Adımlarımı yola sürüyorum çaresizce. Bitmeli artık. Bitirmek zorundayım. Ben bitirmesem o beni bitirecek farkındayım. Çok uzaklaşmadım. Kıyıdayım. Bir adımım uçurum, geri de kalanın da pek bir faydası yok. Gülmek zorundayım son kez. Ağlayarak gitmek istemiyorum. İlk kez, ilk kez mutlu bir şekilde veda etmek istiyorum. Bu son olmalı, bu benim sonum olmalı. Çünkü nasıl devam edilirdi, nasıl başlanırdı inanın hatırlamıyorum. Buna dair hatıralarım silik. Ailem bile tutamıyor artık. Geride kalan hiçbir şey yokmuş gibi. Her şey az sonra benim olacağım gibi son bulmuş sanki.
Uçuruma dayanmış adımımı atıyorum önümdeki yola. Arabalar benden bi haber. İnsanlar zaten başından beri ifadesiz. Onlar bile kabullenmiş sanki artık. Acıyor ve bekliyorlar. Durmadım. İstediklerini verdim onlara. Faydası olmayan diğer adımımı da attım aynı yola. Artık bu bitiş noktasıydı. Ölüm benim başlangıç adı altındaki bitiş noktamdı.
Acı bekledim. Gelip vurmasını, canımı yakmasını ve bundan sonra canımı yakamayacak hale getirmesini bekledim. Oysa duyduğum tek ses korna sesleriydi. İnsanlardan bazıları yanıma gelmeye cüret ediyordu. Hayır buna hakları yoktu. Bu hale gelene kadar kimse buraya gelmediyse şimdi de gelemezlerdi.
Beklemedim. Onlar bana yaklaşamadan ben yaklaştım. Bir avuç körden başka bir şey değillerdi. Ölüme yürürken onlara yürüdüğümü zannedecek kadar körlerdi. Bunu düzeltmedim aksine adımlarımı hızlandırdım.
Ve son. Acı. Sonsuz acı. Işık.
Kapanış.
Gözlerimi açtım yeni güne. Yastığım ıslaktı. Her zamanki gibi. Gördüğüm kaçıncı rüyaydı bu sayamıyorum artık. Her seferinde ölüyor, her seferinde bu uyanışla sanki geri diriliyordum. Yormaya başlamıştı artık. Ve de sıkmaya.
Kalkıp aynada yüzümü yıkadım. Vakit kaybetmeden üzerimi değişip dışarı çıktım. Dışarıda ilkbahar havası vardı. Kuşların cıvıltısı her yerde, baharın ışıltısı doğanın eteklerindeydi. Mutlu olmamak elde değildi adeta. Öyleyse bu rüya niyeydi?
Sorgulamayıp yürümeye devam ettim. Gidecek bir yolum ya da yapacak bir işim yoktu. Sadece yürüyüp etrafı seyretmek istiyordum o kadar. Sanki ne kadar seyredersem o kadar bünyeme kazıyıp nasiplenecektim bu manzaradan.
Bu düşünceyle yürümeye devam edip eski bir sahafın yanında buldum kendimi. Burada ne işi olduğunu bile bilmiyorum ama çok yakışmıştı bu manzaraya. Adeta eski bir çağın kapısındaki kilit gibi duruyordu. Eski ama oldukça güzeldi.
Yavaşça kapıyı ittirip içeri girdim. Kimse yoktu. Kendimi hırsız gibi hissetsem de çıkmak istemedim. Eskimiş kitapların kokusunda yol buldum kendime. Elime alıp inceledim her birini. Çoğu ruhuma dokunuyor, orada kendine bir yer ediniyordu. Aldığım her kitabı okuyacağımı söyleyerek kucağıma aldım. Bir süre sonra kucağımda yer kalmayınca el mahkum kasaya yürüdüm.
"Kimse yok mu?" diye seslendim etrafa. Anca yanıt alamadım. Başımı sağa sola hareket ettirip birilerini aradım ama bu elimdeki kitaplarla oldukça zordu. Ofladım. "Kimse yok mu?" dedim tekrar.
"Buradayım," dedi bir ses. Önümden geliyordu. Kitapları kasanın üzerine bırakıp sesin geldiği yöne baktım.
Benim yaşlarımda kumral bir adam elindeki kitaptan başını kaldırmış merakla bana bakıyordu. Önce aldığım kitaplara baktı tabi. Sonra da bana yöneldi bakışları.
"Buyrun?" dedi sabırsızca. Sanki bir an önce gitmemi ve kitabına devam etmeyi diliyordu. Benim de niyetim buydu zaten.
"Bunları almak istiyorum," dedim tavrından rahatsız olmuş bir biçimde. Bunu fark etti tabi ki. Ancak alttan almayı tercih etti. "Bunlar satılık değil," dedi.
Yıkılmış gibi kaldım. Ne demek satılık değildi. Hangi sahafta kitap satılmazdı?
Bunu dile getirmekten çekinmedim. "Burası sahaf değil mi?" dedim sinir bozucu bir şekilde gülerek.
"Evet," dedi yüzsüzce. Sanki çok normal bir şeyden bahsediyordu beyefendi. "O zaman?" dedim daha da sinirlenerek.
"Üzgünüm," deyip kitabına yöneldi. Daha çok öfkelendim. "Beyefendi!" dedim bağırarak. Anında başını bana çevirdi. Bu sefer öfkeliydi. Gözlerindeki çakan şimşeği görmemek elde değildi. Kendimi dizginlemek zorunda kaldım.
"Sessiz olun," dedi dişerini sıka sıka. Karşı gelemedim tabi ki. "Ben bunları almak istiyorum," dedim yineleyerek. Kafasını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Sonra geri indirdiğinde kendini zor tuttuğu çok açıktı. "Size söylediğim gibi hanımefendi," son cümlesi baskın bir şekilde çıkmıştı dudaklarından. "Bunlar satılık değiller."
"Beyefendi," dedim sabırsızca ama biraz da korkarak. "Siz sahafçı değil misiniz? Nasıl bu kitaplar satılık olmaz?"
Derin bir nefes daha çekti kendine. Ortamdaki oksijeni bitirmek gibi bir niyeti vardı. Ya da bana kendimi daha değersiz göstermek istiyordu o kadar. Her ikisi de benim zararımaydı tabi.
"Bunlar bize ait değiller. O yüzden üzgünüm," kitapları kendine doğru çekti tek koluyla. Güçlüydü. Bu daha da geri çekilmeme neden oldu. "Satamam."
Dalaşmaktan vazgeçip üzgünce kitaplara baktım. Hayır, onlardan vazgeçemezdim. Sanki her biri benden çıkmış, beni tasvir etmiş gibiydi. Onları alamasam da okumak zorundaydım.
Dönüp adama baktım. Çoktan kitabına dönmüştü bile. Korkarak "Peki...," dedim. Başını çevirdi. Bıkkınlıkla ne diyeceğimi bekliyordu. "Kızmayın canım, kötü bir şey demeyeceğim."
"Dinliyorum," dedi ifadesine değişiklik katmadan.
