Merhaba aşklarımm ben geldim
Nasılsınız?
İyisinizdir umarım
Sizi çok beklettiğimin farkındayım ama bu yazar koskaca bir vize haftasını devirip geldi karşınıza ve tatilde durmaksızın yazarak size iki bölüm birden getirdim🥳🥳🥳
Bölüm ile ilgili fotoğraflar koymayı çok seviyorum ama bakmaya dahi fırsatım olmadığı için sizi bekletmek istemedim.
Evet iki bölüm. Çok uzatmadan sizi baş başa bırakıp kaçıyorum geldiğimde mutlaka satır arası yorumlarınızı ve tepkilerini görmek istiyorum haberiniz olsun.
Keyifli okumalar.
🌬🌪
Kitaplara göre tanrı ilk yarattığı kulları Âdem ve Havva'yı cennetin en güzel bahçelerinden olan Aden bahçesine içlerinde tek bir kötülük barındırmayan kalpleriyle yerleştirir.
Ayakları altına serdiği bu bahçede onlara her şey helal kılındı, tek bir meyve dışında.
Tanrı onlara cennette olan tek bir ağaçta yetişen o meyveyi yememeleri konusunda uyardı ve onları birbirine gönül bağıyla bağladıktan sonra cennetin kapılarını onlar için açtı
Aşkla kutsanan Âdem ve Havva tanrının yasakladığı meyveden uzak durmak yerine iblisin vesvesesine kandığı an onları dünya üzerinde bir ayrılık beklemekteydi ve bunu o an anlamamışlardı.
Kitaplarda da efsanelerde de onları bir meyvenin ayırdığını tanrının huzurundan kovulup dünyanın farklı uçlarına gönderildiği söylenirdi.
Bir yasak Âdem ve Havva'yı ayırırken bir diğer yasak onları birleştirmişti.
Senem ve Samet.
Tüm yasakların arasında birbirine bağlanan kalpleri zaten en başından beri olmaması gereken bir aşka yelken açtı.
Onlar Âşık oldu ve iki dünya arasın da olan en büyük suçu birlikte işlediler.
Onların cezası ise onlar için en ağırı en acımasız olanı olacaktı ama henüz bunu bilmiyorlardı.
Cennetteki yasaklı meyveyi onlar yememişti ama bu dünyaya onlara ait olan yasaklı bir meyve getirmişlerdi.
En büyük sınavları üstesinden geldikleri aşkları sanırlarken asıl cezalarının yıllar sonra kesileceğini bilemezlerdi.
Yatağın üstünde bembeyaz kesilmiş teniyle yatan kızına yaşlı gözlerle baktı Senem. Şu an kardeşine öyle öfkeliydi ki onu boğabilirdi. Samet ise karısının kardeşini öldüreceğini bildiği için hemen yanında oturuyordu. Gözlerini kızına değdiremiyordu. Evet Samet Efnan kızına bakmaya utanıyordu. Oysa daha on beş yaşındaydı Eva, daha çocuktu ve bu olanların hiçbirini hak etmiyordu. Senem sinirden titreyen ellerini yumruk yaparak, ayakta dikilmiş gözünü kırpmadan Eva ya bakan kardeşine çevirdi gözlerini. Hışımla ayağa kalktığında Samet endişeyle "Senem." Dedi fakat Senem kocasına cevap vermedi.
"O çok küçük." Dedi dolu gözlerinden bir damla yaş akarken. "Onu bu kadar zorlamaya hakkın yok. Onu bu kadar güçsüz düşürmeye hakkın yok." Dediğinde Toprak ifadesiz yosun yeşili gözlerini ablasına dikti. Senemin diğer gözünden de kavurucu bir damla yanağına süzüldü. Bu bakışı tanıyordu. Kardeşinin bu acımasız bakışlarını o kadar iyi tanıyordu ki dudaklarından bir hıçkırık kaçtı. Samet dayanamayıp yerinden kalktığı gibi karısını kolları arasına çekerek onu sarıp sarmaladı. Samet Efnan Senem Efnan'ın tek bir damla göz yaşına dayanamazdı. Karısının gözünden kopup gelen tek bir acı damlasını dahi görmeye tahammülü yoktu fakat Eva artık büyüyordu, Senem ve Samet'in endişesi gibi. Gün geçtikçe büyüyüp serpilen kızlarının adına sevinemiyorlardı bile artık.
