıza kucak açmamı mı bekliyorsun?”

İşte başlıyorduk, bu sefer tahmin ettiğimden de erken başlıyorduk. Olaylar değişiyordu, kişiler hatta ve hatta ben değişiyordum. Ama hayat beni sürekli aynı noktaya getirmekten sıkılmıyordu. Aynı yaralar deşiliyordu. Aynı çaresizlikle yutkunuyordum. “Geçer.” derler, yalan. Sürekli deşilen bir yaranın izi geçebilir miydi?

****

selamlarrr bu benim yayınladığım ilk kurgum hatam olduysa kusura bakmayın gittikçe gelişeceğime inanıyorum.(hikaye kısmı bitti diye noktalama işaretlerini hak yoluna koydum>

şimdiye kadar en sevdiğiniz karakter?

aklımda kaldı dediğiniz diyalog veya olay?

şunu eklemeden geçmek istemiyorum bu bölümün ağır işlendiğinin farkındayım karakterlere daha fazla hakim olmak açısından böyle girişlerin doğal olduğunu düşünüyorum ilerde değişecektir..

bu bölümün şarkısını yaramızda kalsın yapalım mı? yaptık bilee!! kendinize iyi bakın sağlıcakla💗🧚🏼

Bölüm sonu

2 yorum