"Şu köşede," elimle kitaplıkların arasındaki koltuğu işaret ettim. Minderden tekli eski bir koltuktu. Asil duruyordu. Kitap okumak için bundan daha mükemmel bir yer olamazdı. "Şu koltukta okusam ve geri versem onları size?"
Başı işaret ettiğim koltuğa yöneldi. Kumral saçları bir süre güneş ışığının tesiri altında kaldı. Altın rengine bürünmüşlerdi. Güzellerdi doğrusu ama bakmama da gerek yoktu yani.
Başımı tekrar yüzüne çevirdiğimde kafasında bu fikri tartıp düşünüyordu. Evet diyecekti sanki. Umutlanıp elimi kitaplara doğru uzattım. Anında başını benden tarafa çevirdi. Ve ne yapmaya çalıştığımı anlayınca önümdeki kitapları kendi tarafına çekti.
Küskünce baktım ona. Ama beni şaşırttı. Kitapların içinden rastgele birini seçip uzattı."Hepsini veremem. Bununla başlayabilirsiniz."
Kitabı kaptım elinden hızla. Sanki o an almasam geri çekecek ve beni buradan kovacaktı. "Diğer kitabı da birazdan isterim," dedim alaylı bir sesle. Bana dalga geçen bir bakış gönderip kitabına geri döndü. Saçlarının ışıkla köprüsü de bu şekilde bozuldu. Tekrar kumral rengine büründüler.
Elimde kitabım hızla bahsettiğim o koltuğa yürüdüm. Oturduğumda sanki bundan daha rahat bir koltuk yoktu benim için. Burada uyuyabilirdim. Burada yazabilirdim. Tüm ömrümü burada geçirebilirdim. Ancak buna karşımdaki kişinin izin vereceğini hiç sanmıyordum.
Elimdeki kitabın ilk sayfasını açtığımda sanki bambaşka bir dünyanın içindeydim artık. Ben yoktum, kumral saçları yoktu. Güneş ışığı da yoktu. Okuyorum, dalıyorum ve sanki kayboluyorum. Bence bu dünyadan tam yavaşça silinirken kolum biri tarafından dürtüldü. Eğer sessiz olunması gereken bir yerde olmasam haykırabilirdim. Tam da her şeyin içinde hissetmiştim kendimi.
"Ne yapıyorsunuz?" diye fısıltı şeklinde bağırabildim ancak. Karşımdaki ondan başka biri değildi tabi ki.
Garip bir şekilde elindeki kupayı kaldırdı. Bir tane de diğer elinde vardı. Kaşımı kaldırdım. Benim için değildi herhalde değil mi?
"İki büklüm olmuşsunuz." İlk kez bu kadar sakin ve çekingendi. Onu tanımış değildim ama birazcık tanışıklığımız vardı ve eğer bu da olmasaydı onun beni buraya oturttuğu için pişman olduğunu düşünürdüm.
Elindeki kupayı uzattı. "Kahve?" dedi aynı ses tonuyla. Ama başımı salladım iki yana. "Çay?" dedim umutla bakarak. "Sıcak sıcak?" Dudakları saliselik bir şekilde kıvrıldı ama çabuk topladı kendini. Bu hiç adil değildi.
"Olacaktı içeride. Bekle biraz." Bekle? Bekleyin değil. Ben de gülümsedim buna karşılık. "Bekliyorum." yanımdan henüz ayrıldı ki ardından "Üç şekerli!" diye bağırdım. Ah şu sesim. Sahaftaydık! Elini dudağına götürüp sus işareti yaptı sanki bir hemşire gibi. Sonra baş parmağını kaldırıp tamam demek istedi. Utangaçlığım köşeye çekildi ve dudaklarım tekrar gülümsedi.
Elimdeki kitabı kaldığım yerden okumaya devam ettim. Bu sırada üç şekerli çayım gelmiş, hatta yanında bir yoldaş olarak küçük mantar kurabiyeler de getirmişti. Bu jesti ne yalan söyleyim içimi ısıttı. Onun da sanki bana karşı duvarları hafif yıkılmış gibiydi. Ne mutlu.
Elimdeki kitap bittiğinde bir süre öylece kaldım. Ne demek adam ölürdü? Bu nasıl acımasız bir sondu böyle? Elimle dolan gözlerimi sildim hızla. Etrafıma baktım biri bakıyor mu diye. Tam tahmin ettiğim gibi şaşkınca beni izliyordu. Hızla arkamı döndüm ve koltuğun arkasına yüzümü sakladım. Sanki bir deve kuşuydum da kafamı toprağa gömüyordum.
Birkaç saniye sonra adım sesleri işittim. Yaklaştı, yaklaştı ve durdu. Bardağımın sehpadan alındığını gördüm o küçük boşluktan. Bitmiş kurabiyelerimin tabağı da terk etti masayı. Ve elimdeki kitap yavaşça çekildi. Ardından yeni bir kitap masama bırakıldı. İçim sıcacık oldu o an. Bütün yaşlarım gözümden çekildi ve gülümsemeye başladım.
Dönüp yüzümü koluma sildim ve yeni kitabı elime aldım. Ona bakamıyordum. Ona baksam utanıp gülümseyecek ve başımı aşağı eğecektim biliyordum. Ve buna gerek yoktu.
Böyle böyle ben bitirdim o kitabımı değiştirdi. Saat tanımı yoktu artık. Nerede olduğumu bile unutmuştum sanki. Kafamı kaldırdığımda saatin akşamı bulduğunu ve artık gitme zamanımın geldiğini gördüm. Oysa içimden hiç gelmiyordu burayı bırakmak.
Elimdeki kitabı alıp yorgun ve heyecanlı adımlarla masasının yolunu tuttum. Ona baktığımda tam da tahmin ettiğim gibi kitabına dalmış gitmişti. Yalan yok. Bir süre ben de ona dalıp gittim ama kısa sürdü.
Boğazımdaki gıcığı giderir gibi öksürdüm. Anında bakışları beni buldu. Kitabını kapattı ve tüm dikkatini bana verdi. Sahi ayraç koymayacak mıydı?
"Saat geç oldu," dedim çekine çekine. "Gitsem iyi olur."
Döndü ve saate baktı. Şaşırmış gibiydi. "Oldu mu o kadar?" dedi. Sonra dönüp pencereye baktı bi de. "Hava kararmış." gerindi ve portmantodan ceketini alıp yanıma geldi.
"İstersen bırakayım. Bu zamanda tek başına gitmen zor olur."
Aslında kolaydı ama onunla gitmek yolumu daha yürünebilir kılardı. Bu yüzden başımı salladım ve sahafı kapatmasını bekledim. O ise beni bekletmemiş ve kısa sürede ilerini halletmişti. Geri geldiğinde benim gibi ne yapacağını bilemez bir haldeydi. "Çıkalım mı?"
"Olur," dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek. O önde ben arkada çıktık sahaftan. Gün kararmıştı ama hala o bahar şenliği vardı sanki üstünde. Karanlık gece umutlarımı karartmak şöyle dursun rengi bana hüznün h sini hatırlatmıyordu. Mutluydum. Okuduğum kitaplardan olsa gerekti.
