İçeriğe geç

İZ

Bölüm 1 · 28 dk okuma

İZ

Bölüm 1

1-İZ

Yüzüme çarpan kuvvetli rüzgarlar dengemi kaybettiriyordu. Aşağı bakmıyordum, eğer bakarsam yükseklikten dolayı atlamaktan vazgeçerdim. Atlamalı mıyım? Ruhumun derinliklerinde olan izler geçmek bilmiyordu. İntihar edip etmemek için çok düşünmemiştim... Eğer düşünseydim vazgeçerdim, çünkü cehenneme gitmek istemiyorum. Ama artık... dayanacak gücüm kalmamıştı. Gözlerimi kapattım. Son kez derin bir soluk aldım.

Bir adım ile çıkıp kendimi boşluğa bırakamadım. Gözlerimi sıkıca kapatmıştım, rüzgar tenime dedikçe bunu yapacağım için hem kendimden hem de bu fu fikirden nefret etmeye başlamıştım. Çok yorgun hissediyorum... ama buna rağmen, değer mi? Korku ile geri çekildim. Uçurum ile aramda bir iki adım vardı. Zihnim bulanıktı, soğuk aşağıya atlama isteğimi harlıyordu.

"Ne yapıyorum ben..." dedim kendime kırgın bir sesle... Uçurum daha korkunc geliyordu, korkudan karnım ağrımaya başlamıştı. Delirmiş olmalıydım. Arkamda bazı yaprak sesleri işittim. Biri geliyordu ama umursayacak durumda bile değildim. Gözlerim dolmuştu, şaşkınlık içinde elimi dudaklarıma bastırdım. Dudaklarım soğuktan ve korkudan tir tir titriyordu. "Özür dilerim Allah'ım..." diye fısıldadım önümdeki boşluğa bakarak.

Arkamda biri duruyormuş gibi hissetmiştim, arkamı dönmemle önümde domuz maskeli bir adam görmem bir olmuştu. Ben ne olduğunu anlamadan eldivenli elleriyle çeneme derin bir çizik attı ve beni ittirdi. Tenim önce bir kaç kayalıkla sonrada buz gibi su ile buluştu...

***

İnleyerek gözlerimi kırpıştırdım. Loş ışıklı bir odada olmama rağmen gözlerime çarpan ışıktan dolayı gözlerimi kapattım. Nerde olduğumu bilmiyorum, nereye ait olduğumu bilmiyorum. Bazı sesler duyuyorum "Uyandı!" diyorlar. "Mucize... Bu bir mucize!" diyenlerin sesi daha bir coşkulu çıkıyor. Zihnimde kocaman bir boşluk, ölmüşüm ama yeniden hayata dönmüş gibiyim.

Uğultular devam ederken, Ben kimim...diye bir soru beni oyalıyor. Sahiden ben kimim? Boğazımı tırmalayan yumru bir çıkış yolu buluyor. Gözyaşlarıma engel olamıyorum. Ellerimi hareket ettiremiyorum, tüm vücudumu yakıp kavuran acı durmak bilmiyor. Bana neler oldu?

Sağ ve sol gözüm sırayla bir el yardımı ile aralanıyor, ve bir ışık çarpıyor göz bebeklerime. Gözyaşlarım durdurak bilmez bir şekilde süzülüp kulağıma geliyor. Göğsümde hissettiğim acı ile inledim. Bu acı katlanılmaz...

Ruhumdan bir şeyler koparılmış, bu apaçık ortadaydı. Göğsüm daraldı ele avuca sığmaz kalbim bir defa daha sessizce olduğu yere sindi.

***

Sakinleşmek çalıştım ancak başaramıyordum... "Seni tanımıyorum bile!" diye haykırdım karşımda duran adama. Aklımı yitirecektim. Ağlamaktan gözlerim, bağırmaktan boğazım şişmişti. Hâla durmuştu karşımda. Beni dinlemiyor gibiydi.

"Ne demek seni tanımıyorum bile! Sen ne dediğinin farkında mısın be kadın!"diye bağırdı bana. Üzerime gelecekken geri çekildim. Kafamı duvarlara vuracaktım yakında... Hastane yatağının yanında duruyordum. Üzerime gelerek beni korkutabileceğini sanıyorsa şimdiden yayılmıştı. Zaten tekerlekli olan yatağa tekme atmamla yatak yere gürültü çıkartarak düşmüştü.

Zaten kapıda olan bir kaç doktor içeri çoktan girmişti. Ellerimi saçlarıma götürüp yolmaya başladım. İyileşmemin ardından tam bir hafta geçmişti. Sevgilim olduğunu iddia eden adam çıkarken konuşmasını sürdürüyordu. "Delisin sen! Beni, sevgilini nasıl unutursun!" Yere çöktüm. Çoktan kendi kendime sallanmaya başlamıştım. Sevgilim yoktu, ben delirmedim. Kollarından tutan doktorlar onu zar zor dışarı attılar. Hatta resmen sürüklediler. Hastaneyi başımızda toplamıştı.

"Ben deli değilim...delirmedim." derken sürünerek bir köşeye sindim. Delirircesine sallanıyorumdum. Dudaklarımı titremesini, gözlerimin yaşını durduramıyordum. Evet, delirircesine... Dizlerimi karnıma çekip kollarımı kendime sardım. Ameliyatımı yapan cerrah hemen yanımda belirtmişti. Asistanı ise kapıda toplanan kişileri dağıtmaya çalışıyordu.

"Ben... delirmedim," iyice sinmiştim duvarın kenarına, kalbim deli gibi atıyordu. Ben deli olamazdım. "Evet, deli değilsin..." dedi sakinleştirici bir ses tonuyla. Ona bakmaya tenezzül bile etmedim. Keşke bıraksaydı beni o ameliyat masasında, ölseydim. "Hayır, ben delirmedim..." gözlerimden bir yaş dudağıma doğru süzüldü. "Sana deli diyenler deli... sakinleş," diyen sesi kulaklarıma doldu. "Geçti hepsi..."

Kafamı onu onaylar gibi ağır ağır salladım. Nefes alış veriş seslerim normale dönüyordu. Ama gözyaşlarım varlığını koruyordu. Bana deli diyenler deli... zihnim doktorumun bu sözlerini tekrarladı. Defalarca tekrarladı. Sana deli diyenler deli... sakinleş.

"Sadece geçici bir hafıza kaybı yaşadın, sen deli değilsin."dedi bastırarak. Kafamı kaldırıp okyanusun en koyu tonunu andıran o gözlere baktım. "Geçici değil, beni kandırdığını biliyorum."dedim. İrdelemedi. Konuyu değiştirdi.Ne yapacağını bilen o mavilikler usul usul konuşuyordu. "Dünden beri bir şey yemedin. Hadi kalk, Sıla seninle ilgilenecek."dedi. Sıla'nın sevecen bakışları bizi buldu.

