İçeriğe geç

İstanbul'un İki Delisi / Hasan Koru

Bölüm 6 · 13 dk okuma

İstanbul'un İki Delisi / Hasan Koru

Bölüm 6

5.Bölüm: Cahil Köpek

Bizim evin geniş yemek masasında oturmuş kahvaltı yapıyorduk. Sado ve Mert karşıma oturmuşlardı. Neyse ki ikisi de yemek seçen tipler değildi de seçmeden yiyorlardı. Kahvaltımı yaparken bir yandan da salonda dolanıp ortalığı toparlamaya çalışan Ayşe Abla'ya gözüm kaydı.

"Ayşe Abla. Sen kahvaltı yaptın değil mi? Bak bazen koşturmaktan arada unutuyorsun, sonra tansiyonun düşüyor."

Ayşe Abla elindeki bezi omzuna atıp sıcacık gülümsedi.

"Yok kızım, yaptım ben. Merak etme sen beni."

O sırada Mert, tabağındaki böreği tek hamlede bitirip başka böreğe uzanan Sado'nun kolunu dürttü.

"Sado biraz yavaş ulan! Kıtlıktan mı çıktın?"

Sado ağzı dolu dolu, kaşlarını çatarak ona baktı.

"Ne yavaşı oğlum ya? Açım diyorum sana, en son dün öğlen yedim."

Mert cık cık ederek başını salladı.

"Yine de ayıp ama yani, yavaş ye biraz."

Tam o sırada arkalarından yaklaşan Ayşe Abla, elindeki bezi Mert'in omzuna hafifçe yapıştırdı.

"Bırak çocuk yesin be! Ne öyle ayıp falan? Aç kalmış çocuk işte, kurutma hevesini!"

Mert omzunu tutup hayretle Ayşe Abla'ya baktı.

"Ama ."

Araya girip parmağımı dudaklarıma götürdüm.

"Şşşt. Yemeğini ye Mert. Ayşe Abla bir kere kızmaya başlarsa seni onun elinden valla alamam, haberin olsun."

Ayşe Abla ellerini beline koyup derin bir nefes verdi.

"Sen esas o Bora'yı elimden alamayacaksın kızım! O ne öyle Allah aşkına? Milletin ekmeğiyle oynamak ne demekmiş? Hadsiz!"

Dudaklarımı kenetleyip kararlı bir edayla başımı salladım.

"O iş bende Ayşe Abla, merak etme. Ben halledeceğim o meseleyi."

Sado elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktı.

"Takımdan attırdılar bizi, değil mi?"

"Yavaş atsınlar! Valla o kulübü de binayı da başlarına yıkarım onların! Öyle kolay değil o işler."

Ayşe Abla elini omzuma koydu.

"Ben de yardım ederim sana kızım! Öyle haksızlık, öyle tuzak kurmak olmaz!"

Mert mahcup ama minnettar bir gülüşle ikimize baktı.

"Çok teşekkür ederiz Ayşe Abla, Rüya. Ama dert etmeyin, biz bir şekilde hallederiz."

Başımı hafifçe kaldırıp gözlerimi kısıverdim. Masadaki ikilinin üzerine diktim bakışlarımı.

"Bakın .Bora'nın da bu işte parmağı var o yüzden bana bırakın."

Sado hemen panikle başını salladı.

"Yok kızım, biz hallederiz ya. O kadar da değil, seni bu işlere bulaştırmayız."

"Aynen öyle."

Gözlerimi biraz daha kısıp sesimi şüphe dolu bir tona bürüdüm.

"Hasan sizinle de mi konuştu? Rüya'dan uzak durun, bu işlere bulaşmasın falan mı dedi size?"

İkisi de aynı anda gözlerini kırpıştırdı, o suçluluk dolu ifadeyi yüzlerinden okumak hiç de zor değildi. Sado hemen toparlamaya çalıştı ama beceremedi.

"Hasan. Hasan ne alakaya kurban olayım?"

Kollarımı göğsümde birleştirip arkama yaslandım.

"Siz benden daha iyi bilirsiniz."

Mert ellerini iki yana açtı.

"Bize bir şey söylemedi valla, niye öyle söylesin ki?"

"Bana, sen çiçekli yolların kızısın, bizim taş yollar seni yorar, git kendi yoluna git dedi de ondan."

Sado yanımdaki Mert'e döndü.

"Salak."

"Ne dedin sen?"