Yan yana uzun bir süre yürüdük. Ne o konuştu, ne de ben. Sanki tıp oyunu içinde gibi hareket ediyorduk. Ama bu çok can sıkıcıydı. Konu bulmak istesem de bulamıyordum ki.
"Öğlen," diyerek kurtardı beni bu yükten. "Ne okudun da bu kadar etkilendin?"
"O kitap mı?" dedim çekinerek. Ağladığım aklıma geldiğinde kafama vurasım geldi ama bunu yapamadım. Sıkıla sıkıla "Öldü, dedim. "Ana karakter öldü. Bu da üzdü beni."
"Buna ağlıyordun yani?" Gözlerimi kapattım ve kendime birkaç saniye tanıdım. Kapalı gözlerimin ardından gülümsediğini işitebiliyordum. "Utanma," dedi ben gözlerimi açarken "Ben de okuduğumda üzüldüm, ağlamadım tabi ama," Çocuksu bir kızgınlıkla baktım ona. Daha çok gülüp "Tamam tamam," dedi.
Bu sefer ben devam ettim konuşmaya. "Ne zamandan beri burada çalışıyorsun?" dedim. Ama bir dakika. "Bu sahaf ne zaman açıldı?"
Umursamaz adımlarıyla yürümeye devam ederken yanıtladı beni. "Birkaç hafta oldu sanırım. Ben açtım." şaşırdım. Çünkü sanki bütün sahafların sahibi içindeki kitaplar kadar eski insanlar olurdu. Bu kadar genç birine verilmesi şaşırtmıştı beni.
"Yaşıma bakma, çok okurum," dedi kendini kanıtlamak için. Bilerek mi yüzüme bakmıyordu? Oysa bakması için yalvarıyordu gözlerim sanki. O an aklıma geldi de adını bilmiyordum. O da benimkini tabi başta birbirimize beyefendi, hanımefendi desek de şimdi bunu diyemezdik elbette. Artık yakındık sonuçta. "Baksana," dedim heyecanla. Ve o an durup baktı sonunda. Gözleri kahverengiymiş. Sokak lambasının ışığında fark ettim bunu da ilk kez. Ama gördüğüm hiçbir kahverengiye benzemiyordu doğrusu. Sanki dipsiz bir kara parçasıydı, ya da ucu bucağı olmayan bi uçurum. Her türlü kendine çekiyordu ya.
Yutkundum istemsizce. "Adın?" dedim zor bela. "Adın ne?" Durdurduğu adımlarına tekrar hareket kazandırdı. Bana bakmadan konuşmaya başladı. "Gerek var mı?" dedi sanki çok normalmiş gibi. "İsimlerimizi bilmek bize ne kazandıracak?"
"Sana nasıl hitap edeceğimi öğretecek mesela?" dedim onun gibi sarsakça yürüyerek. Ama o dediğimi umursamadı. "Bir fikrim var. Sen bana isimsiz de ben de sana. Tıpkı bir roman gibi."
İsimsiz? Güzeldi. Esrarengizdi. Ama ismi değildi sonuçta. Aklım, fikrim bütün merakım buna kaysa da bi yandan da bu düşüncenin güzelliği aklımı çeliyordu. O yüzden kabul ettim. Dediği gibi isimler zaten hitaptan öteye geçmiyordu. "Peki, İsimsiz." Söylemesi bile güzeldi.
"Güzel,İsimsiz," dedi o da benim gibi.
Yürümeye devam ettik. Sokaklar ezberlediğim bir labirent gibiydi adeta. Kısa bir labirent. Bu yüzdendir ki yolculuğumuz kısa sürdü. Evimin önündeydik şimdi. Durdum ve ne yapmam gerektiğini bilmeden ona döndüm. O da bilmiyordu sanki. "E o zaman," deyip toparladım etrafı. "Görüşürüz," dedim emin olamayarak. Görüşecek miydik sahi?
"Görüşürüz," dedi ama sesi benimkine oranla daha netti. "Görüşeceğiz." Arkasını dönüp sağlam, güzel adımlarla uzaklaştı benden. Saçlarına bu sefer güneş ışığı değil de lambanın ışığı vuruyordu. Bu kez hafif beyaz altına benziyordu. Her türlü altındı ama.
Kendime gülümseyip eve girdim. Bu gece uyku benden kaçan küçük bir çocuk gibiydi. Sırasını hülyalarıma vermiş ve beni terk etmişti adeta. Onu, saçlarını ve kurabiyelerini düşünüyordum sadece. Sağa dönüyor, öfkeli yüzünü hatırlıyorum. Sola dönüyor, bana çay getiren şefkatini hatırlıyorum. Sonra dayanamayıp tavana dönüyor ve "Görüşeceğiz," diyen emin yüzünü görüyorum. Sırıtıp duruyorum ve bu hayaller içinde sonunda derin bir uykuya varıyorum.
"Benim güzelim. Güzel kızım. Birtanem. Ne yaptın kendine? Nasıl kıydın? Nasıl yapabildin?" Ya ben? Ben nasıl göremedim seni? Özür dilerim canım. Anne çok üzgün. Annen yanıldı. Annen göremedi. Affet. Lütfen." Hıçkırık sesleri.
Benzer bi kabusla uyandım yine. Elim alışkanlıkla gözlerime gitti. Evet tabi ki yaştılar. Alışmıştım ama artık. O yüzden yine kalkıp elimi yüzümü yıkayıp dışarı çıktım. Bu gün hava biraz sıcaktı. Sanki dün bahar havası geldi diye bu gün sıra başka bir mevsim olan yaza kaymıştı. Hak yemiyorlardı demek.
Gülümseyip resmen seke seke sahafın yolunu tuttum ama yürümeme gerek kalmadan onu buldum kapımda. Bu sefer güneş fazla etkilemiyordu saçlarını. Sadece o ve gülümsemesi vardı ki asıl güneş orada yatıyordu bence.
"Günaydın," dedi mahcup sözleri. Sanki gelişini bir nedene bağlamak istiyor ama yapamıyordu. Önemli değildi. Çünkü ben de bağlayamıyordum.
"Günaydın," dedim aynı şekilde. "Hayırdır?"
"Birkaç günümüz olsa," dedi birden damdan düşer gibi. "Sadece birkaç gün." Beklenti dolu gözlerle baktı birkaç saniye. "Sana buraları gezdirmeme izin verir miydin?"
Başta anlamadım. Belli de ettim. "Neden?" Yüzündeki gülümseme silinmese de sekteye uğradı. Bu benim işime gelmezdi tabi. "Hayır demiyorum. Sadece merak ettim o kadar."
"Bana güveniyor musun?" Bu gün tüm cümleleri fazla gökten düşmeydi. Ezip geçiyor anında önümde bitiyordu. Nasıl hemen cevap verecektim? Ama şu bir doğruydu ki ona güveniyordum. Elinde kitap olan insandan zarar gelir miydi hiç? Ki onun nefesi mürekkep kokuyor, saçları altın gibi parlıyordu. Ona değil de kime güvenecektim?
"Güveniyorum," dedim emin bir şekilde. İşte şimdi daha çok gülüyordu. Ama bu yine de aramızdaki belirsizliğe engel değildi. Ta ki ben de onun gülüşüne eşlik edene kadar. Sonra yavaşça gülmesini durdurdu ve ciddiyete büründü. Ben de onu taklit ettim.
