Yerimden sıçrayarak uyandım. Şapşal şapşal etrafa bakarken çalan telefonumu gördüm. İsyan ederek uykulu bir şekilde telefonumu kulağıma götürdüm.
"Efendim?"
"Alo? Kızım, uyandırdım mı?"
Annemin sesi ile telefonun ekranına bakıp tekrar kulağıma götürdüm.
"Yalan söylemek pek tercihim değil. O yüzden evet, uyandırdın. Ama önemli değil, boş ver."
"Bence de önemli olmasın. Öğlen oldu."
Kafamı kaldırıp odamdaki saate baktım. 13.05 idi. Sabaha karşı yattığımı düşünürsek baya bir erken uyanmıştım. Daha doğrusu uyandırılmıştım. Neyse ki bugün emniyete gitmem gerekmiyordu.
"Hı hı. Sen nasılsın anne?"
"İyiyim kızım sen?"
"Ben de iyiyim. Bir sorun mu var ne için aradın?"
"Yok ya. Öyle hal hatır sorayım dedim. Dedenin sana selamı var."
Yüzümde bir gülümseme oluştu. Dedem ailede en çok sevdiğim kişi olabilirdi. Küçükken annem izin vermese bile bana gizlice çikolata ya da şeker alıp yedirirdi. Anneannem tatlı yaptığı zaman beraber gizlice mutfağa girip dörder beşer yerdik. Ne olursa olsun asla bana kızmazdı. Kıyamazdı çünkü.
"Benden de selam söyle. Çok seviyorum onu."
"Oldu kızım. Hadi görüşüz."
"Bay bay."
Telefonu kapattıktan sonra oflayarak kafamı masaya vurdum. Vurmamla geri kalkıp başımı ovmam bir olmuştu.
"Neden yaptım ki şimdi ben bunu?"
Resmen kendimi yatakta sanmıştım. Oturduğum rahat sandalyemde kafamı geriye atıp gözlerimi kapattım. Hala uykum vardı. Masanın başında uyuyakalmıştım resmen. Çok kez yapıyordum bunu ama her uyandığımda da pişman oluyordum. Belim bıkım kopuyordu. Elimi boynuma götürdüm. Boyun düzleşmesi olacak bende, hissediyorum.
Ayağa kalkıp küçük hareketlerle egzersiz yaptım. Uykumun açılmasına hiç yardımcı olmamıştı.
Odadan çıkıp kendi yatak odama girdim. Gözüm yatağa ilişti. Şu yatağa atlasam, yorganın altına girsem, gözümü bir kere kapatıp bir daha hiç açmasam ne güzel olur.
Oflayarak dolabıma gittim. Giyeceklerimi alıp banyoya girdim. Hızlıca banyomu yapıp çıktım. Dolaptan aldıklarımı üstüme geçirip mutfağa yöneldim. Gevrek hazırlayıp yedikten sonra salona geçtim. Kendimi koltuğa atıp geçen haftadan beri burada olan sarı örtüyü üzerime çektim.
"Çalışmam gerekiyor ama hiç içimden gelmiyor ya!"
İstanbul'dan başka işim yoktu ve sürekli aynı kişiyi araştırmaktan sıkılmıştım. Bulamadıkça hırs yapıyor ve daha fazla üzerine düşüyordum. Ama bazen de böyle elimi kıpırdatasım gelmiyordu.
Tam televizyonu açmıştım ki telefonumun sesi ile bağırdım.
"Yeter ulan yeter! Ne var gene!?"
Bir yatamamıştım! Herkes de bu zamanı kolluyormuş gibi beni arayıp duruyordu. Sinirle örtüyü üzerimden atıp hızlı adımlarla çalışma odama girdim.
"Alexander Graham Bell, şu telefonu icat ettiğin için sana feci kızgınım haberin olsun!"
Nefret ettim ya! Adım atıyorum telefon çalıyor, nefes alıyorum telefon çalıyor. Sadece bugün için olsa iyi. Hiçbir zaman telefonum susmuyordu. İş gereği sessize de alamıyordum. O hatayı daha önce yapmıştım ve cezası ağır olmuştu.