Mert anında kıvırmaya başladı.

"Yani. Hasan halt etmiş! Sen Adanalı kızsın Rüya, hangi çiçekli yoldan bahsediyor o? Taşlı yol neymiş, bizzat sen o yolları asfaltlarsın."

Gururum okşanmıştı ama yine de ciddi kalmaya çalıştım.

"Değil mi? Ben o taşlı yolda gayet de bal gibi yürürüm!"

Sado hemen ayaklanıp masadan kalktı, konuyu uzatmamak için acele ediyordu.

"Tabii yürürsün yenge, kim tutar seni. Ama sen şimdi usulca otur, biz gidip şu işi halledip gelelim."

Sado'nun birden ağzından kaçırdığı kelimeyle kaşlarım havaya kalktı.

"Yenge mi dedin?"

Mert anında panikleyip Sado'yu dirseğiyle sertçe dürttü.

"Sus lan, salak!"

Sado ensesini kaşıyıp bozuntuya vermemeye çalıştı.

"Ağzımdan kaçtı yenge, alışkanlık işte. Melek'e sürekli yenge diye diye dilim alışmış."

Cevap vermeme bile fırsat bırakmadan ikisi arkalarına bakmadan kapıya doğru koştular. Mutfağın kapısında duran Ayşe Abla merakla bana döndü, elindeki bezi sıktı.

"Hasan kim kız? "

"Sonra anlatırım Ayşe Abla!"

Hemen sandalyeden kalkıp ayağıma spor ayakkabılarımı geçirdim, masadaki çantamı kaptığım gibi kapıya fırladım. Bahçe kapısından çıktığımda, sokak kapısının önünde öylece durmuş nereye gideceklerini kara kara düşünen çocukları yakaladım.

"Durun bari, arabayla kulübe bırakayım sizi!"

Mert hemen başını salladı.

"Gerek yok, yürürüz biz."

Gözlerimi devirdim.

"Şu halinize bakın, nerede olduğunuzu bile tam bilmiyorsunuz . Hadi uzatmayın, binin arabaya."

Sado ensesini kaşıyıp kuşkulu bir şekilde bana baktı.

"Yemin edeceksin ama. Hiçbir şeye karışmayacak, sadece kulübe bırakıp döneceksin."

Yüzüme son derece masum ve ikna edici bir ifade yerleştirdim.

"Karışmayacağım, söz! Gelin hadi."

Tabii ki yalan söylüyordum. Bora'nın, o kulübün ve işin içinde olan herkesin parmağının bulunduğu hiçbir konuyu es geçmezdim. Hele ki etrafta Bora varsa, ben o işe balıklama atlardım.

İkisini de ikna edip arabama tıkıştırdım ve gazı köklemiştik kulübe doğru sürmeye başladım.

Kulübün önüne varınca arabayı durdurdum, çocuklar indiler. Sado kapıyı kapatmadan önce eğilddi.

"Hadi sen evine geç, burayı biz hallederiz."

"Tamam."

Çocuklar içeri doğru adımlarken ben de arabayla uzaklaşıyor gibi yaptım. Sokağın başından dönüp arabayı kuytu bir yere park ettim. Çantamı koluma takıp vakit kaybetmeden kulüp binasına yürüdüm. Çocukları burada tek başlarına dinleyecek kimse yoktu. Bu tarz kulüplerin her zaman güçten ve nüfuzdan yana olduğunu gayet iyi biliyordum.

İçeri girip koridorlarda ilerlerken bağrışma sesleri duydum. Köşeyi dönünce kavga eden dörtlüyü gördüm. Bora, Pamir, Mert ve Sado birbirine girmişti. Alina da biraz geride durmuş, elindeki telefonla onları videoya çekiyordu.

Tam o sırada koridorun sonundan heybetli, orta yaşlı bir adam belirdi. Sert adımlarla içeri girip direkt kavganın ortasındaki Bora ve Mert'e yöneldi. Adam saniyeler içinde Bora'nın savurduğu yumruğu havada yakalayıp onu yere yıktı! Hızını alamadan Mert'i de aynı şekilde yere serdi. Ardından hamle yapan Sado ve Pamir'i aynı anda kafa kilidine alarak iki kolunun altına kilitledi.

Bora'ya ne kadar kızgın olursam olayım, onu öyle yerde görünce dayanamayıp yanına koştum. Yanına diz çöküp yüzünü kontrol ettim.