"Üç gün. Sana üç gün burayı gezdireceğim. Sonrasını da üç gün sonra öğreneceğiz."
"Fazla gizemli," dedim kaşlarımı kaldırarak. Ama dalgamı anlamadı ve ciddiyetle cevap verdi. "Herkesin mutlu olmaya hakkı vardır sonuçta." Anlamadım. Ne demek istediği o kadar kapalıydı ki açamadım o kilidi. Zorlamadan bıraktım yerine.
"Sahaf?" dedim merakla. Rahat bir şekilde "3 gün kapalı kalabilir", dedi. Peki, günah benden gitti.
"Şimdi odana git ve en güzel balo elbisesini seç kendine. Çünkü seni bir yere götüreceğim." Balo? İyi ama bende balo kıyafeti ne arardı? Hayır, balo burada ne arardı?
"Balo mu?" dedim dile gelerek. "Burada balonun ne işi var?"
"Unutma, İsimsiz," dedi esrarengiz bir tonda. "Bu bir roman. Sen ve ben de ana karakterleriz. Ana karakterin dolabında her türlü kıyafet vardır. Tıpkı yaşadığı yerde bir balo salonunun olduğu gibi." Konuşmasının sonunda geri geri adımlarla uzaklaştı benden. Sonra kenara çekilip görüş alanımdan çıktı. Beni de ardında bin bir soru ile baş başa bıraktı.
Mecburen kapımı kapatıp içeri girdim. Neden bilmiyorum ama adımlarım isteksizce giysi dolabıma gitti. Neden bu adama inanıp dolabımdan o kıyafetin çıkacağını düşünüyordum acaba? Belki de gece gizlice bırakıp gitmiştir diyen iç sesime had bildirip dolabın kapağını açtım. Tahmin ettiğim gibi kıyafet falan yoktu. E ne olacaktı şimdi?
O sırada çalan zil buna yanıttı sanki. Adımlarımı tekrar kapıya sürüp kilidi açtım.
Şaka bi yana karşımda gerçekten bi balo kıyafeti vardı. Beyaz, sade ve diğerlerine göre eteği daha dar.
Hayallerimdeki saflığı ve güzelliği simgeliyordu sanki.
Elbise kenara çekilip bir baş göründüğünde dondum kaldım. Dediği kıyafeti - takımı- giymiş, tıraşını olmuş, gerçek bir altın gibi parlıyordu önümde. Saçlarını arkaya yatırmış ve sanki kahverengilerine bir kat daha çukur kazmıştı. Beni o çukura gömmeye niyetli gibiydi.
"Kıyafetin," dedi ufak bir reverans sonrası. "Dolabında olmasa da bundan sonra olur en azından."
Elinden aldığım kıyafete mi kalbimi vereyim yoksa karşımdaki bu adama mı bilemedim. Ama şimdilik kıyafeti alsam olurdu sanki. Ona daha fazla bakamadan odama kaçtım. "Dışarıda bekliyorum!" diye bağırdığını duyduktan sonra ardını bir kapı sesi tamamladı.
Elbise üzerime tam da istediğim gibi oldu. Ne çok şatafatlıydı ne de az sade. Beni anlatır gibi, beni tasarlar gibi tasarlanmıştı sanki. Ruhumu giymemi isteseler bu elbiseyle çıkardım karşılarına.
Ayağıma dolabımdaki beyaz bir ayakkabıyı geçirip dışarı çıktım. Tam da beklediğim gibi karşıdaki kaldırıma oturmuş elindeki kitaba göz gezdiriyordu. Üzerindeki takımın batmasından korkmuyor muydu?
"Ben hazırım," diyerek ilgisini çekmeyi başardım. Gözleri önce gözlerimi sonra kıyafetimi süzdü. Baştan aşağıya bakıp tekrar gözlerime yöneldi. Bir ara yarım ağız "Kendini çok iyi tanıyorsun," dediğini duydum. Nedenini yine anlamadım tabi ki ama bu sefer sormak da istemedim.
"Ee gidiyor muyuz?"
Elindeki kitabı sanki genç bir hanımefendi gibi nazikçe penceremin pervazına bıraktı. "Buyrun," dedi centilmence kolunu açıp. Onun yardımıyla koluna girip bahsettiği salonun yolunu tuttuk. Bu kez yüzünde sanki ölü toprağı var gibi davranıyordu. Saçları parlıyordu ama aynı şey onun için söylenemezdi doğrusu.
"Bir şey mi oldu?" diyemeden edemedim.
"Hiç," dedi bana bakmadan. Bu bile bir şey olduğunun kanıtıydı. "Hiçbir şey."
"İsimsiz?" dedim bundan rahatsız olarak. "Bir şey saklıyorsun. Ama anlayamıyorum. Ne saklıyorsun?"
"Romandayız," dedi yine. Silkelenip kendine gelmişti sanki yine. Ama o burukluk hala hissediliyordu. "Romandayız ve ona göre davranalım hadi. Gidelim ve dans edelim. Tıpkı o eski kitaplardaki gibi."
Bu burada bitmedi aslında bir yük gibi kalbimde asılı kaldı. Ama bu günü mahvetmemek adına mühürlendi dudaklarım. Susup yolu izledi gözlerim.
"Geldik, " dedi büyük gösterişli yapıyı gözlerime sunarken. "Bu gün senin ikinci miladın olacak. Ve bununla beraber sana iki milat daha göstereceğim." Yine durağanlaştı. Mutlu olmalıydım ama onun bu halleri buna en büyük engeldi.
"İlki neydi?" dedim konuyu en azından değiştirmek için. İşe de yaradı. Gülümseyip gözlerime baktı. "Sahafa geldiğin gün," dedi hiç düşünmeden. "O bizim miladımızdı."
Her şey silindi işte o an. Belki bu kısa sürecekti ama olsun. Kısa sürsün. Mutluluk değil miydi bunun adı sonuçta. Zaten nadir gelirdi. Hazır gelmişken onu reddetmenin ne anlamı vardı?
"Hadi girelim," dedim nefesimi verip. Mutluydum. Ve sakladıkları haricinde o da mutluydu. İçeri girdik. Koca salon bir sürü davetliyle doluydu. Kenarda çikolatadan şelaleler akıyor, bir diğer kenarda klasik bir müzik çalıyordu. Davetliler birkaç masaya doluşmuş birbirileri ile laflıyordu. Gariptir ki kimse geldiğimizi fark etmedi. Buna tek şaşıran bendim. İsimsiz sanki ait olduğu mekan bu gibi rahatça bir masaya oturdu. Tek kalmamak için takip ettim onu.
"Ne işimiz var burada?"
"Dans etmeye geldik," dedi omuzlarını indirip kaldırarak. Sanki daha yeni oturmamış gibi ayaklandı birden. Kafası hemen başımın üstündeydi. Kafamı kaldırdım ağırca. Gülümsüyor ve elini uzatıyordu. Onun siyahlığı ve - altın saçları- benim beyazlığımı dansa davet ediyordu. Zıtlıklar güzeldi. Bir arada olunca daha güzeldi.
