İçeriğe geç

İstanbul'un İki Delisi / Hasan Koru

Bölüm 9 · 9 dk okuma

İstanbul'un İki Delisi / Hasan Koru

Bölüm 9

8.Bölüm: Gömülen Anılar

Bölüm Şarkısı-Sertap Erener- Bir Çaresi Bulunur

Bungalov odamıza girdiğimizde, Alina anında elindeki telefonla odanın ortasında tur atmaya başlamıştı. Ekrandaki ışık yüzüne vuruyordu, canlı yayında olduğu her halinden belliydi. Üstümdeki hafif ceketi yatağın üzerine atıp Alina'ya döndüm.

"Ne zamandır yayındasın sen?"

Alina ekrana bakıp muzipçe sırıttı.

"Merak etme canım ya, senin ve Hasan'ın o efsane flört anlarını da saniye saniye çektim. Seyirciler bayıldı!"

Lafı duyar duymaz hemen Alina'nın yanına adımlayıp canlı yayın ekranına doğru eğildim.

"Flört etmiyorduk arkadaşlar, tamamen yanlış anlaşılma!"

Alina kıkırdayıp ekrandaki yorumları kaydırdı.

"Keko ve kiko yazmışlar bak."

"Ne?"

"Yorum yazmışlar işte"

Ekranı bana doğru biraz daha yaklaştırdı Alina. Ekranda hızla akan yorumlardan birine gözüm takıldı, sesli bir şekilde okudum.

''Örümcekle flört edeni de ilk defa görüyorum.''

Hemen ekranın karşısında dikleşip düzeltme yaptım.

"Adı Peter arkadaşlar, ayrıca kendisi bir örümcek değil, tarantula!"

Alina yayındaki kamerayı bana doğru çevirdi.

"İsim Spider-Man'den mi geliyor peki?"

Dudaklarımı büküp hafifçe gülümsedim.

"Evet. Bir tarantulaya Peter adını vermenin gayet ironik ve tatlı olacağını düşündüm."

Alina yorumları okumaya devam ederken bir an duraksadı, sonra bakışlarını ekrandan kaldırıp bana dikti.

"Kuzenin sana aşık mı?"

"Ne?"

Alina ekranı işaret etti.

"Ben demiyorum kızım, yorumlarda yazmışlar. Bora'nın Hasan'ı arkasından çekip aldığı anı görenler kuzeni kıskandı, galiba aşık yazıyor."

Kocaman bir kahkaha atıp el salladım ekrana.

"Hayır tabii ki! Bora ile biz kardeş gibi büyüdük. Hatta bazen gerçekten fazla kardeş gibi oluyor, aşırı darlıyor beni!"

''Alina , yayını kapat da uyuyalım. Zor bir gündü.''

''Arkadaşlar Naz'ı duydunuz , hepinizi öpüyorum canlarım.''

Alina öpücükler atarak yayını kapattı. Naz yatağa uzandı. Alina beni de yanağımdan öpüp yatağına geçti. Bende elimi öperek ona öpücük gönderdim. Alina gülümseyerek öpücüğümü havada yakaladı. Naz ikimizi gülerek izliyordu. Alina ile göz göze geldim. Kafamla Naz'ı işaret ettim. Alina da kafasını salladı. Beraber Naz'a öpücük yolladık.

''Artık bakışmalardan da anlaşabiliyorsunuz, seviye atladınız.''

''Aramızda kız telepatisi geliştirdik. Çabalarsan sende yapabilirsin.''

''Şimdi uyuyalım sabah bana da öğretin Rüya.''

''Tamam. İyi uykular.''

''İyi uykular.''

Işıkları kapatıp , bende yatağıma geçtim.

''Rüya. Rüyanda umarım lacivertli birazcık da kısa bir keko görürsün.''

''Ben görmem de sen biraz uzun birde adı Sado olan bir keko görürsün.''

Alina gözlerini kısarak bana baktı. O bana söylerken iyiydi. Benimde gözüm vardı , görüyordum herhalde. Diğer tarafıma dönerek gözlerimi kapattım.

Sabah kahvaltısı masanın etrafındaki o gergin, huzursuz sessizlikle başlamıştı. Çatalların tabağa her değişi sinir bozucu bir yankı uyandırıyordu. Masada tam kadrodan farksızdık. Ben, Bora, Hasan, Mert, Alina, Naz, Uzay, Sado, Pamir ve Emir. Her an patlamaya hazır bir dinamit lokumu gibi yan yana oturuyorduk.

Beklenen patlama çok gecikmedi. Sado ayağa kalktığında Pamir de arkasından kalktı. Pamir, Sado'nun üzerine çullanıp hırsla tişörtünü arkasından çekerek yırttı.

"Baban dövmüyor mu lan senin?"