Korku en büyük zaafları olmuş, ellerinde büyüyordu.
Sanemin ve Samet'in büyük zaafı ve büyük korkusu oluyordu biricik kızları Eva.
Kocasının kolunda sarsıla sarsıla ağlarken "Birazcık hafifletsen ne olur? Ona ders verirken bu kadar zorlamasan olmaz mı?" Toprak gözlerini tekrardan yatakta yatan solgun bedene çevirdi. Burnundan ve kaşından süzülen kanları ablası silmişti fakat ince ince sızmaya devam ediyordu. Ablası ne sanıyordu, kardeşim dediği elinin altında büyüttüğü kızı bu duruma getirmekten keyif mi alıyordu. Ki kendisi daha kötü bir durumda olduğuna emindi çünkü şişmiş burnu ve kesinlikle morardığına emin olduğu elmacık kemiklerindeki sızı derisinin altından ona haber veriyordu. Eğitim anlayışı tabi ki de birbirlerini hırpalayarak güçten düşürmek değildi ama her düştüğünde onu kaldırmak için yanında olamayabilirdi ve Eva düştüğü anlarda ona uzatılan bir ele muhtaç olmamalıydı. Onu öyle bir noktaya getirmek istiyordu ki düştüğünde eli el, aramasın yerdeki taşlara dikenlere bastırarak kalkabilsin istiyordu. Canından çok sevdiği kardeşini kendisine muhtaç büyütmek istemiyordu
Üstü başı toz toprak, kıyafetleri yırtık pırtıktı. İkisi de mahvolmuştu fakat Toprak Eva gibi değildi. Ondan daha dayanıklı ve direnci kuvvetliydi.
Bir ay olmuştu onlar evden gideli. Her gün düzenli bir şekilde yaptıkları silahlı dövüşlü eğitimden farklı bir aydı bu. Eğitimlerinin belki en zor zamanıydı. Yılda bir kez temmuz ayı boyunca Eva ve Toprak ortadan kaybolur ve bir ayın bitiminde atlattıkları zor günlerin sonunda, mahvolmuş bitmiş bir şekilde gelirlerdi eve.
Yorulmuş ama daha güçlü hissederdi Eva, zorlanırdı fakat sesini bile çıkarmazdı dayısına.
Eva'yı hayvan gibi eğittiğinin farkındaydı Toprak fakat eğitilen tek taraf Eva olmuyordu. Eva iki gün aç kalıyorsa Toprak üç gün aç bırakıyordu kendisini, Eva ne zaman buz gibi geceleri dışarda geçirse Toprak bir gün önceden geceyi geçirmiş ve tekrardan Evayla da dışarda geçiriyordu. Çocuk oyuncağı değildi yaptıkları şeyler. On beş yaşındaki bir çocuğun kaldırabileceği gibi de değildi fakat Eva güçlüydü her ne olursa olsun tam donanımlı bir asker gibi yetişmeliydi.
Kan gördüğünde kusmamalı, ceset gördüğünde geceleri uyumayı öğrenmeliydi. Bunlar yeğeni için zor şeyler değildi. Zihin olarak Toprak ona hiçbir şey öğretmemişti.
Eva zaten korku hissini hissetmezken Toprak'ın bile çekindiği birçok şeyi yapabiliyordu.
Dayısı onu ruhen değil bedenen eğitiyordu.
Kan görünce Eva korkmazdı, cesetle yan yana geldiğinde bırak geceleri uyuyamamayı o cesetle geceyi sabah ettiği bile olmuştu çünkü Eva ölünün değil dirinin daha tehlikeli olduğunu dayısından öğrenmişti.
Beraber geçirdikleri ilk ay değildi bu. Eva kendisini bildi bileli dayısı ona hep bir şeyler öğretmiş hep daha iyisi olması için çabalamıştı.