Gözyaşlarımı silip burnumu çektim. Beni ameliyat ederken, veya buraya gelen sözde akrabalarım ile olan tüm kavgalarımı zaten öğrenmişti. Tüm rezillikleri bir haftaya sığdırmıştım bu yüzden önünde utanmadan burnumu çekebiliyordum. Bana uzattığı eline baktım. "Ben kendim kalkarım." Ayağa kalkmamla başımın dönmesi bir olmuştu. Düşmemem için elini hemen belime koymuştu. Bir tepki vermedi ama Sıla dudaklarını birbirine bastırmıştı. Nihayet ayağa kalktığımda turuncu ve dalgalı saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Sıla tekrar düşmemem için koluma girdi ve kafeye doğru ilerledik.

Sıla asistanı oluyordu, sarı saçları ve hazal gözleri ile bir periden farkı yoktu. Uyandığımdan beri benimle ilgileniyordu. Böyle vakalar neredeyse hiç olmazmış. Uçurumdan kayalıklara düşüp ondan sonra denizin derinliklerini boylamama rağmen bunu sadece hafıza kaybı ile atlatmam gerçekten mucizeymiş. Tabi uzun bir süre komada kalmıştım. Ama bu süreyi bana söylememekte ısrarcıydılar. Önce aileme haber verilmesi gerekiyormuş.

İnatçı bir kişiliği olan Sıla aynı zamanda komikti de, bana kalırsa mükemmel biriydi. Ona bu kadar çabuk sürede ısındığım için kendimi de kızıyorum. Basın benim yaşayıp yaşamadığımı öğrenmek için günlerdir burdaymış. Bana sorular sorucaklarmış, şuan bile bazı spikerler hastanenin başında benim yaşayıp yaşamadığımı öğrenmek için bekliyormuş. Koskoca ülkede çenemi çizen müstakbel katilim yüzünden "İz" olarak anılıyordum. Beni tedavi eden cerrah buna izin vermemiş. Ünlü olmak hoşuma giderdi aslında...

Polis ise beni ittiren şahısın kim olduğunu hâla bulamamıştı. Başta herkes intihar ettiğimi düşünmüş, intihar edecektim zaten ama etmedim. Son anda vazgeçmiştim, sonra o domuz maskeli adam çeneme çizik atıp beni ittirmişti. Onu hele bir bulayım... ecdadını...

Çok şükür ölmemiştim. Ama her yerim yara bere içindeydi. Ve yüzümde kapanmayacak bir iz bırakmıştı. Onu bunu şunu geçtim, onun yüzü dışında hiç biri şeyi hatırlamıyordum. İsmimi bile hatırlamıyorum! Bana onun yüzünden "İz Hanım" diye seslenmişlerdi bir süre. Gerçek ismimi ise polisler ve o cerrah biliyor. Söylemek istediklerinde onlara "Gerçek ismimi ilk kez anne ve babamdan duymak istiyorum." demiştim.

Ailem ile dün iletişime geçmişlerdi ancak hiç bir bilgi vermemelerini istedim. Onlardan tanımak istiyordum kendimi. Beni merak bile etmemeleri işkillendirmişti. Bir insan, bir aile nasıl olur da ölümden dönen kızını merak etmezdi?

O zır deli adam ve sözde akrabalarım ise bir şekilde girmişlerdi odama. Sevgilimmiş... teyzemmiş... Hatta dedem oldugunu iddia eden bir adam bile vardı, tek sorun benden genc olmasıydı. Alt tarafı uçurumdan ittirilip üstüne birde denizde boğuldum. Ne var bu kadar abartacak? İnsanoğlu işte, neyi abartacağını şaşırıp duruyordu.

Sıla ile kafeye inmiş güzelce karnımızı doyurmuştuk. "Ailem beni almaya ne zaman gelecek Sıla?" dedim pipetimle içeceğimi karıştırırken. Umarım ailem zengindir çünkü burda sadece para harcayarak vakit geçiriyordum. Omuzları düşen Sıla'nın durgun bakışları beni buldu. "Efendim? Bir şey mi dedin?"dedi. Biraz önce sorduğum soruyu değiştirdim. "İyi misin Sıla?" Üzgün görünüyordu. "Eğer seni sorularımla bunaltıyorsam söyle, ben alınmam." Alınırdım, günlerce kafama takacak kadar.

"İntihar edip ölen ablama benziyorsun." İçeceğimi karıştırmayı bir anda bıraktım. Ne demişti o? Boğazıma tekrar bir yumru oturdu. Keşke sormasaydım. "Ben..." derken devamını getiremedim. Bir kolu masadaydı, diğer eli pipetinde ve bakışları içeceğinin içindeydi. Ağlamamak için zor durduğu belliydi. "Sorun değil İz..." Gülümsedi. Ancak gözleri doluydu.

Buruk bir şekilde tebessüm ettim bende. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Çaresizlik bedenimi sarmıştı. Acaba ben intihar etseydim arkamdan ailem ne düşünürdü? Yoksa intihar sebebim ailem miydi? İki seçenekte sonsuza kadar süren uykuya sürüklüyordu. Ölmek ya da ölmek, seç.

Boğazımı temizleyip "Anlatmak ister misin Sıla?" dedim kibar bir yaklaşımla. "Seni her zaman dinlerim ..." kafasını kaldırıp bana baktığında gözlerinden bir damla yaş düştü. "Lütfen bir daha intihara kalkışmak gibi bir hataya düşme, yalvarırım..." deyince vakit kaybetmeden yanına gidip kollarımı ona sardım. Yalvarır gibi çıkan sesi kendimden bir kez daha utanmama sebep olmuştu.

Uzun bir sarılışın ardından nihayet ağlaması dinmişti. Sakin bir sesle konuşmaya başladı. Hava almak için avluya çıkma fikrim hoşuna gitmişti. İçeceklerimiz ellerimizde, bankta yan dönmüş bir şekilde oturuyorduk. "Ablam..."dedi saçlarımı ve yüzümü incelerken. "Üvey olmasına rağmen gerçek ablamdan daha iyi ablalık yaptı bana. Sana benziyordu... Ben anneme benziyordum o babasına, başta ikimizde karşı çıktık bu evliliğe. Ama söz geçiremedik anne ve babamıza."dedi ve derin bir nefes alıp çevresine bakındı.

Sadece onu dinliyordum. "Öz ablam Saye, öz babam ile Almanya'da yaşıyor şuan. Onlar hakkında tek bildiğim bu." Onları hatırlamak bile istemediği belliydi. "Babam annemi aldattı, bunlara rağmen öz ablamın neden babamı seçtiğini anlamamıştım." Bilinmezlik acıdan başka bir şey değildir, bunu geçmişte iyi bir şekilde deneyimlemiş olmalıyım.