Ekrana baktığımda Aslan'ın aradığını gördüm. Aramayı sonuçlandırıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Söyle."
Üç saniye sessiz kaldı.
"Sen biraz sinirlisin galiba? Ters bir zamanda mı aradım?"
"Boş ver beni. Söyle sen ne oldu?"
"Şu yüzükle alakalı. Bir sonuç bulabildin mi?"
"İstanbul'un adı ya V harfiyle ya da C harfiyle başlıyor."
Yine sessiz kaldı.
"Tek bulabildiğin bu mu?"
Derin bir nefes aldım.
"Ulan daha yüzüğü birkaç saat önce buldum, ne bekliyordun!? Önceden elimizde bu da yoktu, sevinsene!"
"Sen gerçekten sinirlisin. Bence biz sonra konuşalım. Zaten toplantım var."
"Toplantınız varsa iki arada bir derede niye beni aradınız baş komiserim?"
"Kusura bakmayın Dedektif Hanım, hata bende. Sinirli olabileceğinizi tahmin edemedim."
Gözlerimi devirdim.
"Beni bugün rahat bırak. İstanbul hakkında bir şey bulmadığın sürece de beni arama!" deyip telefonu suratına kapattım. Oh be!
Telefonla birlikte tekrar salona girdim. Örtüyü tekrar üzerime çekip aynı pozisyonumu aldım. Televizyonu açtığımda karşıma dün ki cinayet haberi çıkmıştı. Onlardan daha fazla bilgi bildiğimden kanalı değiştirdim. Aksi gibi bu saatlerde televizyonda doğru düzgün bir şey yoktu.
"Kırk yılda bir televizyon izleyeyim dedim. Karşılığı bu mu?"
Esrarengiz Kasaba izlesem daha kaliteli zaman geçiririm anasını satayım. Özledim de zaten. Bayadır izlemiyordum. YouTube'a geçip Esrarengiz Kasaba'nın bölümlerinden birini açtım. Çok tatlış ya, çok seviyorum. Sadece Esrarengiz Kasaba'yı değil direk çizgi filmleri çok seviyordum.
İzlediğim bölüm bittiğinde başka bir bölüme geçtim. Telefonumdan gelen bildirim sesi ile ekrana baktım. Afra'dan idi.
Avukat Bozuntusu: N'apıyorsun? İyi misin?
Avukat Bozuntusu: İstanbul hakkında bir gelişme var mı?
Parmaklarımı klavyede oynattım.
Ben: Hayır. Henüz yok.
Avukat Bozuntusu: Sence bize zarar verir mi?
Bu kızın evhamlığı beni bitiriyor.
Ben: Ne bileyim ben?
Avukat Bozuntusu: Aman iyi be! Bir şey demedik.
Ben: Demeyin anam demeyin yeter! Bir tane izin günüm var zaten. Rahat bırakın beni!
Yazdıktan sonra telefonu koltuğa fırlattım. Esrarengiz Kasaba'nın bölümünü açıp izlemeye devam ettim.
Üç bölüm bitirdikten sonra televizyonu kapattım. Elimi ağzıma götürüp esnedim. Havlu kafamdan düşerken saçımı kurutmadığım aklıma geldi. Kesin hasta olacaktım ama şuan buradan kalkıp saçımı kurutmaya aşırı üşeniyordum. Bir anda uyku bastırmıştı.
"Eğer telefonum ben uyurken çalarsa telefonu duvara fırlatırım."
Telefonu sessize alamıyordum belki önemli bir mesele olur da bana ulaşamazlarsa diye. Bu beni ne kadar sinir etse de bir kere bu yüzden başım yanmıştı. Bir daha aynı riske giresim yoktu.
Koltuğa uzanıp örtüyü kafama kadar çektim. Sadece burnum dışarıdaydı. Tam içim geçmiş uyuyacak iken çalan telefon ile sıçradım.
"E ama avradını halaya kaldırırım artık!" Ne dediğimin farkına vardığımda alnıma vurdum. Ağzım iyice bozulmuştu ve bu benim hiç hoşuma gitmiyordu.