Elini tuttum ve ayaklandım. Zarif adımlarına karşı kaba adımlarımı yumuşatmaya çalıştım. Zor da olsa bir miktar benzemişti onunkilere. Yavaş ve sakin adımlarla ileri geri sallanıyorduk. Beceriksizliğimi anlamış olmalıydı ki yormuyordu beni. Utanmadım desem yalan olur.
Bir an başını omzuma yasladı ve öyle kaldı. Adımları kesildi. Adımlarım kesildi. Sanki salondaki müzik de kesildi. Ya da benim kulaklarım her şeyi yok saydı. Nefesi boynuma düşüyordu. O kadar ki sanki kirpikleri sürtünüyordu gözlerini açıp kapattıkça. "Seninle sonsuzluk bile kısa, bunu biliyor muydun?"
Yutkundum sadece cevap veremedim. Belki de yapmamalıydım. Bilmiyorum ama elim yavaşça hep göz hapsimde olan saçlarına gitti. Başta yadırgadı ama sonra sanki yıllardır buraya aitmiş gibi kaldı orada. Yumuşacıklardı. O kadar ki sanki bebek battaniyesine dokunur gibiydim.
"Uykumu getiriyorsun?" dedi mahmur bir sesle. "Ne yapabilirim, çok yumuşaklar."
Geri çekti benden kendini. Yüzünden yine aynı burukluk gelip geçse de çabuk toparladı kendini. Aynı burukluk aynı hızla bana da uğrayıp gitti. Acısının nedeni neydi? Neden en mutlu anlarımızda bile aramıza giriyordu?
"Şarkı bitti," dedi yüzünü sabit bir tona büründürüp. "Eve gidelim hadi."
......
"Konuşsaydın ya bizimle. Belki, belki bir çare bulurduk. Belki bu hale gelmene gerek kalmazdı. Niye sakladın? Neyden korktun? Her düştüğün yolu suçlamak için bana gelirdin, şimdi yolların suçunu mu üstlendin? Duyuyor musun caba beni? Eğer duyuyorsan artık ne yolun, ne de senin suçun kaldı. Tüm suçlar, cezalar bana. Babana."
Aynı yaşlar, aynı kafa karışıklığı ve aynı umursamazlık. Kalkıp her zamanki gibi banyoya attım kendimi. Dün sandığımdan daha olağan üstü başlamış ve daha karamsar bitmişti. Hayır, hala ne olduğunu, neyi sakladığını bir türlü öğrenemedim. Anlatmıyor. Ama bu ona da yaramıyor. Daha tanışalı ne kadar oldu ama sanki, bu bizimle ilgili gibi geliyor. Mümkün mü?
Yüzümü yıkayıp karşımdaki aynayla bakıştım bir süre. Kendimi izlemediğime eminim ama kaldım işte öyle. Ne zaman ki kapı çaldı ayrılmak zorunda kaldım. Hissediyordum. Bu gelen oydu. Zaten başka misafirim de yoktu ki.
Kapıyı açtım hızla. Tahmin ettiğim gibi karşımdaydı. Dünkü asilliğinden arınmış gibiydi. Bu gün daha sıradandı ama gönlüm hiçbir zaman onu tam olarak sıradan kabul etmezdi. Altın saçlıydı sonuçta.
Saçlarından bahsetmemden haberdar olan gözlerim salise atlamadan yöneldi oraya. Ama aradığı sarılığı bulamadı. Çünkü hava sanki hiç güneş doğmayacak gibi kapalıydı. Üzüldüm ama bunu belli edemezdim.
"Günaydın," dedi az mutlu bir şekilde. Modum düştü hemen. "Günaydın," dedim aynı onun gibi sönük bir şekilde. Problemimiz hala devam ediyordu demek. Sormak istedim. Bir şey mi oldu? Neden böylesin? İlk tanıştığımızda böyle değildin. Hiç birini diyemedim. Çünkü daha önce denemiş ve cevap alamamış aksine aramızın hafif açıldığını hissetmiştim. O yüzden içime attım.
O an sanki okudu, gördü ve bana bir cevap yazdı. " Saklamak istemiyorum," dedi zorla gülerek. Sanki hafife almaya çalışıyordu. Ama zorlandığı belliydi. "Ama mecburum. İki gün. İki gününün sonunda anlatacağım, göreceksin."
"Korkuyorum," dedim bana geldiği gibi dürüst olarak. "Kötüyse, canımızı yakacaksa diye korkuyorum. Ve bilmiyorum ama içimde bir yerler acı istemiyor. Acının ne olduğunu bilmiyor gibi hissediyorum ama ondan bahsedince de..." Konuşamadım. Başım aşağı düştü ve havanın daha da soğuduğunu hissettim. Yüzüne bakamıyordum şimdi işte.
Tedirgin adımlarla yaklaştı. Eli omzuma giderken adımlarımı kendine çekti. Yavaşça yaklaştırdı kendini bana. Ve şimdi omzuna başımı dayamış bir halde put gibi kalmıştım. Kalbim maraton koşucusu gibi atmaya başladı önce. Gözlerim doldu. O kadar ki yükünü taşıyamayıp birkaç damla akıttı.
Başımı yasladım omzuna. "Ne oluyor gerçekten bilmiyorum ama bu normal değil değil mi? Çünkü içimdeki o aynı yer bana bunların normal olmadığını söylüyor."
"İçindeki o yeri sustur İsimsiz. Ben konuşuyorum, sen bana konuşuyorsun. Bunlar yeter. GEri kalan hiçbir şeyi dinleme. Düşüncelerin bile olsa."
Başımı daha çok gömdüm. Dediğini yapmak kolay değildi ama denemeye de değerdi. O yüzden ufak bir destekle kaldırdım başımı ve gülümsemeye çalıştım. Ama mağlup oldum.
"Benim karşımda kendini gülmeye zorlama," dedi kıyamıyor gibi bakarak. Gözlerinde merhamet vardı ve bu o kadar iyi geliyordu ki. "ben seni ağlarken de severim."
Bu sefer gerçekten içten güldüm. Göz yaşlarım bile akmak istemiyordu artık. Kolumla yüzümdeki yaşları silip "Bu gün nereye gidiyoruz?" dedim.
Hemen toparladı kendini. "Çok seveceksin."
"Öyle mi?"
Başını sallayıp gülümsedi ve şapkasını başına geçirip önden yürümeye başladı. "Dur," dedim aniden. "Yanıma hiçbir şey almadım."
"Gerek yok," diye bağırdı hızını kesmeden. "Gidince üşümediğini sen de fark edeceksin." Kafam daha da karıştı tabi. Ama ayak uydurdum ve takip ettim onu. Üstündeki burukluğu atmıştı bir nebze olsun. Gülümsüyor ve hızlı adımlar atıyordu. Onun bu hali gideceğimiz yeri daha çok merak etmeme neden oluyordu.
En sonunda durdu ama yüz ifadesi geldiğimizi göstermiyordu. Bir şey mi söyleyecekti?