Sözlerine devam etti. "Üvey ablam... Pelin." İsmini söylemek bile yük oluyordu ona, hazal gözleri çoktan dolmuştu. "Beni çok seviyordu, bende onu." Boynunda olan yarım kalp kolyesi ile oynamaya devam etti. Kolyeyi daha önce farketmemiştim. Sıla'yı izlemeye devam ederken kolyenin diğer yarısının nerde olduğunu merak etmiştim. "Doğum günüydü, ona boynumda olan kolyenin yarısını verecektim. Annem pasta yapmıştı üvey babam Arif ise ikimiz için bir sürpriz hazırlamıştı. Bana gerçek babamdan daha çok babalık yapıyordu..." derken hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Usulca bir şey demeden sarıldım. Ne diyebilirim ki böyle bir durumda? "İz..."dedi sayıklar gibi. Etraftaki şaşkın gözlere aldırış bile etmiyordu. "Ablam o gün eve hiç gelmedi!" Ses tonu artık kendini suçlar gibi bir hâl almıştı. "Bana demişti "Benimle gel Sıla. Markete gideceğim, lütfen" diye ama ben ne yaptım? Gitmedim İz!"

"Şşş..." dedim sarı saçlarını okşarken. "Senin suçun değildi Sıla." dedim ve iki elimin arasına aldım yüzünü, baş parmaklarım gözlerinin altında dolaştı. Gözyaşlarını silmeye başladım ancak ağlamamak için ayrı çaba veriyordum. "Böyle olacağını bilemezdin Sıla." Belime sarılan kollarına tepki veremedim. Ne düşüneceğimi bile düşünmek istemiyordum. Ruhum üşüdü , her intiharın sonucu böyle mi oluyordu? Elimi sessizce boynuna sardım. Suçluluk üzerine suçluluk hissediyordum. Sıla benim sormama gerek kalmadan konuştu. "Tacize uğramış,"

Duyduklarımdan sonra sağır olmayı diledim Allah'tan. "Katili sokakta aynı şeyi başka kızlara da yaşatıyor olabilir İz..." nefesi konuşmaya yetmiyordu. Güçsüz düşmüş durumdaydı. "Katilini serbest bıraktılar!" dedi acıyla. Bu, ülkenin gençlerine ve tacize uğramış herkesin ahını almak demekti. Kelimeler tükenmiş, biz bitmiştik. Gözyaşlarımız onun ve onun gibiler için aktı.

O katili bir şekilde bulacaktım. Sonu ölüm olsa bile. "Bulucağım o katili sana, onu bulmasam bile bu ülkede katil bırakmayacağım Sıla, söz..." demek istedim ama sesim çıkmadı. Sadece sustum, intikam ateşi ile yanıp tutuşurken...

Kim ödeyecekti bunun bedelini? Geride kalanlar mı? Yoksa giden çoktan ödemiş miydi o bedeli? Ama her durumda tek suçlunun bunu yaşatan olduğu belliydi...

Çenemde olan iz aklıma geldi. Bu iz varken polis olmam mümkün değildi...

***

Sıla'nın verdiği kolyede gezindi gözlerim. Ablasına vereceği kolyeyi bana vermişti. Başta ne diyeceğimi bilemedim. Ama sonra boynuma taktım. Bana gerçekten bu kadar bir hediye vereceğini beklemezdim. Kalbin yarısı artık ellerimdeydi. Beni bu kadar değerli mi görüyordu? Ben bile kendimi bu hediyeyi alacak kadar değerli görmüyordum. Peki o, o ne görüyordu bende?

Kolyeyi tekrar boynuma takıp botlarımı giydim. Ailem, annem ve babamı görme fikri beni heyecanlandırıyordu. Ama yinede içimde dünden kalma bir burukluk vardı. Sıla kapıyı çalıp içeri geldiğinde çoktan hazırdım. "Annemler nerde? Hadi gidelim." dedim. "Hazırsan gidelim."

Hazırdım bu yüzden koluna girip kapıyı kapıya ilerledim. Beni durdurdu. "Duyacaklarına hazırsan gidelim, demek istedim..."dedi. Ne duyacaktım en fazla?

"Merak etme. Hazırım ben."dedim ama yinede içim içimi yemeye başlamıştı. Hazır değildim, kaldırabilecek gibi de hissetmiyorum şuan. Başım dik bir şekilde yürüyordum ama birazdan o başımın edileceğini biliyordum.

Sıla kolumdan çıktığında doktorumu görmüştük. Usulca yaklaşıp "Demir Hocam... İz'i getirdim."dedi. Beni gören Demir Bey gülümsedi. Tebessüm ederek karşılık verdim. Geçirdiğim krizlerde onun ve Sıla'nın bana çok yardımı olmuştu... ikisine karşı borçlu hissediyordum. Bu borcu en kısa sürede ödeyeceğim. "Ailen bunlar İz." dedi ve çekildi. "İz" kelimesini telaffuz edişi çok hoşuma gidiyordu.

Karşımda benden biraz büyük, saçları benim gibi turuncunun daha koyu hâli olan bir kız vardı. Benim aksime koyu tenliydi. Demir Hoca "Bize müsade o zaman. Siz keyfinize bakın."deyip gideceklerdi ama Sıla'yı durdurdum. "Sıla kalsın' sorun değil." Başıyla onaylayıp gitti.

Sadece bu kız vardı. Dik duruşumu bozmadan "Kimliğim ve telefonum yanında mi?" dedim. Bunu bekliyormuş gibi telefonumu ve kimliğimi verdi. Herhalde notlara intihara kalkışma sebebimi yazmışımdır diye düşünürken elini uzattı. "Hilal ben, ablanım."

Elimi uzatıp sıktım. Ona soğuk davranma sebebim ben burda can derdindeyken onların beni bulmaya tenezzül bile etmemesiydi. "Annem ve babam nerde?"deyip bakışlarımı kimliğime götürdüm. Gizem Doğa Dolunay... 21 Ocak 2010 Doğumlu, bu durumda 26 yaşında oluyorum. Anne adı Zümrüt, baba adı Paşa...

Gizem Doğa Dolunay. Bakışlarımı ona çevirdim. "Gizem istersen taburcu ol sen bunları evde konuşalım." diyen Hilal'e baktım. "Annem ve babam nerde Hilal?"dedim tekrar. Konuyu dağıtmak için kıkırdayıp "Abla'ya noldu Gizem?" Dedi. Derin bir nefes aldım. "Taburcu oldum ben Hilal." Ne ile sınanıyorum ben Allah'ım. Ölümden dönmüşüm gelip eve gidelim diyor. Sıla ise özel durum bunlar, kalamam diye fısıldayıp çoktan gitmişti. "Anne ve babam nerde?"dedim tekrar ancak cevap vermemekte ısrarcı gibiydi. Sinirlenmeye başlıyordum. Saçlarımı elimle arkaya attım. "Annem ve babam nerde Hilal!" dedim diye aniden bağırmamla irkilerek geri çekildi. Bir kaç kişi bize bakıyordu.

"İkisi de öldü."

Deyip arkasına bakmadan yürümeye başladı. Ne diyordu bu çatlak? Ölmüş olmazlardı, gözüm aniden dolmuştu. "Hilal, gel buraya!" demeye başladım. Ancak durmadı. Hızlı adımlarla yanına yürüdüm. "Nasıl öldüler Hilal!" Dışarı çoktan çıkmıştık. Kameralar artık bizi çekiyordu. Hilal basının arasından çıkıp hastanenin önünde duran lüks arabay yaslanıp burayı izlemeye koyuldu. "İntihar ettiğiniz doğru mu İz Hanım?"