Telefonu elime aldığımda özel numaranın, daha doğrusu İstanbul'un, beni aradığını gördüm. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Ne var!?"
"Pekala, böyle bir karşılama beklemiyordum. Beni kırdın dedektif."
"Bana bak, şuan o ses değiştirme cihazına bile zerre tahammülüm yok. Ne istiyorsun söyle sonra da defol git."
"Sen nasıl istersen. Saçını kurutmanı istiyorum. Hastalanmanı bence ikimiz de istemeyiz."
Tam ağzımı açmıştım ki ne dediği beynimde yankılanmaya başladı. Hassiktir! Ayağa kalkıp pencereye koştum. Beni görmesinin imkanı yoktu. Üçüncü katta oturuyordum ve karşımda cadde vardı. Bir binadan da göremezdi.
"Sen zeki bir kadınsın dedektif. Beni göremeyeceğini anlaman gerekiyordu."
"Evime kamera mı yerleştirdin?"
"Haneye tecavüze girerdi bu. Ben çok saygılı biriyim."
Ne kadar ses değiştirme cihazı kullansa da alay ettiği belliydi.
"Tabi canım. Arama motoruna 'saygı' yazınca senin fotoğrafın çıkıyor zaten."
Hırıltı.
"Şaka bir yana, evine kamera koymadım dedektif. Bu benim için oldukça basit olurdu. Sen beni aramayı bırakıp saçını kurut."
Dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Elimi aşağıya indirirken son kez camdan dışarıya baktım. Arkama dönüp salona baktım.
"Eğer şuan beni görüyor ve bu dediklerimi duyuyorsan İstanbul, belanı bul."
Salondan çıkıp banyoya girdim. Saçımı kurutup taradım. Uyku muyku kalmamıştı. İstanbul gerçekten evime kamera yerleştirdi mi? Yerleştirmediyse beni nereden gördü?
"Neden tek izin günümde kafamı karıştırıyorsun?"
Mırıldanarak yatak odama ilerledim. Pencereden dışarıya baktım. Bir apartman vardı ama uzağımdaydı. Dürbünle bile zor görünürdü. Hem buradan benim saçımı kurutup kurutmadığımı nereden bilecekti?
"Bir süre evde kalmasam iyi olacak."
Salona geçip telefonu elime aldım. Pekala, Aslan mı Afra mı? Afra hemen panik yapıp endişelenirdi. Öte yandan ailesiyle birlikte yaşıyordu ve onlara sıkıntı olmak istemiyordum. Aslan tek yaşıyordu ama ben geldiğim için düzeni bozulacaktı. Ne kadar yakın olsak da ister istemez rahat hareket edemeyecektik.
"Yalnızlığın ve sosyofobikliğin gözü kör olsun!"
İkisinde de kalamazdım ama bu evde de kendimi güvende hissetmiyordum. Tek çare oteldi.
"Böyle lanet bir sorun için otele dünyanın parasını vereceğime inanamıyorum."
Seri adımlarla odama gittim. Bir seyahat çantası çıkarıp içine bir hafta boyunca beni idare edecek kıyafet koydum. Bir hafta sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Muhtemelen eve dönmek zorunda kalacaktım. Bu bir haftada da evi araştırmalarını isteyecektim. İstanbul'a güven olmaz.
Masamın üstündeki bilgisayarımı açıp bulabildiğim en yakın otele rezervasyon yaptırdım. Fiyatı gördüğümde ofladım. Bu ne ya?
"Maaşımın yarısı gitti."
Akşam saat altıda giriş yapabilecektim. Üç saat vardı. Bilgisayarımı kapatıp belimi kıtlattım. Gözüm telefona ilişti. Bu durumdan Aslan'a bahsetmeli miydim acaba? Haberi olması gerekiyordu ama gereksiz evham beni sıkıyordu. Muhtemelen gereksiz değildi ama beni sıkıyordu işte.
"N'olur n'olmaz bilsin ayol."
Telefonu alıp Aslan'ı aradım.
"Oo Dedektif Verda, siniriniz geçmiş galiba?"
Göz devirdim.