"İyi misin? Kafa travman falan yok değil mi?"

"İyiyim."

Hemen yan tarafta inleyerek yatan Mert'e döndüm.

"Sen iyi misin Mert?"

Mert sırtını tutarak yüzünü buruşturdu.

"Pek değil."

Ortalık biraz yatışınca, çocukları yere seren adam üzerini düzeltip gür sesiyle konuştu.

"Sizin derdinizi biliyorum. Şimdi Mert'leri teste sokacağız. Test sonuçlarına göre kimin suçlu olduğuna karar verilecek."

"Sıçayım."

Başımı salladım.

"Evet, büyük sıçtın."

Bora gözlerini devirdi.

"Rüya bir git Allah aşkına ya!"

"Ah, gitmeyeceğim! Hatta tam olarak buradayım."

Ayağa kalktım. Adama doğru bir adım atıp kendimden emin bir tavırla konuştum.

"Merhaba. Sanırım çocukların antrenörüsünüz?"

Adam beni baştan aşağı süzdü.

"Evet, öyleyim. Sen kimsin kızım?"

"Ben Bora'nın kuzeniyim. Ve yaptığı hatadan dolayı ceza almasını istiyorum."

Bora yattığı yerden uzanıp bileğimi sımsıkı tuttu.

"Rüya saçmalama!"

Bileğimi kurtarmak için ayağımla elini geriye doğru ittim. Hoca derin bir nefes verdi.

"Zaten olay belli. İlaç attılarsa Bora'lar, atmadılarsa Sado'lar takımdan gidiyor."

Bora'ya baktım. Yüzündeki o hırsı, takım için ne kadar uğraştığını biliyordum. Ama en başından o pislik Uzay'a uymamalı, kendi kafasına göre iş yapmamalıydı. Hoca işaret edince çocuklar isteksizce test odasına doğru ilerlediler. Hoca tam arkalarını döndüğünde bana baktı.

"Kızım, seninle konuşalım biraz. Bora hakkında söyleyeceklerim var."

Bora tam odadan içeri girerken kafasını çevirip bağırdı.

"Hocam o benim velim değil!"

"Senden daha mantıklı düşündüğü kesin, o yüzden velin sayılır!"

Hoca'nın arkasından odasına girdik. Geniş, spor kupaları ve madalyalarla dolu sade bir odaydı. Hoca masasına yönelip bana baktı. Başıyla sandalyeyi işaret etti , bende oturdum.

"İsmin neydi kızım?"

"Ben Rüya."

"Ben de Tarık. Abi diyebilirsin ya da amca."

Gülümsedim.

"Abi iyidir bence, amca diyecek kadar yaşlı durmuyorsunuz."

Tarık Abi'nin hoşuna gitmişti.

"Bunu duymak iyi hissettirdi vallahi. Bu arada, Bora'yı da Pamir'i de gerçekten kulüpten atmayacağım ama bir süre öyle bilsinler, akılları başlarına gelsin."

"İyi yaparsınız .Biraz burunlarının sürtmesini sonuna kadar hak ediyorlar. Bu arada Uzay da hak ediyor, o da bu pis plana dahildi."

Tarık Abi Uzay ismini duyunca bir an duraksadı.

"Uzay'la da tanışıyorsun, değil mi?"

Adamın sesindeki değişimi fark edince kaşlarım çatıldı.

"Evet. Bir sorun mu var?"

"Emir ve Uzay dün gece kaza yaptılar."

O an sanki başımdan aşağı buz gibi sular döküldü. Yerimden fırladım.

"Ne? İyiler mi? Hastanedeler mi şu an?"

"İyiler, sakin ol kızım. Emir'in pek bir şeyi yok, hafif sıyrıklarla atlatmış ama Uzay kafa travması geçirmiş."

Nefesim kesilmiş gibi hissettim.

"Hangi hastanedeler?"

"Beykoz Şehir Hastanesi'ndeler."

Hemen çantamı omzuma düzeltip kapıya doğru hamle yaptım.

"Çok teşekkür ederim abi. Ben şimdi gitsem ayıp olmaz değil mi?"

Tarık Abi anlayışla başını salladı.

"Hayır kızım, ne ayıbı? Git sen, ben buradaki işleri hallederim zaten."