"Evet."

"Eşinizin sizi öldürdüğü doğru mu İz Hanım?" Diyen sese öldürücü bakışlarımı yönelttim. "Eşim yok benim. Saçma sapan sorular sormayın." deyip tam aradan çıkacaktım bir soru daha duydum. "Bazı izleyicilerimiz buna intihar süsü verilen cinayet diyor." Benim intihar ettiğimi sanıyordu herkes, polisler öldürüldüğün bilgisini kimseye verme dedi. Bir kaç doktor dışında bilen yok. "Palavra" diye yanıtladım.

"Yeter bu kadar!"diyen gür bir ses duydum. Demir Hoca'ya aitti. Bir kaç güvenlik ile kurtarıcı gibi gelmişti. Çok şükür biri yardıma geldi. Yanıma geldiğinde kalabalıktan dolayı eli belime gitmişti. Saçma sapan soruların ardı arkası kesilmiyordu. Direkt yüzüme çarpan güneş ise daha bunaltıcı bir hal almıştı.

"Neden intihar ettiniz?"

"Tacize uğradığınız doğru mu?" Gibi bir soru duydum. Ancak aldırış etmeden yürümeye devam ettim. Demir Hoca zaten bakışlarıyla gereken cevapları veriyordu.

"Sevgilinizi aldattığınız doğru mu?"

"Yaklaşık bir aydır komadaydınız, bu konuda düşünceleriniz neler?"

Demir Hoca'nın elini belimde gören bir muhabir bülbül gibi şakıdı. "Doktorunuzla aranızda doktor-hasta ilişkisi bir şey var mı İz Hanım?"

Artık sabrımın sınırına gelmiştim. Bir anda durdum. Derin bir nefes alıp muhabirin üstüne yürüdüm. "Seni gebertirim be adam!" Ölümü benim elimde gerçekleşecekti. Bir kaç adım atmıştım ancak belimde olan elin karnıma ilerleyip beni başka yere çekmesiyle geri çekilmek zorunda kalmıştım. Ayaklarım resmen yerden havalanmıştı, tek eli ile beni kaldırması hayret edici bir durumdu doğrusu.

Nihayet aralarından güvenliklerin yardımı ile çıkmıştık. Eli belimden daha doğrusu karnımdan çekilen Demir Hoca'ya dönüp yardımı için teşekkür ettim. Hilal yalnız değildi. Tüm odağımı basın yüzünden kaybetmiştim. Ne demişti Hilal? Öldüler. "Hilal yalan söylüyorsun değil mi? Onlar ölmedi." Sorumu başka bir kadın yanıtladı. Siyah ve yırtmaçlı uzun bir elbise, güneşten korunmak için güneş gözlüğü ve şapka takmıştı. Siyah şapkasının üstünde kuş tüyü vardı. Altın sarısı saçları doğal degildi ancak çok bakımlı duruyordu. "İkisi de öldü İz." Dizlerimin bağı çözülmüştü yavaşça yere çöküp dizlerimin üstüne oturdum. Acımasızca ve üzülmeden söylemişti. Ne yapacaktım ben? Annemsiz, babamsız beni ölüme terkeden dünyada ne yapacağım ben? Yeşil gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ayağa kalkamadım bile mecalim yoktu. O kadın ise cevabı verdikten sonra basına doğru yürümüş kocaman gülümseyerek sorularını yanıtlıyordu. Biraz önce verdiği acımasız cevapla dünyamı başıma yıkan kadın yapıyordu bunu. Yere çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Dünyam bir kez daha yıkıldı başıma. Omuzlarımdan tutan kişi Demir Hoca'ydı.

"Doğa, bana bak."dedi çenemden tutup. Çenemi ondan kurtardım. Bakmak istemiyordum. Kalbim sızlıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kimsesizlik böyle bir şey miydi? Yorgun ve üzgün hissediyordum. Nefes almak bile güçleşiyordu. Ben bir hafta boyunca annemle babamı görme hayali kurmuştum. Ama şimdi rahatça öldü diyorlar.

Ölmüş ikisi de...

***

Evdeydim. Evimmiş burası. Ama ev gibi hissettirmiyordu...

Kendimi bir koşuşturmanın içinde bulmuştum önce. Tek çözümün intihar olduğunu düşünmek başından beri bir intihardı. Ancak bunu şimdi farketmiştim. Duygularım karmakarışık durumdaydı. Evimde öyle. Evden daha çok bir sarayı andırıyordu. Duvarlarda olan altın işlemeler ve daha fazlası... Kaç oda olduğunu saymamıştım bile. Hatta o kadar fazla oda vardı ki daha fazla dolaşmadım. Ailemin zengin olmamasının bir önemi kalmamıştı. Çünkü ben zaten zengindim. Dedem mirasının %70'ini bana bırakmıştı. Ama bu saray gibi evde tek başıma yaşamak korkunç gelmeye başlamıştı.

Zar zor toparlamıştım kendimi, bir ailemin olmaması, anne ve babamın ölmüş olması bile yapayalnız olduğumu anlamama yetiyordu. Şimdi herhangi bir oturma odasında oturuyorduk. Teyzem, ablam, kuzenlerim, sevgilim olduğunu söyleyen adam, ablamın sevgilisi ve birkaç koruma... baş köşeye oturmuş ve ellerimi önümde birleştirmiştim. Eğer o sarı çiyan ona iyi davranacağımı sanıyorsa yanılıyordu. Acımasız birde teyzem olacak. Hiç bir zararı olmasa bile sevmeyecektim onu. Kıl kapmıştım ondan bir daha yumuşayacağımı sanmıyorum.

Elinde olan kahve fincanını yanında olan korumaya verdi. Koruma ise fincanı dikkatle tutmaya başladı. Önünde olan masada duran işlemeli olan mendili aldı ve yumuşak dokunuşlarla ağzının kenarını sildi. Her hareketi beni sinirlenmek için yeterliydi. Bakışları beni bulduğunda herkes bana bakmaya başlamıştı. Biri konuşsa iyi ederdi çünkü sabrımın sınırına gelmiştim. Boğazını temizleyen teyzem konuşmaya başladı. "Zor bir dönemden geçtin Gizem..."dedi ellerini birbirine kenetleyip. Çok yapmacık durması midemin bulunmasına sebep oluyordu. "Yanında olamadık, ablanla birlikte yurt dışındaydık. Yaşadığın şeyler kolay olmayabilir, bana ablamın emanetisin.. Sana sahip çıkamadık, üzgünüm."dedi.

Üzgün olması bir şeyi değiştirmezdi. Tamam, 26 yaşında olan birine göz kulak olsun demiyorum. Ama ablasının emaneti isem ne yaptığımı bilmesi gerekmez miydi? Yaşadığım şeyler kolay olmadığı için intihara kalkıştım zaten, ne yaşadım bilmiyorum. Ama kolay olmadığı kesin. Bu yapmacık sözleri bur etki yaratmıyordu.