Tişört koca bir yırtıkla ikiye ayrıldığında Sado'nun sırtı ortaya çıktı. Gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Sado'nun sırtı baştan aşağı yara bereler, morluklar ve kabuk bağlamış izlerle kaplıydı. Ama o izlere bakmaya bile vakit bulamadan Emir bir fırtına gibi araya daldı. Pamir'i yakaladığı gibi hiç tereddüt etmeden alnının ortasına şiddetli bir kafa attı. Pamir geriye doğru sendeleyip yere yığılırken masadaki herkes birbirine girdi.

Gözlerim panikle ortalıkta Bora'yı aradı. Onu bulduğumda Hasan ile birbirlerinin yakalarına yapışmış, hırsla yumruklaştıklarını gördüm. İkisinin birbiriyle kavga ettiğini fark ettiğim an bir anlığına duraksadım, sonra gözlerimi devirip hiç böyle bir şey görmemişim gibi başımı sakin bir şekilde diğer tarafa çevirdim.

Tam o sırada gözüm Uzay'a takıldı. Sırtı dönük olan Emir'e doğru elinde ağır bir ahşap sandalyeyle sinsice yaklaşıyordu. Tam sandalyeyi Emir'in kafasına geçirmek için kaldırdığı an fırladım ve Uzay'ın bileğini havada yakaladım. Sandalye elinde çakılı kaldı.

"Sırtından vurmak gibi bir hainlik yapmasan iyi olur."

Uzay elindeki sandalyeyi yavaşça bıraktı ve bana doğru döndü. Yüzüme doğru hafifçe eğildi, dudaklarında sinir bozucu, alaycı bir tebessüm belirdi.

"Bu ara bana çok ilgilisin."

"Ne saçmalıyorsun sen?"

Gözlerini gözlerimden ayırmadı.

"Ziyaretime geliyorsun, iyi olup olmadığımı merak ediyorsun. Şimdi de bu mu?"

Cevap vermeme fırsat kalmadan sol tarafımdan rüzgar gibi geçen bir karartı belirdi. Hasan bir anda belirip Uzay'ın çenesine sert bir yumruk indirdi. Yumruğun şiddetiyle Uzay sarsıldı ama yere düşmedi. Çünkü tam o anda tepki verip tuttuğum kolundaki elimi daha da sıkılaştırmış, onu dengede tutmuştum.

"Ne yapıyorsun Hasan?"

Hasan nefes nefese bana baktı, gözleri hiddetten dönmüştü.

"Kavga ediyorum!"

Öfkeyle çıkıştım.

"Uzay burada sadece duruyordu!"

Uzay kanayan dudağını elinin sırtıyla sildi, kanı yanağına bulaştırırken yüzündeki o çarpık gülüşü hiç bozmadı. Hasan ise beni süzüp alaycı bir hırsla cevap verdi.

"Evet, herkes kavga ederken o seninle burada duruyordu zaten."

''Melek dur!''

Emir'in bağırışıyla bir an birbirimize baktık. Sonra sesin geldiği yöne koştuk. Melek elindeki bir bıçağı kendi boğazına dayamış haldeydi. Ben olduğum yere çivilendim. Kanım çekildi, zihnimdeki bütün sesler sustu. Bıçak. Ne zaman sivri bir metal parçası görsem bana aynı şey oluyordu. Zihnim kilitleniyor, bedenim buz kesiyordu. Bıçak Melek'in elinde soğuk soğuk parıldıyordu.

Emir, dehşet içinde Melek'i ikna etmeye çalışıyordu ama sözleri havada asılı kalıyordu. Panikle söylenmiş cümleler Melek'e ulaşmıyordu bile. Emir bu işte hiç iyi değildi. O an gözüm arkaya kaydı. Naz, Melek'in arkasından sessizce yaklaşıyordu. Onlara biraz daha zaman lazımdı. Birinin Melek'i oyalaması gerekiyordu.

O buz gibi donukluğumun arasından sıyrılıp öne çıktım.

"Kendini öldürmeyeceksin."

Sesim sandığımdan daha sakin, daha katı çıktı. Melek'in dikkati anında bana kaydı. Bıçak hâlâ boğazındaydı ama gözleri artık benimkilerin içindeydi.

"Ne biliyon sen kızım! Ben ne yaşadım haberin var mı senin?"

Bir adım yaklaştım. Korku hâlâ içimde bir yerlerde zehir gibi dolaşıyordu ama yüzüme tek bir kırıntısını bile yansıtmadım.

"Daha önce gerçekten kendini öldürmek isteyen birinin gözlerine baktım. Sen öyle bakmıyorsun."

"Sen ne bilirsin ki! Hayatında hiç zorluk gördün mü sen?"