Odadan adeta fırlayarak çıktım ve koşar adımlarla arabaya atladım. Beykoz Şehir Hastanesi'ne doğru gaza bastığımda kafamın içi karmakarışıktı. Yol üstünde, köşedeki küçük bir çiçekçiyi fark edince aniden frene bastım. Hastane ziyaretine eli boş gitmek olmazdı. Hem bu hengamenin ortasında küçük bir incelik kimseye zarar vermezdi.

Hemen arabadan inip iki ayrı buket hazırlattım. Pembe ve beyaz güllerden oluşan, ferah kokulu buketlerdi. Çiçekçi kadın, bu renklerin şifa ve zarafet anlamına geldiğini söyleyince gülümsedim.

Çiçeklerle hastaneden içeri girip vakit kaybetmeden resepsiyona yürüdüm.

"Kolay gelsin, ziyaret için gelmiştim."

Görevli kadın gülümsedi.

"Hastanın ismi neydi acaba?"

"Emir Cankaya ve Uzay Sultan."

Kadın bilgisayara kısa bir göz atıp başını kaldırdı.

"Üçüncü kat, 405 ve 406 numaralı odalar."

"Teşekkürler."

Kucağımdaki buketlerle asansöre yöneldim. Üçüncü kata çıkıp koridorda ilerlemeye başladığımda, tam 405 numaralı odanın kapısından çıkan tanıdık kişiyi gördüm. Hasan.

Beni elinde pembe-beyaz güllerle gördüğü an adımları durdu, kaşları çatıldı. Yüzündeki o şaşkın ifadeyi fark edince anında duruşumu düzeltip yürüyüşümü dikleştirdim. Hiç bozuntuya vermeden yanına yaklaştım.

"Merhaba. Emir içeride mi?"

Hasan gözlerini elimdeki çiçeklere dikti.

"Emir'i görmeye mi geldin? Neden?"

Hafifçe gülümsedim.

"Neden gelmeyeyim?"

Hasan'ın bakışları buketler arasında gidip geldi, çene kası kasıldı.

"Çiçekler de Emir'e mi?"

Çenemi gururla yukarı kaldırdım.

"Evet. Kendi çiçekli yollarımdan topladım."

Hasan'ın yüzündeki o çiçekli yol lafının vurduğu darbeyi izlemek paha biçilemezdi. Yanından geçip 405 numaralı odanın kapısını çalmak için hamle yaptım.

Tam kapıya vuracakken Hasan kolumu tutmadan önüme kesti.

"Diğer çiçek kime? O naylon Uzay'a mı?"

Gözlerinin içine bakıp hiç tereddüt etmeden cevabı yapıştırdım.

"Evet."

Hasan'ın bir şey demesine fırsat vermeden kapıyı açıp içeri geçtim. İçeri geçtiğimde Emir yatakta doğrulmuş oturuyordu. Odada ablası ve annesi de vardı.

"Merhaba."

"Merhaba."

Elimdeki buketlerden birini direkt Emir'in kucağına bıraktım. Emir kucağına düşen pembe-beyaz güllere kucağında kitle imha silahı varmış gibi, dehşet dolu gözlerle baktı. Onun bu haline annesi ve ablasından tutamayarak kıkırdama sesleri yükseldi. Kafamı onlara doğru çevirdiğim an hemen gülüşmelerini saklayıp yüzlerini ciddiyetle diğer tarafa çevirdiler.

Emir gözlerini çiçeklerden ayırmadın

"Bana çiçek mi aldın sen?"

"Hasta ziyaretine geldim sonuçta."

Arka tarafta kapının eşiğinde duran Hasan söze girdi, sesi alaycı ve gergindi.

"Hayatında aldığı ilk çiçek falan herhalde."

Emir buketten kurtulmak ister gibi ellerini havaya kaldırdı.

"Al kızım şunu ya! Erkek adama çiçek mi verilir Allah aşkına?"

Kaşlarımı çatıp tehditkar bir edayla ona yaklaştım.

"Bir daha tekrar etmek ister misin Emir?"

Emir anında bakışlarımdaki tehlikeyi sezip yutkundu.

"Yanlış bir şey söyledim, değil mi?"

"Çiçek alan tarafın erkek olamayacağını ima ettin, düpedüz cinsiyetçilik bu oğlum!"

Ablasını onaylayarak baş parmağımı kaldırdım. Gözlerimi devirip fısıltıyla konuştum.

"Biliyor musun, inadına sana ve birine sürekli çiçek getiresim var ama neyse."