Ben cevap vermeyince ablam söze girdi. Sevgilisi ile yanyana oturuyordu. "Bak Gizem."dedi ablam. "Neler yaşadın bilmiyorum, neler hissettin bilmiyorum ama sana gerçekten değer veren insanlar var. Örneğin sevgilisin..."deyip o çatlak adamı gösterdi. Sabır dilenircesine nefesimi bıraktım. Saçmalıyordu. O adam kafasını sallamaya başladı. "Sevgilim beni nasıl hatırlamazsın... Caner ben. Biricik sevgilin..."dedi masum adam rolü yaparak. Deliricektim, beni uçurumdan ittiren adam olabilirdi, ve ben bu adamla hangi kafayla sevgili olmuş olabilirim acaba? Sessizliğim cevaptı, konuşmadım.

Ablam tekrar konuşmaya başladı. "İntihar mı ettin yoksa başka bir şey mi oldu Gizem? Doktorun bu bilgileri bize vermedi. Hafıza kaybı yaşadığını, seni zorlayacak sorular sormamamız gerektiğini sıraladı. Ama neden bu hâle geldiğini söylemedi. Ve hafızan uzun süre gelmeyebilirmiş... Hatırladığın en küçük bir anı bile mi yok ablacım?"dedi uzun bir konuşma yaparak. Bir şey olsa bile söylemezdim. "Tek hatırladığım şey uçurumdan atladığım."dedim içten bir gülüşle.

Kafamı sevgilim olduğunu iddia eden adama çevirdim. "Sevgilim değilsin. Ama hâla sevgilim demekte ısrarcıysan... ayrılıyorum senden."dedim bıkkın bir ses tonuyla. Beni deli yerine koymuştu. Yaşadığım onca şey yetmiyormuş gibi birde onunla ilgilenmek zorunda kalmak istemiyordum. Kaşları şaşkınlıkla havalandı, bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama geri kapattı. Gözlerine baktığımda kırgınlık gördüm. Gerçekten üzülmüş müydü? Söylediğim cümlelerin ağırlığı çöktü üzerime... Çok kırıcı konuşmuştum. Arkasına bakmadan ayağa kalkıp oturma odasından çıktığında boğazımı temizledim. Gerçekten kırıcı konuştuğumu farketmem pişmanlığı kalbimde hissetmeme neden olmuştu.

Konuşan Atlas olmuştu. "Ablan sana gerçekten değer veriyor Gizem, lütfen ablanı suçlama." Hem teyzemin oğluydu hem de ablamın sevgilisiydi. Benim de kuzenim oluyordu. Atlas Zemheri ve Şevval Zemheri... Teyzemin kocası ölmüş ama kocasının kimsesi olmadığı için tüm miras teyzeme kalmıştı. Ablama değer verdiği belliydi. Atlasın bir eli ablamın belinde diğer eli ise dizindeydi. Ablam ise dizinin üzerine olan elini tutuyordu. Ona bakıp gülümsedi. İkisi de gerçekten birbirini seviyordu. İçim yumuş yumuş olmuştu...

Kafamı anladığımı belli eder gibi salladım. Bir süre havadan sudan, annemle babamla ilgili veya neler yaşamış olabileceğimi konuştuk. Başım tekrar ağrımaya başlamıştı. Sıla'yı merak ediyordum. O adama karşı kırıcı olduğum için moralim bozuktu. Kırıcı olmadan da konuşabilirdim ama iş işten geçmişti. Nihayet çoğu kişi gitmişti. Teyzem ben ve ablam için koruma ayarladığı için evin etrafını korumalarla doluydu. Ben ve ablam kalmıştık sadece. Bana önceden kaldığım odayı gösterdi. Sabah baba tarafından olan akrabalarım ile buluşmaya gidecektim. Benim intihar etmeye kalkıştığımı bile haberlerden öğrenmişler. Telefondan aramışlar ancak ulasamamışlar bana. Başka şehirde oldukları için yanıma gelmeye fırsatları olmamış.

Akşam yemeğimi yedikten sonra telefonumu alıp odama çıktım. Odaya girip ışıkları açtım ve kendim sıcacık yatağa bıraktım. Uzun süre ayakta kaldığım için başım ve belim ağrıyordu. Dolabıma yaklaşıp pijama takımı çıkardım ve banyoya ilerledim. Küvete girmek iyi gelebilirdi. Çok uzun süredir kirli hissediyordum. Suyu ayarladıktan sonra banyonun anahtarını aldım, banyoya girerken gözüme odanın terası çarptı. Terası kilitledikten sonra şehir ışıklarına veda edip perdeyi çektim. Banyoya girip suyu ayarladıktan sonra banyoyu da kilitledim. Uzun süre domuz maskeli adamı görme korkusu ile yaşayacağımı biliyorum. Düşünmek bile göğsümün daralmasına neden oluyor...

Güzel bir duş aldıktan sonra çıktım. Telefonumu kontrol edecektim. Üzerimde bornozla kapıyı açıp çıktım. Pijamam ve telefonum yatağımın üstündeydi. Pijamamı giydikten sonra bornozu kirliler sepetine attım ve yatağın içine girdim. Işıklar ve odanın kontrolü için yanımda kumanda vardı. Bu yüzden ışıklar açıktı, sonra kapatırdım. Telefonu alıp açmamla ekranda küçük harflerle "iyi uykular küçük İz'im." yazısını gördüm. Nefesim durur gibi olduğunda telefon hemen elimden düştü. Bu neydi Allah aşkına? Önüme düşen telefona baktığımda yazı birden değişti.

Beni bulmak için fazla uzağa bakmana gerek yok. Ben fazlasıyla yakınındayım küçük İz'im.

Odama girmiş olamazdı değil mi? Her yer kilitliydi. Hislerim birbirini girmişti. Korku, endişe, kaygı, pişmanlık hepsi bir aradaydı. Benim kaçışım yoktu ölümden. Kimsenin kaçışı yoktu. Soğuk terler döküyordum. Öyle bir şeyin içindeydim ki yutkunmakta bile zorlanıyordum. Fazlasıyla yakınımda olduğunu söylüyordu. Çevreme bakındım ama saklanabilicek bir yer yoktu. Korku zihnimin bulanıklaşmasına neden oluyordu. Nefes seslerim odada bariz bir şekilde duyulmaya devam ediyordu. Korkudan ölebilirdim. Ya hâla burdaysa? Gözlerimden yaşlar döküldüğünün bile farkına yeni varıyordum. Telefona düşen birkaç göz yaşı döküldü telefonuma. Ondan sonra ise yazı yavaş yavaş kayboldu.