Bir adım daha attım. Artık Melek'in tam karşısında, Emir'in hemen yanındaydım. Naz'ın arkada pozisyon aldığını görebiliyordum.Sadece birkaç saniye daha lazımdı. Melek'in gözlerindeki o hırçın karmaşaya baktım.

"Sevgilin ayrıldı, ha bir de mahalleli evini bastı."

Sesimdeki soğuk gerçeklik ortamdaki havayı kesti.

"Bunlar ölmek için sebep mi sanıyorsun? İnan bana, senden çok daha fazlasını gördüm."

Tam o saniyede Naz hamlesini yaptı. Melek'i arkadan yakaladığı an ortalık birbirine girdi. Bir anlık karmaşa, hırlamalar ve çığlıklar arasında boğuştular. Bıçağın etini yarma sesi ruhumu ürpertti. Metal, Melek'in omzuna saplanmıştı.

"Sakın çekme!"

Emir'in, sesi dehşetle yırtıldı.

"Sakın!"

Ama Naz şoktaydı. Emir'in uyarısı bilincine ulaşamadan, refleksle bıçağı Melek'in omzundan söküp çıkardı. Sıcak, kaskatı bir sıvı yanağıma ve gözümün kenarına sıçradı. Yüzüme yayılan o sıcaklıkla refleks olarak gözlerimi kırpıştırdım. Etrafımdaki çığlıklar silindi, geriye sadece yüzümde süzülen o kanın sıcaklığı ve burnuma dolan pas kokusu kaldı.

Melek dizlerinin üzerine çöküp yere yığılırken, benim dünyam çoktan dönmeyi bırakmıştı. Sesler uğultulu bir fısıltıya dönüştü. Gözlerim Melek'e değil, elinden kayıp yere düşen o bıçağa kilitlenmişti.

Yüzümdeki sıcak kan. Ve birkaç adım ötemde, tozun toprağın içinde parıldayan o kanlı metal parçası.

Zaman yarıldı ve beni üç yıl öncesine, o karanlık, kanlı güne fırlattı. Zihnimin duvarları patladı. Avuçlarımın içinde hâlâ annemin o günkü sıcaklığı, elime bulaşan kanı vardı. Yüzümde ise. Yüzümde kendi ellerimle öldürdüğüm o adamın sıçrayan kanı hissediliyordu. Aynı sıcaklık, aynı pas kokusu. Bedenim oradaydı ama zihnim üç yıl önceki o cehennemin tam ortasında sıkışıp kalmıştı.

Gözlerimi bıçaktan ayıramadan, sanki bir büyü altındaymışım gibi ileriye doğru hamle yaptım. Parmaklarım metalin soğukluğuna uzanırken bir el bileğimi hırsla kavradı. Sert ve sarsılmaz bir tutuştu bu.

"Bora."

Bora yüzüme bakıyordu.

"Burada, benimlesin."

Sesi, beni o karanlık geçmişin çekim kuvvetinden çekip alan tek halattı. Üzerindeki tişörtün ucunu kaldırdı ve yüzümdeki, o adama değil de Melek'e ait olan kanı yavaşça, sildi. Yüzümdeki sıcaklık silindi ama içimdeki soğukluk gitmedi. Bora elimi sıkıca tuttu ve beni adeta sürükleyerek takım otobüsüne doğru çekti.

Arkama bakmadım. Uzay ve Emir'in Melek'in tepesinde çaresizce çırpındığını, takımın geri kalanının panik içinde etrafa dağıldığını belirsiz gölgeler gibi algılıyordum.

Otobüsten içeri girdiğimizde Hasan çoktan direksiyon koltuğuna geçmiş, motoru çalıştırmıştı. Başımı kaldırdığımda gözlerim bu kez Alina'ya takıldı. Titreyen ellerinin arasında bir bıçak tutuyordu. Gözlerindeki o katıksız dehşeti gördüm. Bakışlarımı fark edince elleri daha fazla taşıyamadı. Bıçak büyük bir şıngırtıyla otobüsün tabanına düştü.

"Hepimiz öleceğiz. Hepimiz öleceğiz."

Kimsenin engel olmasına izin vermeden eğildim ve bıçağı yerden aldım. Kabzayı kavradığım an, avucumun içindeki o his. O kadar tanıdıktı ki. Metalin ağırlığı, parmaklarımın arasındaki dengesi, avucuma oturuşu. Sanki bedenim bu hissi hiç unutmamış, üç yıldır bu anı bekliyormuş gibi yabancı ama bir o kadar da ürkütücü derecede evindeydi.

Bora benim elindeki bıçağı aldığımı fark etmemişti. Hasan'a bağırarak en yakın hastanenin yolunu tarif etmekle meşguldü. Bıçağın sivri ucunu başparmağımın ucuna hafifçe bastırdım. Metalin tenimi kesme sınırındaki o ince, soğuk sızısı zihnimi uyuşturdu.