"Boş ver onu da benim sana söylemem gereken bir durum var."
"Söyle." Anında ciddiyete bürünmüştü.
"İstanbul beni görüyor."
"Ne?"
Dudağımı yalayıp tekrar konuştum.
"Nasıl yapıyor bilmiyorum ama ne yaptığımı biliyor. Bu yüzden bir hafta otelde kalacağım. Bilmen gerektiğini düşündüm."
Ofladı.
"Ne demek seni görüyor ya? Seni görüyorsa otele gideceğini de bilir."
Ops, bunu düşünmemiştim. Uykumu alamadığım için beynim çalışmıyor ki!
"Verda gel bende kal. Otelde olmaz."
"Gerek yok, ben rahatsızlık vermeyeyim."
"Ya ne rahatsızlığı Verda? Canın söz konusu. Otelde daha çok tehlikedesin. Gel bende kal. Bir şey olursa ben varım en azından."
Tam ağzımı açmıştım ki Aslan'ın sesi tekrar kulaklarıma doldu.
"Bu konu tartışmaya kapalı. Oteli iptal et ve karakola gel. Sana anahtarı vereyim eve girersin. Nasılsa yerini biliyorsun."
Dedi ve telefonu suratıma kapattı. Derin bir nefes alıp telefonu masaya koydum. Tekrar bilgisayarın başına geçip rezervasyonu iptal etmeye çalıştım.
"Neyse, param cebimde kaldı en azından."
𝄡
"Sonunda!"
Neredeyse bir saattir rezervasyonu iptal edeceğim diye uğraşıyordum. Çalan telefonumu kulağıma götürdüm.
"Aslan rezervasyonu yeni iptal edebildim, kusura bakma. Çıkıyorum şimdi."
"Problem değil. Zaten aşağıdayım ben."
Kaşlarımı çattım.
"İzin günün değildi."
"Evet."
"Neden geldin Aslan? Gerek yoktu. Boş yere mesai saatinden kesilecek."
"Siktir et. Hadi aşağı in. Ağaç oldum, meyve verdim hadi."
Telefon yüzüme kapandığında gözlerimi devirdim. Meyve vermişmiş, ben dedim sanki gel beni al diye.
Yatağın üzerindeki çantamı alıp dış kapıya gittim. Evin kapısını arkamdan kilitleyip merdivenlerden koşar adım aşağıya indim. Demir kapıyı açtığımda Aslan'ın arabası karşımda duruyordu. Önce arka kapıya ilerleyip kapıyı açtım. Çantayı koltuğa fırlattıktan sonra ön koltuğa geçtim.
"Hello girl!"
Aksanına gülerek karşılık verdim.
"Hi boy."
Gülerek arabayı çalıştırdı.
"Hazır mısın arkadaş gecesi yapmaya?"
"Yarın ikimizin de işi var."
"Hatırlatırım, önceki sefer sadece bir saat uyumuştuk."
"Ve ben de hatırlatırım ki karakolda zombi gibi gezmiştik."
İsyankarca konuştu.
"Hadi ama! Ben her zamanki eğlence düşkünü Dedektif Verda'yı istiyorum."
Kahkaha attım.
"Bana göre hava hoş Baş Komiser Aslan. Senin için demiştim ben. Pekala, arkadaş gecesi yapalım."
"İşte bu be!"
Aslan radyoyu açtı. Arabanın içini şarkı doldururken ikimiz de söylemeye başladık. Aslan ile kafa dengi olduğumuz için çok mutluyum be.
Niyeyse bir anda, içimden acaba beni satar mı diye geçirdim. Bazen böyle garip düşüncelere dalabiliyordum. Satar mıydı? Sanmam. Ama neden satmasın? Daha önce kariyerinde yükselmek için bazı arkadaşlarını feda etmişti. Zamanı geldiğinde bana aynı şeyi yapar mıydı?
Gözlerimi dikkatimi dağıtmak için birkaç kere kapatıp açtım. İkimizin de mesleği farklıydı. Eh, yakın bir zamanda da satmalık bir durum olamayacağı için sorun yok.
𝄢𝄢𝄢


