İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 32 · 13 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 32

Kaçırılan Son Kız

Sırtımı yatak başlığına dayamış bir şekilde oturup ayaklarımı uzatıyordum. Tam karşımdaki boş duvara bakarken ne düşündüğümü ben bile bilmiyordum. Bir şeyler düşünüyordum, aklımı meşgul eden bir sürü şey vardı fakat aynı zamanda hepsi birer boşluktu. Sadece birkaç saniyeliğine bilincimi yeniden kazanıyor ve sonra tekrar kaybedip ne düşündüğümü bilmediğim o boşluğa geri düşüyordum. Bu histen nefret ediyordum.

Kapım çalındığında kendimi o boşluktan kurtarabildim. Kafamı kapıya çevirip bağırdım.

"Gel!"

İçeriye İstanbul elindeki tepsiyle girdiğinde kaşlarım çatıldı. Tepsiyi yanımdaki komodine koydu. Tarhana çorbası, ekmek, su.

"Doğru düzgün hiçbir şey yemedin dedektif."

"Beni neden bu kadar çok düşünüyorsun?"

"Sana zarar gelmesi işime gelmez dedektif."

"Neden sırf bu yüzden olmadığını seziyorum?"

"Çünkü sen bir dedektifsin ve en doğru şeyden bile şüphelenebilirsin."

Ona göz devirdim. O ise sırıtarak yatağın ucuna oturdu.

"Keyfin yerine gelsin dedektif."

Ağır ağır kafamı salladım.

"Tabi. Zaten niye keyfim bozuk olsun ki? Alt tarafı haftalardır sosyopat bir katil tarafından tutsak ediliyorum."

Bana ayıplayarak baktı.

"Sana yaptığım iyiliklere yazıklar olsun dedektif."

Tam ağzımı açmıştım ki lafı ağzıma tıktı.

"Ayrıca bir ay iki haftadır yanımdasın. Dikkat edersen tutsak demedim çünkü," Kaşlarıyla komodindeki tepsiyi işaret etti. "Hiçbir tutsaklık bu kadar rahat değildir."

Tekrardan göz devirdim.

"Benimle boş muhabbeti kes İstanbul. İşime yarayacak bir şey söylemeyeceksen defol git."

Tek kaşını kaldırdı.

"İşine yarayacak şey sanırım gerçek ismim, neden insanları öldürdüğümü, nasıl ortadan kaybolabildiğim, bana kısmen de olsa kimin yardım ettiği, neden hala tutuklanmadığım ve daha fazlası mı?"

Ben dik dik suratına bakarken o sırıtıyordu.

"Her neyse, sana sevineceğin bir haber vermeye gelmiştim dedektif."

Gözlerim kısıldı.

"Görev mi?"

"Aynen!"

"Anlat."

Heyecanımı saklamaya çalışarak ifadesiz bir suratla İstanbul'u dinlemeye çalışıyordum. Fakat İstanbul'un yüzündeki sinsi sırıtış heyecanımı kırıp endişelenmeme neden oluyordu.

"Yarın akşam birinin evinde misafir olacağız."

"O biri kim ama?"

"Sabırlı ol dedektif. Mert Fatih Almacıoğlu. Kendisi öldüreceğim şanssız insanlar arasında. Ama ondan önce bazı şeylerden emin olmam gerekiyor. Bunun için de sana ihtiyacım var."

Kaşlarımı çattım.

"Nasıl yani?"

"Şöyle yani, adam bir pedofili."

Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.

"Bundan emin değiliz. Aslında ben eminim ama elimde somut bir kanıt yok. O kanıtı da bana sen bulacaksın."

Kaşlarım bu sefer tiksinti ile çatılmıştı ve istesem de onları düzeltemiyordum.

"Ne yapacağım?"

"O herifin evine gideceğiz. Her yerde evi var fakat bizim gideceğimiz ev onun şahsi evi. Herkes bilmez. Sırf bilinmesin diye de orada az kalır. Hatta ev bir başkasının üzerine." Kaşlarını havaya kaldırdı. "O kadar temkinli anlayacağın."

"Hala ne yapacağımı söylemedin."