O kanlı günden sonra etrafımdaki herkes seferber olmuş, evdeki, çevremdeki bütün bıçakları toplayıp yok etmişlerdi. Kendime ya da bir başkasına saplayacağımdan, yine kontrolden çıkacağımdan korkuyorlardı. Başkasına saplamazdım, bunu biliyordum. Ama kendim söz konusu olduğunda ben bile kendime garanti veremiyordum.

"Rüya, bırak onu."

Bora'nın sesi kulaklarıma ulaştı. Sıkı, baskılanmaya çalışılan bir endişe vardı sesinde. Hasan dikiz aynasından değil, bir anlığına kafasını arkaya çevirip dehşetle bana baktı. Bora bana doğru bir adım atınca, refleksle bir adım geri çekildim. Bıçağı tutan elim sıkılaştı. Bora telefonunu hızla Sado'nun eline tutuşturdu, gözlerini üzerimden bir an bile ayırmıyordu.

"Çok derine gömmüştüm."

Sesim sanki bana ait değilmiş gibi yabancıydı.

"Ama tek bir an, tek bir bıçak her şeyi ortaya çıkardı."

"Rüya, bak. Sırası değil, tamam mı?"

Bora'ın sesi sakinleşmeye çalışsa da çatlıyordu.

"Kız ölüyor arkada!"

Gözlerim Bora'nın omuzlarının üzerinden arkaya kaydı. Uzay, kanlar içindeki Melek'in üzerine eğilmiş, çaresizce suni teneffüs yapıyordu. O manzarayı görünce ellerim şiddetle titremeye başladı. Parmaklarımın arasındaki metal sallandı.

"Tamam, bırak şimdi o bıçağı."

Bora, korumacı bir tavırla yaklaşmaya çalıştı.

"Unuttun mu? Yardım etmek öncelikli, bizim kuralımız bu."

Bıçaktaki aksime baktım.

"Kalbi hedef almalıydı."

Duygudan tamamen arınmış, buz gibi bir sesle söyledim.

"O zaman daha çabuk ölürdü."

"Rüya, kendine gel!"

Bora'nın sesi otobüsün içinde patladı.

"Ya da boyun."

Kendi zihnimin karanlık labirentlerinde kaybolmuş gibiydim.

"Şah damarı. Tek bir hamle."

"Bora, al şu bıçağı elinden!"

Hasan direksiyondan panikle bağırdı.

"Kendine bir şey yapacak!"

Sado önden Hasan'a çıkıştı, sesi kırılma noktasına gelmişti.

"Sen önüne bak Hasan! Yoksa hepimiz öleceğiz!"

"Bak başa dönemezsin, çok yol kat ettin."

Sesi titriyordu ama adımlarını temkinli atarak bana doğru yaklaşmaya devam ediyordu.

"Belki de yolun bitmesini istiyorumdur."

Sesimdeki kabullenmişlik, otobüsün içindeki havayı daha da ağırlaştırdı.

"Saçmalama, dur!"

Bora, elini dur der gibi öne uzattı.

"Anlamıyorsun."

Gözlerimi parmaklarımın arasındaki metalden ayırmadım.

"Bu bir döngü. Unuttum, kurtuldum sandığım her anda başa dönüp duruyor. Çıkamıyorum içinden."

"Döngü değil."

Bora, ikna etmeye çalışan hırslı bir sesle konuştu.

"Sadece biraz çaba Rüya, hepsi bu."

"Çabalayacak ne var?"

Acı bir gülümseme yayıldı dudaklarıma.

"Abim benden korkuyor. Babam desen ortada yok, hayalet gibi. Ne için çabalayacağım?"

"Ben varım! Annem var! En önemlisi kendin varsın Rüya!"

Gözlerim doldu ama tek bir damla bile düşmedi.

"Keşke işe yarasaydı. Keşke şu lanet anılarımı silebilseydim."

Ve daha fazla düşünmedim. Zihnimdeki o fırtınayı susturmak için bıçağın sivri ucunu doğrudan kalbime doğrultup bütün gücümle bastırdım. Tam o salisede Mert atıldı. Aramızdaki mesafeyi tek bir hamlede kapatıp beni yana doğru savurdu. Hamlem saptı. Bıçak boşluğa düşerken Mert ve ben yere düştük.

Bölümün başı cıvıl cıvıl bir haldeyken, sonunun kanlı bıçaklı bitmesi. Rüya'nın annesiyle olan olayı daha sonra işleyeceğim. Rüya aslında Sado gibi çok şey yaşadı ama bunları gülerek saklıyor. Melek'in hatırlattıkları çocukların da Rüya'nın aslında kırık olduğunu fark etmelerini sağladı. Hasan'da anlar artık çiçekli yolun sadece altındaki çamurları saklamak için olduğunu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.