Beni yanılttı. Sakin bir gülümseme eşliğinde elini elime uzattı. Şimdi sakin gülmüyor imalı imalı bakıyordu suratıma. Keşke bakışına karşılık verebilseydim ama elinden başka bir yere de bakamıyordum ki.
Çekine çekine uzattım elimi. Daha hafif kaldırmıştım ki yarıda tutup avucu içine aldı. Avucu sıcacıktı. Ellerimin yegane yeri onun avuçlarıydı sanki öyle sahiplenmişti ki.
Elimize gülümsememe izin vermeden tekrar hızlandırdı adımlarını. Küçük bir çocuk gibi yerinde duramıyordu. "Gelmedik mi daha?" dedim. Nefesim sıklaşmıştı onu takip etmeye çalışmaktan. Sesim de bir hayli yorgun çıkmıştı. Tam o sıra duymak istediğim sözler çıktı ağzından.
"Geldik." İri cüssesini ağır adımlarla önümden çektiğinde gördüm beni buraya neden getirmek istediğini.
Yemyeşil bir ormandı burası. Kuşlar gökyüzünü süslüyor, sonbahar havası insanı mest ediyordu. İnsanın en mutsuz gününde gelip kafayı dinleyeceği bir yer gibi geldi başta ama hayır. Dikkatli baktıkça sanki ölümü simgeliyordu. Nedensizce içim ısındı buraya.
"En önemli detayı kaçırıyorsun İsimsiz. Soluna bak." Dediğini yaptığımda ağaçların yeşilliğine dönük iki salıncak gördüm. Yan yana soluk metalden yapılma olan salıncakların yönü bu uçsuz bucaksız ormana uzanıyordu. Sanki üstüne bindiğim an bambaşka bir dünyaya ışınlayacaktı beni.
"Daha önce buraya geldim mi ben?" dedim kendime engel olamayıp. O kadar aittim sanki buraya. Bir şeyler vardı beni buraya saklayan. "Sanki hemen şurada oturdum," dedim salıncağı işaret edip. "Sallandım ve bir şeyler düşündüm orada."
Merakla İsimsize döndüm. Gözleri bendeydi bende olmasına ama sanki yanımda değildi o an. Neden sonra başını kaldırdı ama o süre beni tedirgin etmişti. Fazla uzundu çünkü sanki. "Bilmem," dedi rahat bir şekilde omuzlarını kaldırıp indirerek. "Seninle daha iki gün önce tanıştım. Nereden bilebilirim ki."
Elimi başıma vurdum. Çocuk doğru söylüyordu. Nereden bilecekti?
"Haklısın. Kusura bakma."
Gülümsedi. Bulutların arasından güneş kısa bir süreliğine çıkıp selamladı beni. Sonra tekrar eski yerini aldığında karşımdaki adam elime uzandı. "Madem buraya geldim diyorsun, o zaman anıları yad edelim." Çekiştirip salıncağın yanına getirdi beni. Elleri sıcaktı yine ama sanki düne göre fazla sıcak gibiydi bu gün.
Elimi bırakıp salıncağın tekine oturdu. Saklamaya çalışıyordu ama gözlerinde merhametin kırıntılarına rastladım. Aynı zamanda bir şeyleri de sorguluyordu sanki. Birden bana döndüğünde hazırlıksız yakalandım. "E hadi," dedi diğer salıncağı işaret ederek.
Ağır ağır bahsettiği yere oturdum. Oturduğum an bir duygu selinin içinde gibi hissettim kendimi. Bunlar güzel duygular değildi. Gözlerim ardına kadar açılmış karşımdaki ormana bakıyordum öylece. O bile huzur vermiyordu artık.
Yüzümde hissettiğim ıslaklıkla kendime geldim. Elim sarhoşça uzandı yüzüme. Ağlıyor muydum? Neden?
"İsimsiz?" diye yan tarafımdan seslendi. Sesinde endişe vardı. "İsimsiz?" dedim bu sefer ben. "Burada bir şeyler var. Çözemiyorum ama."
Oturduğu yerden kalkıp dizlerimin önünde çekti. Ellerimi tuttu. Anlayışla gülümsedi ama sanki onun ardında da bir şeyler saklıydı. "Sen biliyor musun?" dedim kaşlarım çatılı ama boş bir bakışla. "Sanki her şeyi biliyor gibisin çünkü."
Saliseler içinde başını yere indirip kaldırdı. "Bir şey bilmiyorum ama canının yandığını bilebilirim. Çok açık çünkü." Daha sıkı sardı elimi. "Belki çare olamasam da yanında olmam gerektiğini de biliyorum mesela." Gözlerimi kırpıştırdım öylece. O ise pozisyonunu bozmadan kaldı yanımda. Ve o an az önce beni selamlayan güneş tekrar uğradı yer yüzüne. Bu seferki konumu onun kumral saçlarıydı. Artık altındı tabi ki.
Kendimi durduramayıp gülümsedim anlık. O da gülümsedi. "Her şey benden yana gibi," dedi gülümsemesinin yarısında. "Böyle güzel gülebiliyorsan öyle."
Gülümsemem kesildi. Utanmıştım. Gözlerine bakıyordum sadece. Aynı şekilde bakıyordu. Ben varmışım, benden ötesi yokmuş gibi. O varmış ve ondan ötesi de yokmuş gibi. Dünyanın varlığı çöp tenekesinin dibini boylamış gibi.
Birden kafasını iki yana sallayıp kendine geldi. "Hadi biraz sallanalım. Zaman kısıtlı."
...
"Sizin neyiniz oluyor?"
"Oğlum. Birkaç aydır burada. Böyle sakin sakin yatıyor önümde. Oysa ne hareketli çocuktur. Duramaz hiç yerinde. O yüzden burada ya şimdi de."
"Benim de kızım. O da birkaç gündür burada. Ama seninkinin aksine pek durgundu benim kızım. Kızsam seslenmez, bağırsak fısıldamaz. Öylece geldi şimdi de gidiyor işte."
"Öyle deme. Öyle deme duyar o. Geleceği varsa da gelmez şimdi."
"Onca şeyden sonra gelirse... Bencillik bu. Hala şimdi bile gelmesini istiyorum. Kızım o benim ne yapabilirim?"
Bu sefer daha şiddetli uyandım. Her geçen günde rüyaların etkisi artarken sanki bu etki asıl dünyama da yansıyormuş gibi hissediyordum artık. Güneş daha az ışık saçıyor, bulutlar daha çok karartıyordu etrafı. Paranoyak olmuştum iyice.
Dalgın dalgın saçımı karıştırdım. Ayağa kalktım sonra. Her zamanki gibi banyoya geçtiğimde aynaya baktı aksim. Gözlerim çökmüştü. Göz altlarım merhaba diyordu bana. Sanki depresyona girmiştim kendimden habersiz. Bu ne saçma işti böyle.
Yüzüme bir su çarpıp çıktım. Evi toplamaya başladım. Bu gün ne zaman gelecekti acaba. Bu gün son gündü. Artık her şeyi anlatacaktı. Karnıma bir ağrı girdi. Bunca gündür duymayı beklediğim cümleler gözümü korkutuyordu şimdi. Sus desem söylemese ne olurdu?
Kafam hep bunu sorar ve aramızdaki gerginlik daim olurdu.