"Her tecavüz ettiği kızdan bir eşyasını çalıyor. Bu kesin. Ama ben video çektiğini veya ses kaydı aldığını da düşünüyorum. Bu yüzden evini araştıracaksın. Bir açık bulmaya çalışacaksın. Adamı dikkatle inceleyip eşyaları nerede sakladığını öğreneceksin."

Derin bir nefes aldım.

"Bu polislerin işi."

"Ama polislerin bundan haberi yok."

"O zaman haber ver."

Bana küçümseyici bir bakış attı.

"Hala adaletin olduğunu savunuyorsun değil mi?" Kaşlarımı çatmıştım ki konuşmaya devam etti.

"Kim bana inanacak dedektif? Söyledim ya, kimse bilmiyor. Neye göre adamın evini arayacaklar? Benim bu bilgiye nereden ulaştığım soruşturulmaz mı? Hiçbir halt bulamayıp iftira atmaktan ben ceza yemez miyim?"

Kafasını iki yana salladı.

"Hadi diyelim her şey yolunda gitti ve buldular. Adamın pedofili olduğu, yüzlerce kız çocuğuna zarar verdiği kesin bir şekilde kanıtlandı. Sence o herif bütün hayatı boyunca hapis yatacak mı? Parasını verecek, tehdit edecek ve belki de nezarethanede bile kalmadan elini kolunu sallaya sallaya dışarıda dolaşmaya devam edecek. Yaptığı iğrençliği sürdürecek."

Yüzünde neşeden yoksun bir sırıtış oluştu.

"Bu ülkede adalet parayla satılıyor dedektif. Bunu sakın unutma."

İstanbul konuşmama bile izin vermeden hışımla odadan çıkıp gitti. Onun bu kadar hızlı olması tek kaşımı kaldırmama neden oldu. Gerçekten hızlıydı.

Öte yandan bana verdiği görevi düşündüğümde aklıma Aysun'un dedikleri geldi. Bu ve bundan önceki iki adamın cinayeti dediklerini doğruluyordu. Ama yine de tam olarak doğru denemezdi. Belki de aklımı çelmeye çalışıyordu. Kendisinin iyi bir şey yaptığına inandırmaya çalışıyordu.

Gözlerim tepsideki çorbayı buldu. Tepsiyi dikkatlice kucağıma alıp çorbayı içmeye başladım. Açıkçası tadı beklediğimden daha güzeldi. Evde benden ve İstanbul'dan başka kimse olmadığına göre yemekleri o yapıyordu. Bu kadar lezzetli olması moralimi bozmuştu. İster istemez kendimle kıyaslamıştım.

Köfte ve makarnayı yemedikten sonra İstanbul'un bana yeni yemek yapacağını düşünmemiştim. Yemeği yeni yaptığını çorbanın sıcaklığından, kabuklanma olmamasından ve yağın üzerinde birikmemesinden belliydi. Zaten tadı da yeni yapıldığını belli ediyordu.

İstanbul'un bana bu kadar iyi davranması garibime gidiyordu. Dediği gibi hiçbir tutsak bu kadar rahat olmaz. Ama ben, kaçırıldığımı düşünürsek, gayet de rahattım.

Çorbayı bitirdikten sonra suyu içtim. Tepsiyi tekrar komodine koydum. Yatakta uzanırken yarı uykulu yarı uykusuzdum. Sinsi sinsi bir uyuma isteğim vardı ama hem yeni yemek yemiştim hem de onca saat uyuduktan sonra bir yanım uyumak da istemiyordu.

Aklımı İstanbul'un verdiği görevle meşgul etmeye çalıştım. Aslında henüz yeterince bilgi vermiş sayılmazdı. Daha fazlasını anlatacaktı. Muhtemelen yarın bütün gün bunu konuşacaktık.

Adamın bir pedofili olduğu aklıma gelince tekrardan yüzümü buruşturdum. Pezevenk!

"Adamın pedofili olduğu, yüzlerce kız çocuğuna zarar verdiği kesin bir şekilde kanıtlandı."

İstanbul yüzlerce demişti. Bunu derken abartmış mıydı? Adamın yaşına göre değişirdi. Gerçi sadece yaşa bağlı değildi. Sapık, her yaşta sapıktı.

"Sence o herif bütün hayatı boyunca hapis yatacak mı? Parasını verecek, tehdit edecek ve belki de nezarethanede bile kalmadan elini kolunu sallaya sallaya dışarıda dolaşmaya devam edecek. Yaptığı iğrençliği sürdürecek."