Ablasının kalktığı koltuğa kendisini attı. Bakışlarındaki ifadesizlik perdesi inmiş yerine büyük bir şefkat oturmuştu, yeğeninin yüzüne gelmiş olan kızıl tutamları kenara iterek daha kendi dudağındaki ve burnundaki kanamayı durdurmamışken Eva'nın yarasına pamukla acıtmadan minik dokunuşlarla sildi. Gazlı bezi ufak ufak bastırsa da yarayı yakacaktı. Eva yüzünü memnuniyetsizce buruşturunca dudağını kenarı kıvrıldı yeğeninin kir pas içinde olmasını umursamadan alnına minik bir öpücük bırakıp yaralarına tek tek pansuman yaptı. Buraya gelmeden öncede yapmıştı fakat tekrardan yapılması şarttı. Kendisi mi? Bırak yarayı, yüzü ne halde diye aynaya bile bakmamıştı.
Önceliği yeğeniydi. Eva'nın iyi olmasıydı.
Ablasının ağlamasını bekleyemezdi. Bakışları Eva'nın sağ eline düştüğünde bitkince yere yığılmasına rağmen sıkı sıkı avcu içinde tuttuğu bıçağını görünce göz devirdi. On beş yaşındaki bir kızın nasıl hastalık derecesinde bıçaklara hasta olabildiğini anlamıyordu. Tamam kendisinin de çok normal olduğu söylenemez ama bu kızın odasında on iki binlik bir bıçak zulası vardı. Eva'nın bıçak koleksiyonu en çok da ablasını korkutuyordu. Hanım hanımcık, cicili bicili kızı olacağını sanan ablasına bıçaklı silahlı zulası olan kızı Eva şoku.
"Ben yaparım sen git bir şeyler ye. Açsınızdır kesin." Dile kolay üç gündür ağzına tek lokma yemek sürmemişti.
"Kızıl uyandığında beraber yeriz." Dedi soğuk bir sesle ablasına. Yanına gelip önünde diz çökerek alttan yaşlı gözlerle baktı kardeşine. Merhametsiz bakan soğuk gözlerinin ardındaki o kocaman yüreği hiç şüphesiz çok iyi b iliyordu. Kendisini ablası dahil herkesten gizlemeyi başaran toprak bir tek elinin altındaki baş belasıyeğeninden gizleyemiyordu. Görüyordu Senem. Kardeşinin kızına bakan gözlerindeki o büyük sevgiyi görüyordu. En çok da bundan korkuyordu.
Birbirlerinin kalbi bileği olmuş olan bu iki çocuğu birbirlerinden ayıracaklar diye çok korkuyordu.
"Oğlum sen bir şeyler ye hadi, birazdan yaralarına bakalım senin de ama önce karnına birkaç lokma bir şey girsin." Dedi Samet yumuşak bir sesle.
Öfkeliydi.
Yerinde bir öfkeydi de.
Kim çocuklarını bu halde görmek isterdi ki, ama mecburdu.
Eva'nın kendisini korumayı, tek başına olmayı öğrenmek zorunda olduğunu bilmek Samet'in kalbine öyle bir acı dolduruyordu ki dışarıdan görünen dik duruşunun aksine içinde iki büklüm olmuş bir baba yüreği olduğundan kimsenin haberi yoktu. Oğlu ve karısı haricinde.
Toprak öz oğlu olmayabilirdi fakat Eva'dan bir farkı yoktu Samet'in yüreğinde. O da ciğerinden bir parçaydın ve Eva kadar onunda bitkin ve güçsüz olduğunu görebiliyordu şu an. Çünkü ona bakınca gençliğini görür gibi oluyordu bazen. Yorgundu ama güçlüydü, bitkindi ama yıkılmazdı, aralarındaki tek fark Samet'in onun yaşında iken omuzlarında bu kadar yükü yoktu. Evet çok zorluk çektiği saklanamaz bir gerçekti fakat Toprak bu kadar yükü taşımak için çok küçüktü.