Telefonu elime aldım. Kilit ekranında siyah bir kedinin gölgesi vardı. Gece çekildiği için etraf karanlıktı. Ne yapacaktım? Bağırsam ablam duyar mıydı? Ama bağıracak gücüm kalmamıştı, hatta ayaklarımı hissetmiyordum bile. Korkudan ayağa bile kalkamıyordum. Bağırsam bile polis onlara hiç bir şekilde bilgi vermemi istemişti. Ona bir şeyden bahsetmem mümkün değildi. Ne söyleyecektim ona? Ben intihar etmedim biri beni öldürmeye çalıştı mı?Sıla geldi aklıma aniden. Ama onu korkutmak istemiyordum. Benim yüzümden tehlikeye girmesi en son isteyeceğim şeydi. Zaten ablasının başına gelen şey travma bırakmıştı kızda...

Kimseye söyleyemeyecektim. Rehbere girip Demir Hoca'nın numarasını tuşladım. Maalesef yardım isteyebileceğim tek kişi vardı. O kişi doktorumdan başkası değildi. Onu aramalı mıyım? Ya sonradan pişman olursam? Belki ters cevap verecekti, belki açmayacaktı, hatta şuan hastanede bile olabilirdi... ama aklıma başka bir şey gelmiyordu ve çok korkuyordum. Parmağım titrerken onu aradım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Korkum hâla varlığını kalbimde sürdürüyordu. Telefon bir süre çaldı. Ne diyeceğimi düşünürken yatak başlığına iyice sokulmuştum. Korkuyorum mu diyecektim? Ya bana ne derse? Telefon açıldığında onun sesini duydum.

"Kimsiniz?"

"Şey..."dedim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Korkuyordum. Ama direkt ona korkuyorum mu demeliydim emin olamıyordum. Duyduğum çocuk sesiyle pişman olmuştum. Onu bu saatte aramıştım. Evli olabilirdi, belki o seslerde çocuklarına aitti. Yapmış olduğum şeyin utancıyla "Yanlışlıkla aradım, pardon."dedim. Kapatacaktım ama sesini duydum.

"Doğa Hanım, siz misiniz? İyi misiniz, bir şey mi oldu size?"

Beni sesimden tanıması şaşırmıştı. Ardı ardına sıraladığı sorulara cevap vermem gerektiğini anlayınca konuştum. "Müsait misin?"

"Evet, müsaitim. Ama çocuk sesi duyabilirsiniz. Yeğenim olur kendileri, biraz yaramazdır. Rahatsız olmazsınız değil mi Doğa Hanım?"

Onun ve yeğeninin kahkaha atan sesini duymuştum. Duyduğum cümleleri rahatlamam için yeterli olmuştu. Evli bir adamı akşam akşam rahatsız etmek istemezdim. "Yok sorun değil."dedim. Yeğeni olduğunu bilmiyordum. "Aslında pek iyi değilim, korkuyorum."dedim sormasını beklemeden.

"Yanınıza gelmemi ister misiniz? Sizi korkutan nedir?"

Bir hareketlilik olmuştu yanında. Hemen söze girdim. "Zahmet olur sana, gerek yok."dedim.

"Zahmet olmaz. Geliyim mi?"

Gelmesini isterdim ancak ablama açıklama yapmak zorunda kalmak istemiyordum. Ablam diyorum ama yabancıymış gibi hissediyordum. "Sizi yormak istemem... Hem biliyorsunuz, ablam evde ve ona açıklama yapmak zorunda kalırım." Dudağımla oynayama başlamıştım. "Benimle konuşmanız sakinleşmem için yeterli olur."dedim mahcup bir şekilde.

"Mahcup olmanıza gerek yok Doğa Hanım. Her zaman arayabilirsiniz."

"Teşekkürler."dedim kendi kendime gülümseyip.

"O zaman asıl konumuza gelelim Doğa Hanım. Sizi korkutan şey nedir?"

Bu kadar kibar ve şefkatle yaklaşması ona daha fazla güvenmeme neden oluyordu. Ona kolayca güvenmek istiyordum. Hatta düşününce ona güvenmemem saçmaydı. Ama yine de temkinli yaklaşmak en doğru olanıydı. Telefonumda yazan yazıyı ona hatırladığım kadarıyla anlattım. Beni dikkatle dinliyordu.

"Doğa Hanım gerçekten yanınıza gelmem zahmet olmaz. Eğer amacımın farklı olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Amacım sadece size yardım etmek. Yanınıza gelebilirim..."dedi.

Onu yanlış anladığımı düşünmüştü. Yanlış anlamamıştım, bana yardım etmek istediğini biliyordum. Ama ona böyle hissettirdiğim için kötü hissetmiştim. Yanlış anlamadığımı, amacının bana yardım etmek olduğunu söyleyip istemeyerek reddettim onu.

"Peki elinizde bu yazılarla ilgili bir kanıt var mı? Yarın polise gideceğinizi zaten biliyor olmalısınız."

Rahatsız etmemek için mesafeli konuşuyordu. Bu gülümsememe neden olmuştu. Öylesine içimden gelmişti. "Hayır elimde bir kanıt yok. Direkt telefonu vermeyi düşünüyorum. Belki bir şey bulabilirler..."dedim çaresiz bir şekilde. "Yarın eğer işiniz yoksa benimle karakola gelebilir misiniz?" Pat diye söylediğim bu cümlenin yanlış anlaşılmaması için içimden savaş veriyordum. Aksi takdirde çok utanırdım hatta şimdiden uyanmıştım. Tek gidemiyorum sanki, ne gerek vardı bu teklife?

"Tabi, seve seve gelirim."dedi gülümseyerek.

Yanlış anlamadığı için sevinirken cümlesi için ayrıca sevinmiştim. Gülüşüm yayılırken söylediği cümleyi içimden defalarca tekrarladım. "Tabi, seve seve gelirim." Tekrar sesini duyunca güldüğümü farkedip biraz duraksadım. Sonra yine eski somurtkan halime döndüm. Ne var sevinecek anlamamıştım, biraz şıpsevindiyim galiba.

"Saat iki buçukta buluşalım. O zaman müsaitim. Sizin için de uygun mu Doğa Hanım?"

"Evet. Benim için de uygun."dedim. Uygun değildi ama ona daha fazla mahcup olmak istemiyordum. Ablam ile babannemlerin yanına gidecektik. Ama onlar bekleyebilir değil mi? Arkadan tekrar çocuk sesleri gelmişti. Sonra birden telefondan çocuk sesi geldi.

"Kimsin sen?" dedi meraklı bir kız sesi. Ardından Demir Hoca'nın "Dayısının birtanesi in ordan hadi düşeceksin. Hadi gel kucağıma,"diyen sesi duyuldu. Yeğeni yüksek bir yere çıkmıştı büyük ihtimal. "Ya hayır!" Çocuğun eğlendiği belliydi. "Kiminle konuşuyorsun merak ettim!"

"Doğa ben."dedim. "Sen kimsin?"

"Hmm... Azra ben. Dayım yarın beni parka götürecek, lütfen müsait değilim der misin Doğa Abla?" Hemen kaşlarım gerilmişti. Müsait olduğunu sanıyordum. Benim için yeğenini mi ekmişti yani. Aslında bende ablamı ekmiş olacaktım. Yarın babannemlerin yanına gitmemiz gerekiyordu. "Dayına Doğa Abla için beni ekmene gerek yok diye bilir misin Azra."