İstanbul'un sözleri beynimde yankılanıyordu. Haksız sayılmazdı. Bir aralar bu para sayesinde hapis yatmadan çıkan insan sayısı haberlere yayılmıştı. Herkes bunu konuşuyordu. Birkaç ay hapis yatıp çıkanları, hiç hapis yatmayanları, para cezası bile almayanları... Fakat bir şekilde gündemden kaldırılmış ve sanki hiç kimse konuşmamış gibi bir an da bu haberler kendiliğinden sona ermişti.

"Bu ülkede adalet parayla satılıyor dedektif. Bunu sakın unutma."

İstanbul'un dediğine katılmak istemiyordum. Onunla aynı fikirde olmak istemiyordum ama haklıydı. Haberlerin bir anda gündemden kalkmasının sebebini elbette biliyordum. Bir anda herkesin bu konu hakkındaki konuşmalarının ve protestoların bitmesinin sebebini elbette biliyordum. O zamanlar yurt dışındaydım. Sayıp sövmüştüm. Fakat sonra ben de unutmuştum. Herkes, zamanla unutmuştu.

Fakat İstanbul'un bakışları, herkesin zamanla unutmadığının kanıtıydı.

𝄡

Elimde kahveden bir yudum alıp önümdeki sehpaya bıraktım. Bakışlarım saate kaydı. 13.05. Salonda oturmuş İstanbul'un Mert Fatih Almacıoğlu hakkındaki dosyaları getirmesini bekliyordum.

Gözlerim onun kahvesine kaydı. Zift gibiydi. Ben de çok sütlü veya şekerli içmezdim ama bu kadar koyu da değildi. Az da olsa süt koyardım.

İstanbul salona girdiğinde elindeki kağıt yığınını önüme koydu. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken bakışlarımı kağıt yığınından çekip İstanbul'a yönelttim.

"Bunların hepsini okumak için sadece dört saatim var."

İstanbul omuz silkti.

"Daha erken uyansaydın dedektif."

"Daha erken uyandırsaydın İstanbul."

Kendini koltuğa atıp kahvesini aldı.

"Az laf çok iş dedektif."

Sinirle suratına bakıp elime gelen ilk dosyayı aldım. Dosyayı açıp okumaya başladım. Mert Fatih Almacıoğlu'nun bütün kimlik bilgileri karşımdaydı. Özel hayatına kadar her türlü bilgi burada vardı.

"Sen bir hackerla falan mı çalışıyorsun?"

"Belki de hackerın ta kendisiyimdir dedektif."

Ona alttan alttan baktım. O ise egosunu hiç saklamadan sırıtıyordu.

"Bu kadar bilgiyi elde etmek için üstün bir çaba sarf etmen lazım."

"Sandığın kadar zor değil dedektif."

Kaşlarımı çattım.

"Sanmıyorum zaten, biliyorum."

"Nereden biliyorsun?"

O bana tek kaşını kaldırıp bakarken cevap vermedim. Ağzımdan laf almaya çalışıyor olabilirdi. Ben konuşmayınca pes etmiş ya da çok da önemli bir bilgi olmadığını düşünmüş olacak ki derin bir nefes vererek açıklamaya başladı.

"Hacker değilim ama bir şeyler biliyorum dedektif. Ve bildiğim şeyler bunları öğrenmeme yetiyor."

"Fazla şey biliyorsun."

"Benim bildiklerim gerçek bir hackerın yanında hiçbir şey."

"Tanıdığın hacker var o zaman?"

Sorduğum soruyla omuz silkti.

"Tam olarak tanıyorum diyemem. Yüzünü hiç görmedim. Yıllar önce öldü. Ama ismi hala yerini koruyor."

İlgilenmiyormuş gibi yapıp kafamı dosyaya çevirdim.

"Öyle mi? O zaman kesin yasa dışı hareket ediyordur. Neymiş ismi?"

İstanbul'un sırıttığını hissettim.

"Havin Akar. Kadını istediğin kadar araştırabilirsin dedektif. Emin ol hiçbir şey bulamayacaksın."

"Sen denedin galiba?"

"Herkes gibi."