Ofladım. Çıkmazda gibiydim.
Tam o sıra çalındı kapı. Artık kapı çalışından tanıyordum onu. Ama ne garipti ki sadece 2 gün olmuştu. Kafa karışıklığı ile ilerledim kapıya.
Dışarıda şiddetli bir fırtına vardı. Daha iki gün önce çiçekler açan ağaç bu gün çıldırmış gibi sağa sola savuruyordu dallarını. Çiçekler artık hiçbir yerde yoktu. Normal miydi bu? Her şey zaten korkunçken bu hal daha da ürkütüyordu beni.
Ağacı boş verip ona baktım ama onun da o ağaçtan farkı yoktu. Bu gün daha da yorgundu çukurları. Saçları parlamıyordu. Altın değil de toprak gibiydi sanki bu gün. Kapkara.
"Hazır mısın?" dedi kuru bir sesle. Hayır demek istedim. Sanki az sonra bir şey olacak ve bundan kaçmam gerekiyor gibi hissediyorum şu an. Yutkundum sadece. "Üzerimi değiştirip geliyorum."
Başını salladı sadece. Benim gibi yutkunmadan önce.
İçeri girip dediğimi yaptıktan sonra durup bir kez baktım eve. Bu bi veda değil. Öyleyse bu duygular niye?
Elim yanağımı sildiğinde kafayı sıyıracaktım artık. Tekrar yüzümü temizleyip çıktım evden. Adımımı dışarı atar atmaz elimi havada yakalayıp tuttu. Sonra beklemediğim bir şekilde dudaklarına uzattı ve öptü avucumu. Tam o an avucuma bir ıslaklık düştü. Yağmur başlıyordu ama hayır o ıslaklık yağmurdan kaynaklı değildi.
"İsimsiz?" dedim buğulu çıkan sesimle. "Bir şey var," dedim kuşkuyla.
"Sus," diyebildi. Gerisini ne o ne de ben getirebildim. Sadece ilerleyen adımlarını takip ettim. Adımları bile yorgundu. Ve bir şey fark ettim o an. Ellerinin sıcaklığı yine artmıştı ama asıl sorun bu değildi. Kitap, mürekkep karışımı olan kokusu kaybolmuştu. Korktum. Onu kaybediyordum , sanki kendisini kaybettirmeye meyilli gibiydi.
Yürümeye devam edip beni bir mağaraya getirdi. Manzarası çok güzeldi ama manzaraya bakmaya devam edebilecek kadar huzurlu bir ortamda değildik.
"İyi bak," dedi buna karşı. Kaşlarım bağımsızca çatıldı. Ama dediğini yaptım. Sanki aramam gereken bir şey varmış gibi karış karış inceledim tüm manzarayı ve buldum.
"Sahaf," dedim sonra izlemeye devam ettim. "Balo salonu?" ve sonra "Salıncak." Kafam karışıyordu. Bunlar hayra alamet değildi. Ona döndüm. Ama o bana değil önündeki manzaraya bakıyordu. Sağ elini gözüne götürüp ovuşturdu. Gözlerini çıkaracak kadar sertçe yaptı bunu. Sonra elini indirip saatine baktı. Başını mahzunca eğdi yana.
Üşüyordum. Çünkü onun saçlarına güneş değmiyordu. Üşüyordum çünkü kahverengileri donmak üzereydi. Güneş doğmayacak kadar uzaktı artık sanki bize.
"Biraz daha," dedi kendi kendine. Sonra göğe baktı. "Birkaç gün daha?" dedi yalvarır gibi. "Bu çok kısa. Ben..ben yapamam. Bırakamam." Tepki vermeme fırsat kalmadan arkamdaki gökte vahşi bir şimşek belirdi. Bu bir cevap mıydı? Neye?
Ama o anlamıştı ve kabullenmişlikle bakıyordu artık. "Peki," diyebildi zorlukla. Sonra sonunda bana baktı. Ama o ne bakıştı. Tüm ses telleri kesilmiş, ama çığlık atmak isteyen bir adamdı o. Bense ağzından çıkan tek bir kelimeye bile muhtaçtım şimdi.
"Anlatacağım," dedi. "Anlatacağım ama gel önce oturalım." İlerleyip yönü uçuruma bakan mağaranın ağzına oturdu. Ayağının altı boşluktu ama bu onu korkutmuyordu. Şaşırtıcı bir şekilde beni de korkutmadı. Geçip yanına oturdum. Ses etmedim. Onu bekledim başlaması için.
Gözleri karşıya bakarken nereden başlaması gerektiğini bilmiyor gibiydi. Az bir süre sonra karar verdi ve başladı.
"Birkaç gün önce İstanbul'da bir kaza oldu," dedi yutkunarak. Gözleri buğuluydu. "Öğrenildi ki bir kız kendini yola atmış." Derin bir nefes verdi. "Hastaneye kaldırmışlar ama durumu hala kritik. Makineye bağlı şu an."
"Neden olmuş bu?" dedim araya girip. Der demez pişman oldum. Dudaklarını bastırdı sertçe. Gözlerini kapattığında bana döndü. Geri açtı gözlerini. "O kız sensin İsimsiz. Saldırıya uğramışsın. Saklamışsın herkesten. Sonra da ağır gelmiş. Dayanamamışsın. Arabaların önü-"
"Dur dur dur!" Ayağa kalktım. "Sen ne diyorsun ya? Neysen bahsediyorsun sen? Ne kazası, ne saldırısı? Ben buradayım işte. Bak yaşıyorum. Bir şeyim yok!" Çıldırmış gibi sağa sola yürüyordum. "Ne saçmalıyorsun?" diye sayıklayıp dururken ellerim saçlarımdaydı. Birden kolumdan tutup sabitledi beni. Ona bakmak istemiyordum. Onu dinledikçe anlattıklarının doğruluğu işliyordu kafama. Ne yaptın kızım sesleri ilişiyordu kulağıma.
"Bana bak İsimsiz," dedi yalvarır gibi. Karşı koyamadım. Gözleri kan çanağına dönmüştü ama elleri hala sıcaktı. "Ölüyorsun," dedi haykırarak. "Makine işe yaramıyor artık. Ölüyorsun," sona doğru sesi fısıltı halini almıştı.
"Ama," bir hıçkırık kaçtı boğazımdan. Yüzü daha çok kasıldı. "Ama burası, bura..."
"Bura diye bir yok," dedi kollarımı bırakıp. "Hepsi bir hayal. Hepsi senin kurduğun bunca yıldır kendine sakladığın hayaller."
Derin bir dalga geçti üzerimden. Onunla olan tanışmamız, buluşmalarımı. Sevgim. Aşkım. Hepsi hayal olamazdı. Başımı salladım iki yana. "hayır. Hayır öyle bir şey yok.Hayır."Kafamdan tuttu bu sefer. Burun burunaydık şimdi. Gözlerinde benimkilerin aksine akmayı bekleyen yaşlar daha belirgindi artık. "Sahaf," dedi fısıldayarak. "Hep bir sahafta çalışan birini sevmek istedin. Eğer dikkat etseydin tam orada okuduğun kitaptaki ana karakterleri de görecektin." Başımı sallamak istedim ama izin vermedi. "Balo. Bizim gibilerin balo salonu ile ne işi olur isimsiz?" dedi yapma der gibi ama kafasını hala çekmemişti.