"Duyuyor seni şuan!"diye bağırdı Azra

Azra'dan gelen kahkaha ile karışık çığlık seslerinden sonra Demir Hoca'nın "Hoppaa! Yakaladım seni!"diyen sesini duydum. Sonra hemen bana cevap vermişti. "Gerek var Doğa Hanım. Onu sonra da parka götürebilirim."

"İstersen Azra da bizimle gelsin."dedim. Lafı biraz evirip çevirdim. "Yani şey, siz bilirsiniz tabi ama Azra'yı karakoldan çıktıktan sonra parka götürebilirsiniz..."dedim sonunda cümlelerimi toparlayarak. Bende gitmek isterdim doğrusu.

"Sizde gelecekseniz neden olmasın..."

Bu bir teklif mi oluyordu? Şaşkınlıkla "Tabi, seve seve gelirim."dedim. Onun cümlesini aynen söylemiştim ve şaşkınlığım sesimden belli oluyordu. Sevinmiştim bu teklife. Bu koşuşturmadan bir süre de olsa uzaklaşabilmek iyi gelebilirdi. Onunla konuşurken onu arama nedenimi unutmuştum. Umarım yanındayken kendimi de unutmazdım.

"Buluşuyoruz o zaman?"dedim tek kaşımı havaya kaldırarak.

"Buluşuyoruz."dedikten sonra biraz duraksadı. Aklına takılan bir şey olmalıydı. "Daha iyi misiniz Doğa Hanım?"

Onu arama nedenim tekrar aklıma geldi. O adam... Domuz maskeli adam. Telefonumu hacklemiş olabilir miydi? İçten içe bunun olmasını umdum çünkü odama girmesini bırak varlığı bile beni ürkütmeye yetiyordu. "Sayenizde daha iyiyim Demir Bey.Teşekkürler,"dedim sehpanın üzerinde olan kumandayı alıp perdeyi açtım. Perde yavaş yavaş iki yandan açıldığında nefesimi tutmuştum. Beni bomboş teras karşıladı. Rahatlamıştım. Tuttuğum nefesi verip ıslak saçlarımı toplayıp yana attım. "İsterseniz sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim Demir Bey?" Yatağın başlığına yasladım. Ve ayaklarımı yatakta rahatça uzattımm

"Rahatsız etmediğinize emin olabilirsiniz. Sizinle konuşmak terapi gibi."

Umarım bu adam ne dediğinin farkındadır. Benimle konuşmak ona gerçekten terapi gibi mi geliyordu? Ben daha bu dediği şeylerin anlamını sindirememişken tekrar konuştu. "İntihar yüzünden ölen bir sürü hastam oldu, sende onlardan biri olacaksın diye çok korkmuştum." Yanında artık çocuk sesi gelmiyordu. Yanında kimse olmadığından dolayı ise çekinmeden konuşuyordu. "Seninle konuşurken intihar veya benzer sebeplerden ölen tüm hastalarımla konuşmuşum gibi hissediyorum."dedi. "Bir canda olsa, o canı hayata döndürmek beni iyileştiriyor..."

İntihar etmeye kalkıştığım için bir kez daha pişman oldum. Böyle illet bir şeydi bu intihar... Bir kez yaptıktan sonra geriye çok seçenek kalmıyordu. Ya ölecektiniz ya da ömür boyu yapmaya kalkıştığınız şeyin pişmanlığını yaşayacaktınız. Pişmanlığı yasamayanlar ise yaşayana ya da ölene dek hayatı ile kumar oynuyor. Ancak yapmaya kalkıştığınız da öyle bir zihniyet içinde oluyorsunuz ki tek doğru intihar, tek çözüm ve tek kurtuluş intihar gibi geliyor. Bunu yapanları suçlamak ne haddime... Ancak söylemeliyim ki intihar bir çözüm değildir. Siz gözlerinizi sonsuza kadar kapattığınızda değil mücadele etmeyi bıraktığınızda intihar etmiş olursunuz. Mücadele etmeye gözlerinizi sonsuza dek kapatana kadar devam edin.

"Lütfen intiharı aklınızdan bile geçirmeyin,"dedi zar zor konuşarak. Bunu ikinci kez duymam gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Ben düşünceli bir şekilde onu dinliyordum o ise bu durumdan gayet memnun bir şekilde konuşmasını sürdürüyordu. Güneş kendini gösterene kadar sürdü bu konuşmamız. Bazen o konuşuyor, bazen ben konuşuyordum. Aklımıza gelen her konu hakkında konuştuk tatlı bir yorgunlukla...

Telefonu kapattıktan sonra sabah ezanın sesini duymuştum. Huzur aşılayan o ses namaz kılmaya davet ediyordu beni. Bir süre ezanın sesini dinledim. Önceden namaz kılıp kalmadığımı bilmiyordum ama zamanı gelmişti...

***

Saat iki değildi ama ikimizde erkenden gelmiştik. 5 veya 4 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir kız çocuğu vardı yanında. Çocuğun saçını salık bırakmışlardı. Azra olmalıydı. Beni gördüklerinde Demir Bey gülümseyerek yanıma geldiğinde "Erken gelmişsiniz?"dedi soru tonuyla. "Aslında 10 dakika önce geldim, erken değil." Tebessüm ettim. Yalan atıyordum, bir saat erken gelmiştim. Ayağım kopmuştu ayakta durmaktan. Ablamı ikna etmek ise ayrı zor olmuştu. Gözleri bir kaç saniyeliğine yanağımda olan gamzelerime kaymıştı.

"Küçük Azra biraz şımarık, sizin için sorun olmaz değil mi Doğa Hanım?"dedi Azra'yı göstererek. "Hiç sorun olmaz Demir Bey, ben şımarık çocuk severim zaten."dedim. Dediğim şeyi geri alma şansım var mıydı? Dediklerimin farkına biraz geç varmıştım. Malum o kadar yüksekten düşünce, jeton sonradan yükleniyordu... Utançtan ölmek üzereydim. Doğa senin ağzının ayarı yok mu kızım! Dikkat etsene dediğin şeylere... Boynumda ve yanaklarımda bir utançtan kaynaklı yanma hissetmiştim. Son cümlemi duymasıyla "Ya... Öyle mi Doğa Hanım." diyerek kahkaha atmıştı. Allah'ım beni şuan öldür, en iyisini sen bilirsin ama şuan tam zamanı gibi.

Boğazımı temizledim. "Aynen öyle Demir Bey."dedim. Benim cidden ağzımın ayarı yoktu. Bana neler oluyordu böyle? Elimi kendime yalpaze gibi yapıp sallamaya başladım. Kıpkırmızı olduğuma emindim. "Neyse Demir Bey. Biz işimizi halledelim sonra da parka gidelim." Dedim. Tek kaşını kaldırdı. "Ne işi Doğa Hanım?" Çocuk gibi sormuştu sorusunu ve hala Azra ile ilgileniyordu. Ne işi olduğunu biliyordu ama benimle uğraşmak için bilmemezlikten geliyordu. "Karakola gitmekten başka ne işimiz olabilir Demir Bey?"