Daha fazla konuşmadım. Eğer ölmeseydi araştırabilirdim. Ama öldüğü için işime yaramazdı. Zaten İstanbul ile de bir bağlantısı yoktu. İstanbul'un dedikleri ne kadar doğru bilemem tabi. Yine de işime yarayacağını düşünmüyordum.

Dosyayı uzun uzun inceledim. Yazılanlardan kafama takılan birkaç şey vardı. İstanbul'un da kafasına takılmış olmalı ki işaretlediği yerler vardı.

Başka bir dosyaya geçtim. Bu dosya on dört yaşlarında genç bir kıza aitti. Kaşlarım çatıldı. Aklıma adamın pedofili olduğu gelince bu dosyanın burada ne işi olduğunu anladım.

Dosyayı okuduğumda yüzümün aldığı hali tahmin edebiliyordum. Kızın dosyası en az Mert Fatih Almacıoğlu kadar kalabalıktı. Fakat daha çok hangi saatte, nerede, nasıl olduğu ile ilgiliydi. Kız arkadaşlarıyla dışarı çıktıktan birkaç saat sonra kendisinden haber alınamamıştı. Bir hafta kadar kayıptı. Bulunduğunda ise berbat haldeydi. Dosyanın içinde fotoğrafı da vardı. Tenha bir sokakta yerde ölü gibi yan yatıyordu. Bacakları kan içindeydi. Tişörtü yırtılmış ve saçları dağılmıştı. Yattığı yerde de kan izleri vardı.

Bir başka dosyaya geçtim. Bu sefer başka bir kızın dosyası elime gelmişti. Bu kız daha büyüktü. Dosyasını okuduğumda yutkunmakta zorlanmıştım. Bu kız da diğeri gibi evden arkadaşları ile buluşacağını söyleyerek çıkmış ve bir daha kendisinden haber alınamamıştı. Bulunduğunda ise kaybolmasının ardından iki ay geçmişti. Ormanlık bir alanda çürümeye yaklaşmış cesedini tesadüf eseri bulmuşlardı. Kızın yüzü tanınmayacak kadar darbe almıştı. Her yeri kan içindeydi. Bir kolu kesilmişti. Üstündeki kıyafet resmen parçalanmıştı. Dosyanın içinde bir de darp raporu vardı.

Daha fazla bakamayıp diğer dosyaya geçtim. Bu dosya Mert Fatih Almacıoğlu'na aitti. Ne zaman, nerede olduğunu gösteren fotoğraflar ve yazılar vardı. Diğer iki kızın dosyasıyla karşılaştırdığımda uyuşan noktalar vardı. Adamın dışarıya çıktığı tarih ve saatlerle, kızların kaybolma saatleri birbirine yakındı.

Diğer dosyaları da okudum. Aralıksız saatlerce dosyalarla uğraştım. Her dosyayı bir önceki ile karşılaştırıyordum. Bazıları bariz belliyken bazıları şüpheliydi. Ama yine de ne olduğu ortadaydı. En sonunda oflayarak vererek dosyaları kenara bıraktım. Beynimin içinde İstanbul'un sözleri yankılanıyordu.

"Bu ülkede adalet parayla satılıyor dedektif."

Bakışlarımı karşımda oturmuş, saatlerdir yerinden kımıldamamış ve gözünü bile kırpmadan beni seyreden İstanbul'a çevirdim. Şimdi diyeceklerim konuyla alakasızdı ama merak ediyordum.

"Bunlara nasıl eriştiğini sormayacağım. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama zeki adamsın. Aptal değilsin. Polis olup bu bilgileri elde edebilirdin. Başarılı bir şekilde hızlıca yükselirdin hem de. Ya da avukat olabilirdin. Hakim veya savcı olabilirdin. Her türlü bu pislikleri içeri tıkabilecekken neden katil olmayı tercih ettin?"

İstanbul uzun bir süre sessiz kaldı. Bakışları ortaya saçılmış kağıtlarda dolandı. Daha sonra gözleri beni bulduğunda bakışlarındaki ifadeyi çözemedim.

"Polis ya da dedektif olmak yeterli değil. Son kararı veren hakimdir. Neden hakim olmadığıma gelirsek onların arasında neler döndüğünü biliyorum. Şu anda çoğu hakim kendi çıkarları için karar veriyor. Sen vermezsin, öyle bir şey değil." İşaret parmağıyla yukarıyı gösterdi. "Emirler yukarıdan geliyor. Emin ol hiçbir hakim, hiçbir savcı ya da hiçbir avukat masum değil. Hiçbiri sadece adalet için uğraşmıyor. Polisler de aynı şekilde."