"Roman," diye fısıldadığımda gözlerini kapattı acıyla. Geri açtığında artık onun da göz yaşları benimkiler gibi akıyordu.
"Salıncak," dedi sonra. Yutkundu. Ellerini çekti bu sefer. Arkasını döndü. "orada saldırıya," devamını getiremedi. Derin bir nefes çekip başını gökyüzüne kaldırdı.
Kafamda sahneler belirmeye başladı. Saat beş. Akşam ezanına bir saat var. Sallanıyorum. Kafam dağınık. Ve salıncak en tepeye geliyor. Sonra geriye geldiğinde tekrar çıkamıyor yukarı. Yere sürükleniyorum.
"Hayır."
Tanımadığım bir adam saçlarımdan tutuyor. Salıncağın altına çekiyor beni.
"Hayır."
Gözlerimi kapattım. O iğrenç his tekrar sardı bedenimi. Ellerimdeki, vücudumdaki kirler tekrar belirdi. "İstemiyorum..." Başımı salladım kapalı gözlerin ardından. "I-ı" Daha sert sallamaya başladım kafamı. Bir yandan da ellerimi vücuduma sürtüyordum hızla.
Kollarımdan tutuldum sonra. Sonra kendine çekti ve başımı tuttu elleri. Kulağımı fısıldadı her bir cümlesini. "Yapma,"
"Yapma, beni de yakma. Yapma yalvarırım."
Başımı sallamaya devam ettim. Hıçkırıklarım devam etti. Kafamı göğsüne yasladı bu kez. Hemen ilerimizde ayrı içimizde ise apayrı yağmurlar yağıyordu.
Birden yer sallanmaya başladığında refleksle çektim başımı ondan. "Deprem!" dedim birden. Yüzüne döndüm şokla. Aynı ifadeyi onda da görmeyi beklerken benim aksine sakin olan bir yüzle karşılaştım.
Elini uzattı mağara ağzına doğru. Baktığımda sahafın yıkıldığını gördüm. Duman altıydı her yer.
Sonra sırasıyla aynısı balo salonuna ve salıncağın olduğu ormana oldu. Yıkılıyordu dünyam.
"Şimdi sakin ol," dedi İsimsiz. Ona döndüğümde her şeyi boş vermiş bir bakışla karşılaştım. Ama bir şey daha vardı. Ve bu daha büyük bir şeydi.
"Az sonra ben de,"
Bu kez ben "Sus," dedim yalvarır gibi.
"İsimsiz-"
"İstemiyorum. Duymak istemiyorum. Ölmek de istemiyorum. Bir şans daha veremezler mi bana? Hep burada böyle kalsak. Ne olur?"
Acıyla gülümsedi harelerinde hüzün vardı. Bitmek üzereydi her şey.
Onun yaptığını yapmak zorunda hissettim. Kollarımı iki yana saldım. "Sen peki? Buradan gidince yaşayacak mısın?"
Gözlerini kaçırdı benden. Başını salladı usulca. Utanıyor muydu? Rahatlaması için gülümsedim ama sanırım bu onun vicdanına daha çok yük oldu. "O zaman sadece son bir şey isteyebilir miyim senden?"
Hızla kaldırdı başını. "Ne istersen."
"Bana adını söyle." Bunu beklemiyor olmalıydı. Boşluğuna gelmiş gibi bakakaldı bi süre. Uyardım onu. "Zamanımız yok. Çabuk ol." Tam da o an altımızdaki kaya sallanır gibi oldu. Ama bambaşka bir şey daha oldu.
Elleri kayboluyordu. Korkuyla uzandım koluna. "İsimsiz?"
Kollarına bakınca alnındaki çizgiler yerini tekrar aldı. "Bu dünyadan giden benim ama aslında benim dünyamdan giden sensiz isimsiz. Her türlü kavuşamıyoruz." Alayla söylediği bu cümleler öküz gibi oturdu kalbime. Ama az sonra o da duracaktı zaten.
Kollarındaki belirsizlik devam edip göğsüne ulaştı. Korkuyordum. Yok olmaktan, onu kaybetmekten.
Bacakları ortadan kaybolduğunda dengesini kaybedip yere düştü. Hızla yere uzanıp aldım başını koluma.
"Giden sensin ama aslında geride kalan ben olacağım, nasıl tezatlık," dedi gözünden düşen o damlanın eşliğinde. "Yok olan benim ama ölen sensin."
Başımı iki yana salladım yapma der gibi. Kendimi geçmiştim artık.
Yok oldu sırayla tüm vücudu. Sadece başı kaldığında "İsmim," dedi zorlukla. "İsmim,"
Söyleyemedi.
İsimsiz olarak geldiği bu dünyadan isimsiz olarak ayrıldı.
Haykırdım. Az sonra yok olacağımın bilincinde haykırdım.
O benim dünyamdan yok olmuştu sıra bendeydi.
....
Doktorlar hızla daldılar odaya. Yarısı yan taraftaki erkek hastaya ilerledi. Diğer yarısı ise kadın hastanın yanındaydı.
Erkek hastanın başındaki kadın gülüyordu. "Gördüm! Yemin ederim ki gördüm uyanıyor."
"Sakin olun hanım efendi," dedi doktor yan taraftaki hastaya ve ailesine bakıp. Kadın da aynı yöne baktığında utandı çünkü diğer hasta oğlunun aksine ölmek üzereydi.
"Kalp masajına geçiyorum," dedi doktor hızla. Ve başladı ama makine inatla tek bir sesi çıkarıyordu. Ölümü bağırıyordu adeta. Oysa oğlu uyanmak üzereydi.
Doktorlar uğraştı. Uğraştı.
O esnada iki hastanın da kapalı gözlerinin ardından birer yaş firar etti.
Gözlerden bir çift açıldı. Öbürü ise sonsuza dek kapalı kaldı.
"Ölüm saati," dedi bir doktor.
"Hayırlı olsun," dedi diğer doktor.
Çığlık attı iki aile. Biri mutluluktan öbürü acıdan.
O sırada gözlerini açan genç adam etrafı inceliyordu. Gözlerini kapattı tekrar acıyla. Yan tarafından gelen sesi duydu neden sonra. İçinden bir ses biliyordu orada yatanı. Hissediyordu. Zorladı kendini çevirdi başını.
Ordaydı. Eli boşluğa sallanıyor, ölümü simgeliyordu. Bağırmak istedi. Uyan demek istedi. Ama sadece küçük bir inleme çıktı ağzından. Annesi ve doktorlar hızla başına üşüşürken o başına beyaz örtü çekilen kadına bakıyordu. Gözünden bir damla daha düştü. Zorladı kendini. Belki de hala duyuyordu onu.
"Özgür," diyebildi zor bela. İsmim diye bitirdiği cümlesini tamamlıyordu. "Özgür," dedi tekrar.
Ve o an üzeri örtülmek üzere olan kızın diğer eli düştü sağa. Artık gitmişti işte. Artık tamamen yoktu.