Sözlerimi bitirirken kapıdaki Hasan'a imalı ve kısa bir bakış atmayı da ihmal etmedim. Emir çiçekleri alelacele yandaki komodinin üzerine bıraktı.

"Sağ olasın. Sado ve Mert mahalleye gece gittiler mi?"

"Bende kaldılar."

Hasan bir anda odaya doğru kükrer gibi adım attı.

"Nerede kaldılar? Nerede?"

Dönüp gözlerinin içine baktım.

"Bende kaldılar."

Hasan gözlerini belertip ellerini beline koydu.

"Duydum herhalde kızım! Sen niye tanımadığın etmediğin iki erkeği evine alıyorsun?"

"Sokakta mı bıraksaydım yani?"

Hasan gözlerini devirip elini havada savurdu.

"Bıraksaydın! Ölmezlerdi ya!"

Emir yataktan doğruldu.

"Hasan."

"Ne Hasan? Gitmiş gece vakti kafası güzel iki herifi evine almış ya!"

Emir'in annesi Zehra teyze araya girip tatlı ama sitemkar bir tonla konuştu.

"Hasan evladım, Sado ile Mert öyle çocuklar mı hiç? Ne zararları dokunacak kıza?"

Hasan Zehra teyzeye hürmetinden sesini azıcık kıssa da duruşunu bozmadı.

"Zehra teyze, yine de bir kızın iki erkeği tek başına evine alması doğru mu Allah aşkına?"

Dişlerimi sıktım, gözlerimin önü öfkeden karardı.

"Cahil köpek."

Hasan'ın gözleri fal taşı gibi açıldı, üzerime doğru bir adım attı.

"Ne?"

"Ne dediğimi gayet de duydun!"

Hasan derin bir nefes verip ellerini beline koydu.

"Tamam! Cahilim de, köpeğim de. Ama senin o kuzen de harbi gavatmış !"

Emir panikle yataktan fırlayacak gibi oldu.

"Lan dur! Ablamla annem burada, düzgün konuş!"

Ama ne ben ne de Hasan kafamızı çevirip Emir'e bakmadık. Bakışlarımız adeta birbirine kilitlenmişti.

"Neden Bora'ya salladın sen şimdi durduk yere?"

Hasan pişkince sırıtıp kaşlarını kaldırdı.

"Gece vakti iki herifi eve getirdiğini görüp tek kelime etmedi mi o senin kuzenin?"

Gözlerimi devirip sinirle güldüm.

"Bora benimle yaşamıyor . Ayrıca iki herif deyip durduğun adamlar senin öz arkadaşların ."

''Benim arkadaşlarım olmaları iki herif oldukları gerçeğini değiştirmiyor. ''

''O iki herif misafir odasında birbiriyle uyudu. Hem bir şey yapmaya kalkacak halde de değillerdi. İkisini de ben taşıdım.''

''Küçücük kız bizim iki hayvanı taşımış.''

''Nihal bir sus kızım.''

Eyvah odada Emir'in ablasıyla annesi de vardı. Ben onları unutmuştum. Sakinleşmem gerekiyordu. Bu öküz Hasan yüzünden rezil olmuştum. Neyseki o da cevap vermeyip çenesini sıkıp sustu.

"Geçmiş olsun Emir."

Sonra annesiyle ablasına dönüp mahcup bir şekilde gülümsedim.

"Size de rahatsızlık verdim, kusura bakmayın lütfen."

Zehra teyze içten bir tebessümle elini salladı.

"Öyle şey olur mu hiç kızım? Ne rahatsızlığı, yine gel."

Kapıya yönelip odadan çıktım. Hasan da anında peşime takıldı, koridorda tam arkamdan gelirken söylenmeye başladı.

"O çapsıza da çiçek almışsın bir de."

Kafamı bile çevirmedim.

"Seni ilgilendirmez cahil köpek."

''Rüya!''

Arkamı dönüp ona bakmadım. Bakarsam hastanenin ortasında onunla kavga ederdim. 406 numaralı odanın, yani Uzay'ın kapısına varıp hafifçe vurdum, ardından içeri girdim.

İçeride Uzay yatakta gözleri kapalı yatıyordu, başucunda ise şık giyimli, orta yaşlı babası duruyordu. Uzay ile en son oldukça gergin ve kötü bir an yaşamıştık. Her ne kadar o olay tamamen onun hatası ve şerefsizliği de olsa, birisi kaza geçirip hastaneye düştüğünde husumeti bir kenara bırakmak gerekirdi. Ben annemden, babamdan böyle görmüştüm.