"Bu katil olman için yeterli bir sebep değil."

"Hakim onlara birkaç yıl ceza verecek. Sonra çıkıp bildiklerini okumaya devam edecekler. Ama ben onları bir daha geri dönüşü olmayan tahtalı köye gönderiyorum."

"Tahtalı köy onlar için bir kurtuluş değil mi?"

İstanbul'un yüzünde tehlikeli bir sırıtış oluştu. Yeşil gözleri sinsilikle parlarken gözünün önüne işlediği cinayetlerin geldiğine emindim.

"Emin ol, tahtalı köye gitmek için bana yalvarıyorlar. Bulduğun cesetleri hatırlamıyor musun dedektif? Sence onları basit bir ölümle cezalandırır mıyım? Sence bu bana yakışır mıydı?"

Ona kınayarak bakmak geldi içimden ama yapamadım. Derin bir nefes verip arkama yaslandım. Sehpanın üstündeki kahveyi gördüğümde moralim daha da bozulmuştu. Kahvemin yarısından fazlası duruyordu ve çoktan soğumuştu. Kupayı alıp soğuk kahveyi su içiyormuş gibi kafama diktim. Tadı elbette ki güzel değildi.

Bakışlarım okuduğum son dosyaya kitlendi. Bir kız daha kaçırılmıştı. Arkadaşlarıyla buluşmak için değil, sevgilisiyle buluşmak için dışarı çıkmıştı. Neredeyse altı aydır kayıptı ve hala bulunamamıştı.

Kızların evden çıkma nedenleri, saatleri hatta günleri birbirine benziyordu. Burası kafama takılmıştı. Tarihlere bakıldığında ise kaçırdığı kızları elinde tutma süresi giderek uzuyordu. Bu da aklımı kurcalayan başka bir konuydu. Ama garip bir şekilde bu kızların hiçbirini daha önce görmemiştim. Haberlerde, medyada, protestoda veya emniyette. Bu da başka bir gariplikti. En azından bir tanesinin haberlere çıkmış olması gerekiyordu. Hafızama güvenirdim. Bu kızların hiçbirini daha önce görmemiştim. Aileleri hiç mi sorun çıkarmamıştı?

"Bu belgeler her şeyi açıkça ortaya seriyor. Benden ne istiyorsun?"

İstanbul'a sorduğum soru ile bana göz devirdi.

"Demiştim ya dedektif, bu belgeleri verirsem nereden bulduğum dikkat çeker diye."

"Sırf bu yüzden mi belgeleri vermiyorsun yoksa kan dökmek hoşuna mı gidiyor?"

Tek kaşımı kaldırarak sorduğum soruyla yüzündeki alaycı ifadenin silindiğini gördüm. Yine de kendini toparladı ve her zamanki gibi sırıttı. Fakat bu sırıtışının sahte olduğunu anlayacak kadar deneyimliydim. İstanbul iyi oyuncu olabilirdi ama benden daha dikkatli olamazdı. Bu zamana kadar yakalanmamasının sebebi onu koruyan kişiydi. Zeki olduğunu kabul ediyorum elbette ama önemli olan sadece zeka değil, aynı zamanda sakinlikti. Sabırdı. Ve İstanbul, bunlara gram kadar sahip değildi. Bakışlarından bile ne kadar fevri bir insan olduğu belliydi.

"Her ikisi de dedektif."

Verdiği cevap kestirme ve ucu açıktı. Ama üstelemedim. Sosyopat işte.

"Ne zaman hazırlanmaya başlayacağız?"

İstanbul bakışlarını saate çevirdi. Daha sonra omuz silkip bana döndü.

"Daha vaktimiz var. Beklediğimden daha hızlı okuyormuşsun dedektif. Her şeyi aklında tuttuğuna emin misin?"

Ona sanki bana küfür etmiş gibi baktım.

"Tabi ki eminim! Hafızama her şeyden çok güvenirim ben."

İstanbul'a çıkışmam onu çok eğlendirmiş olacak ki kıkırdadı.

"Sakin ol dedektif. Sen ne diyorsan odur."