"Başka işlerimiz de var..."dedi boynuna götürdüğü eliyle saçını kaşırken. Bakışları ise yerdeydi. "Ney."dedim hemen. Ben mi yanlış düşünüyordum yoksa o mu yanlış konuşuyordu çözememiştim. Ellerimi tekrar yalpaze olarak kullandım. Terlememiş olmama rağmen çok sıcakmış gibi hissediyordum. Hemen bana baktı. "Yanlış anladınız Doğa Hanım."dedi benim aksime büyük bir sakinlikle. "Parka da gideceğiz Azra ile birlikte. Onu kast etmiştim."deyio Azra'yı kucağına aldı. Hiçte bile canım, yanlış anlamamıştım.

"Yok canım. Ne alakası var."dedim.

"Peki, öyle olsun."dedi gülmemek için dudağını birbirine bastırırken ses tonumdan yanlış anladığımı anlamıştı. En azından paçayı kurtardım...

Karakola girip benim davam ile ilgilenen memurlara durumu anlattık. Telefonumu aldılaktan sonra soruşturma için tekrar gelmemiz gerektiğini söylediler. Diğerlerini kendileri çağıracakmış soruşturmaya. (Pek hakim değilim bu konulara... bunun için linç yemem, değil mii?) Burda ki herkes beni tanıyordu, beni asıl şaşırtan Demir Hoca'nın da en az benim kadar tanınmasıydı. Doktorumun bu kadar ünlü olduğunu bilmiyordum doğrusu.

Azra ise yanımızda oturuyordu. Karakolda yapmamız gereken bir şey kalmadığında en yakın parka gelmiştik. Azra'nın mutluluğu yüzünden okunuyordu. Gerçekten çok mutlu olmuştu. Turuncu saçlarımı yana attım. Alışkanlık olmuştu saçlarımı yana atmak. Saçımı her açık bıraktığımda yana atıyordum. Azra salıncakta sallanıyor biz ise Demir Bey ile yanyana durmuş onu izliyorduk. Hava ise gayet güzeldi. Her şey olması gerektiği gibiydi sanki...

Demir Bey Azra'yı salıncağa doğru götürüp onunla ilgilenmeye başladı. Azra'ya kendi kızı gibi davranıyor, bir dediğini iki etmiyordu. Eh, artık Azra'nın neden bu kadar şımarık olduğu belli oldu... Benimle bu kadar ilgilenilse ben de şımarırdım. Önüme düşen kızıl saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Esen rüzgar saçlarımı dalgalandırıyordu. Yanlarında durmuş onları izliyordum. Demir Bey'den harika bir baba olurdu doğrusu, evleneceği kadın çok şanslı olmalı. Kollarımı etrafıma sardım.

"Dayı, bu abla sabaha kadar konuştuğun abla mı?"dedi Azra. Birileri bizi dinlemiş sanırım... Demir Bey eliyle sakalsız yüzü sıvazladıktan sonra "Evet, dayısının birtanesi."dedi. Azra durur mu, hemen "Sabaha kadar konuştuğuna göre çok önemli biri olmalı."dedi. Kafasını kaldırıp bana baktı. Sonra bir şey demeden bir bana bir dayısına bakmaya başladı. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama çok önemli bir şey düşündüğü kesindi. Demir Bey lafı kısa kesmek için "Çok haklısın Azra."dedi ve onu geçiştirdi. "Haklıyım tabii,"dedi. "Ama çok yakışıyorsunuz. Neyin oluyor bu abla dayı?" Ne diyordu ya bu çocuk, bu yaşta bu cümleler. Boğazımı temizleyip bakışlarımı kaçırdım. Duymamış gibi yapacaktım.

Demir Bey hemen Azra'nın elinden tuttu ve pamuk şeker satan adamın yanına doğru ilerledik. "Azra yakışıyor mu sana bu sözler? Ne anlatıyor bu Ayla sana..."dedi halinden yakınır gibi. Bende onlara yetişmek için adımlarımı hızlandırıp yanlarına yetiştim. Azra benimde elimden tuttuğunda bir şey demedim. Çift gibi görünüyorduk birlikte... Cidden Azra anne ne anlatıyor sana? Azra bu kez bana takılmaya kararlıydı. "Doğa Abla?"

Demir Bey pamukşeker almak için Azra'nın elini bırakmış bizden ilerideydi. Ben Azra'nın sorusu ile duraksadım. "Efendim Azracım?"dedim ona bakıp. "Dayımın neyisin tam olarak?"dedi çocukçabir merakla. Kaşlarımı çattım. Sorma nedenini merak etmiştim doğrusu.

"Hastasıyım."dedim. "Niye sordun? Aklına bir şey mi takıldı?"

"Annem merak etmişti sen sor bakalım dedi..."Sonra elimi hemen bırakıp ellerine götürdü."Hih! Annem bunu söyleme demişti. Nasıl unuturum!"dedi pot kırmıştı. Sesli gülerek Azra'ya baktım. Demir Bey pamukşekeri almıştı bile bize doğru ilerliyordu şuan. "Annen aramıza minik bir casus mu koymuş Azra?"dedim kahkaha atarak. Dizimi kırıp ona doğru eğildim. "Verdiğim cevabı yanlış anlamaz umarım."deyip burnunu sıktım. Pamukşekeri bize uzattı Demir Bey. Hem bana hem de Azra'ya almıştı. Teşekkür edip aldım."Azra sizi bunaltmamıştır umarım."

Kafamı iki yana salladım. "Yok canım ne bunaltması Demir Bey, çok iyi anlaştık onunla."deyip Azra'ya göz kırptım. Sonra saçımı temiz olan elimle arkaya attım. "Ama Bey demekten bunaldım Demir Bey. Sadece isminizi söylesem sorun olmaz değil mi?"deyip beklentiyle baktım. " Yok hiç sorun olmaz."dedi gülümseyip. "Kaya da diyebilirsiniz, ikinci ismim olur."

"Kaya..."dedim düşünür gibi. "Bu isminizi daha çok sevdim."

Cevap vermedi bir süre. "Benimde sadece isminizi söylememe müsadeniz var mi Doğa Hanım?"dedi çocuk gibi. Ellerini yaramazlık yapmış bir çocuk gibi arkada birleştirmişti. Gözlerinin içine baktığımda parlıyordu. Çok güzeldi gözleri, yani şey, evet güzeldi. Ama niye öyle bakıyordu bana? Nabzımın hızlanması hayra alamet degildi. Denizin dibini çağrıştıran gözlerine daha fazla bakarsam hiç istemeyeceğim şeyler yaşayabilirdi. Gözlerimi kaçırıp "Tabi,söyleyebilirsiniz."dedim. Daha fazla gözlerinin içine bakamazdım.

Parkta yarım saat civarı kaldıktan sonra evlerimize gitmiştik

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.