"Merhaba, geçmiş olsun için gelmiştim."

Uzay'ın babası şaşırmış bir ifadeyle beni süzdü.

"Geç kızım, geç. Gerçi seni daha önce Uzay'ın yanında görmemiştim."

"Ben Bora'nın kuzeniyim. Yeni tanıştık sayılır ama kazayı duyunca bir bakmak istedim."

Tam o sırada adamın cebindeki telefon çalmaya başladı. Ekrandaki isme bakıp sıkıntılı bir nefes verdi.

"Sana zahmet, Uzay'a birkaç dakika göz kulak olabilir misin kızım? Bu telefon çok önemli, açmam lazım."

"Tabii, bakarım."

Adam teşekkür edip odadan çıkınca kucağımdaki pembe-beyaz gülleri komodinin üzerine bıraktım ve yatağın yanındaki sandalyeye oturdum. Yatakta hareketsiz yatan Uzay'a bakarak kısık bir sesle konuşmaya başladım.

"Seni çok sevdiğimden gelmedim buraya. Geldim, çünkü bana böyle öğretildi. "

"Ailen sevgi dolu öyleyse."

Duyduğum sesle irkilip bakışlarımı yatağa çevirdim. Uzay gözlerini açmış, doğrudan bana bakıyordu. Konuşurken uyanık olacağını hiç düşünmemiştim.

"En başından beri uyanık mıydın sen?"

Dudaklarında yorgun ama hafif bir tebessüm belirdi.

"Evet."

Uzay bakışlarını komodinin üzerine bıraktığım pembe-beyaz güllere çevirdi. Dudaklarının kenarında hafif, şaşkın bir gülümseme belirdi.

"Gerçekten çiçek mi getirdin?"

Gözlerimi devirip kollarımı göğsümde birleştirdim.

"Sen de mi erkeğe çiçek alınmaz diyeceksin yoksa?"

"Emir öyle mi dedi?"

"Evet. Ve aynı şeyi ikinci kez duymak istemiyorum, haberin olsun."

Uzay hafifçe gülümsedi, gözlerini gözlerime dikti.

"Şu an ziyaretime gelen tek kişisin. O yüzden senin istediğin olsun."

Söylediği şeyle kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Naz onun sevgilisi değil miydi? Bir kere bile uğramamış mıydı yani? Zihnimi kurcalayan bu soruyu sormak üzereydim ama hemen vazgeçtim. Beni ilgilendirmezdi. Uzay yataktan destek alıp doğrulmaya çalışınca refleks olarak hızla ayaklandım.

"Dur, kıpırdama! Yardım edeyim."

Yanına yanaşıp yastığını kabartırken Uzay alaycı bir fısıltıyla konuştu.

"Yüzüme yumruk atan kızla aynı kız mısın sen gerçekten?"

"Sinirli olduğum bir günde beni daha da sinirlendirmiştin çünkü.

İncitmemeye dikkat ederek sırtının arkasındaki yastığı düzelttim ve rahatça oturmasını sağladım. Tam o sırada kapı açıldı ve Uzay'ın babası içeri girdi. Bakışları ikimizin üzerinde kısa bir an duraksadı, ortamdaki yakınlığı sorgular gibi baktı. Hemen Uzay'dan bir adım uzaklaşıp komodinin üzerindeki çantamı koluma taktım.

"Siz geldiğinize göre ben artık gideyim. Tekrardan çok geçmiş olsun."

Babası nazikçe gülümsedi.

"Sağ ol kızım, eksik olma."

"Yine gel. Sonuçta bir süre daha buradayım."

Sadece hafifçe kafamı sallamakla yetindim. Tabii ki bir daha gelmeyecektim. İnsanlık görevimi yapmış, defteri kapatmıştım.

Odadan çıkıp kapıyı arkamdan kapattığım an, tam karşıdaki 405 numaralı odanın kapısının önünde dikilen Hasan'la göz göze geldim. Sırtını duvara yaslamış, kollarını bağlamış öylece duruyordu. Buradan hiç ayrılmamış, kapıda çıkmamı mı beklemişti yani?

Hasan çiçekli yol dedi diye Rüya yakında yola çiçek serip al sende yürü diyecek. Öyle bir kin seviyesi onunki.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

7. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.