"Bu sefer sen de yanımda olacak mısın? Evine misafir olacağımızı söyledin ama hangi vasıfla? Biz ya da ben onun neyiyim?"

"Bu sefer ikimiz birlikte gideceğiz. Güya sen onun Paris'teki yeğenisin. Tatil için İstanbul'a döndün ve yapacağın ilk iş çok sevgili dayını ziyaret etmek."

Kaşlarım çatıldı.

"Yeğeni olmadığımı anlayacaktır."

İstanbul kendinden emin bir şekilde kafasını iki yana salladı.

"Anlamayacak. Çünkü zaten yüz hatların onu andırıyor. Sana bir de makyaj yapacağız ve tamamen ona benzeteceğiz."

Kafamı ağır ağır salladım.

"Ama sesim?"

"Yıllar içerisinde sesin değişebilir dedektif."

"Peki sen kimsin?"

"Ben senin çok yakın arkadaşım. Sen benden hoşlanıyorsun ve beni dayının yanına götürme amacın da nasıl biri olduğumu sormak. Dayın beni sevmiş mi, güvenmiş mi, nasıl bulmuş. Çünkü sen dayını çok seviyorsun ve onun fikirlerine önem veriyorsun."

Yüzümü buruşturdum.

"Ne yani? Sana aşık gibi mi davranacağım?"

"Nefret ettiğin birine onu seviyormuş gibi yapmak kolay değil dedektif, hak veriyorum. Ama bence sen bunun üstesinden gelirsin."

Alayla göz kırptığında ona göz devirdim.

"Zevk alıyorsun değil mi?"

"Neyi kastederek sordun bilmiyorum ama çoğu şeyden zevk alıyorum dedektif."

Tekrardan ona göz devirip önümdeki kağıt yığınına döndüm. Dosyalara baktığım gibi aklıma son kız geliyordu. On dokuz yaşına yeni basmıştı. Sevgilisinin dediğine göre doğum gününü kutlamak için buluşacaklarmış. Fakat kız gelmeyince telaşlanmış. Aramalarına ve mesajlarına da cevap vermeyince kızın evine gitmiş. Kızın ailesi ile konuşunca olay patlak vermiş.

Fakat aklıma takılan bir başka konu İstanbul'un bütün bu konuşmalara kadar nasıl bildiğiydi. Bu da şüpheliydi. Ne kadar kendisinden her şeyi beklesem de aklımı kurcalıyordu.

Bu kızdan sonra kimseyi kaçırmamıştı. Adamın dosyasında renkli bir ilişki hayatı olduğu yazıyordu. Anlaşılan herif ondan ona sekiyordu. Eski sevgilisinden ayrılalı iki hafta olmamıştı henüz.

"Benden istediğin somut kanıt bu kız değil mi?"

Kaşlarımla kızın dosyasını işaret ettim.

"O kızın yerini bulduğumda her şeyi anlatacak. Bu da o adamın suçlu olduğuna dair en büyük kanıt olacak. Derdin çalınan eşyalar falan değil."

İstanbul sırıttığında bu seferki sırıtışı farklıydı. Daha çok... gururlu gibi? Ya da mutlu? Hoşuna gittiği kesin.

"Aynen öyle dedektif. Ne kadar zeki bir dedektifsin."

Bu sefer ben sırıtacaktım ki son anda tuttum kendimi. Bir sosyopatın iltifatlarına sevinecek kadar delirmedim henüz.

"O kız her yerde olabilir. Belki de evin içerisinde bile değil. Başka bir yerde. Fakat çok uzakta da değil. Çünkü hep gözünün önünde olsun ister. Onu kontrol altında tutmak ister. Her ihtimale karşı."

Elimi uzatıp kızın dosyasını aldım.

"Bence oraya erken gitmeliyiz. Çevreye bakınmam gerekiyor. Belki adamın evine girmeden bile kayda değer bir şeyler bulabilirim."

Kızın gülümseyen fotoğrafını incelerken ne kadar hayat dolu olduğunu gördüm. Kim bilir şu an ne haldeydi.

"Bana uyar dedektif. Dediğin mantıklı."

İçten bir şekilde gülümsedi.

"O zaman şimdiden hazırlanmaya başlasak iyi olur dedektif. Güzel bir akşam bizi bekliyor."

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.