On dokuzuna girecekti ama yükü nice yaşlara sığardı.
"Ablam beni yanlış anladın." Dedi Senem titreyen sesiyle kardeşinin ellerini elleri arasına alarak. Şu an Toprak'a kendisini suçlu hissettirdiğini düşünüyordu. "Biliyorum böyle olmak zorunda ama ama.."
"Evet biliyorsun abla. Tıpkı bir gün onların geleceğini bildiğin gibi." Senem sustu
"Ne olacağını sanıyorsun sen orda? Eva'yı güllere çiçeklere sararak mı karşılayacaklar, orada kardeşimin başına neler gelebilir aklın hayalin alıyor mu senin?" dedi belki Toprak ilk defa ablasına duyduğu saygı çerçevesinin dışına çıkarak. "Abla biz en büyük suçu arkamızda suçu olmayan suçsuzlara bedel ödeterek işledik. Her şeyin bir bedeli olacak vakti zamanı geldiğinde ve ben o bedeli kardeşime ödetmeyeceğim! Ben suçu olmayan suçsuz kızılama tek bir bedel ödetmelerine izin vermeyeceğim. Benim kardeşim kimsenim önünde diz çökmeyecek. Benim kardeşim kimsenin biçtiği kadere razı gelmeyecek benim kardeşim gün gelip devran döndüğünde kimsenin kölesi olmayacak." Toprak belki ilk defa sesini ablasına bu kadar yükseltiyordu.
"Kızıl bizim günahımızın sorgusuna girmeyecek. Kızıl, benim kardeşim ne o dünyada ne de bu dünyada her zaman yıkılmayacak."
🥺
Beni dünyaya getiren annem ve babam dışında güvendiğim tek dağım Toprak Kırcalıydı.
Elimden tutan, büyüten, anlatan ve öğreten beni güçlendiren, çocukluğum deyince ismi zihnimde altın harflerle beliren insandı.
Hayatta beni en çok zorlayan, ölümün kıyısına kadar getiren, alnıma silah dayasa, boğazıma bıçağını yaslasa bile güvenimin milim kadar eksilmeyeceği tek insandı Toprak Kırcalı
Ben Toprak Kırcalı'nın eseriydim
Ben yosunun kızılı
Abisinin kardeşiydim
Peki şimdi ne olmuştu
Güvendiğim dağlara kar yağmıştı sanırım. Solmaz dediğim çiçeğim bükülmüş kurumaz dediğim dalım çatlamıştı. Sahi neden böyle olmuştu? Tüm bunların olması, annemin, babamın, yosunun beni yıllardır kandırıyor olması nasıl bir gecede takır takır önüme dökülerek gün yüzüne çıkmıştı.
Evet yıllardır. Bir gün değil, bir ay değil, bir yıl değil, öz ailem ben doğdum doğalı ayakta uyutmuştu
Beni kandırmıştı.
Onlara karşı çok kızgındım, en çok da kırgın. Bana bu duyguyu hissettirdikleri için bile öfkeliydim onlara
Çünkü ben kırılmazdım. Ben insanlar tarafından dışlandım, istenmedim, çoğu kez farklılaştırıldım ama insanlar tarafından hiçbir zaman kırılmadım
Çünkü beni kırabilecek kişiler içimdeki en değerli köşeyi verdiğim insanlardı ve ben benim için değerli olanı bana değersiz davranana vermezdim.
Eva Efnan'ı kırabilecek tek insanlar kalbinde yeri olan insanlardı ve benim kalbim ailemdi.
Beni param parça eden ise yine en değer verdiklerimdi.
Son bir adım kalmıştı. Kendi içimde ve insanlara tanıdığım üç hak vardı ve bu evrenin başıma getireceği son hakkı kalmıştın
İlki yalanların içinde yaşadığımı gün yüzüne çıkartıp önüme koyması
İkincisi sırtımı yasladığım dağı sarsmasıydı
Evet başıma gelen bunca şeye rağmen üç adım sınırımı aşan en büyük etken bunlardı
Üçüncüsü olduğunda evrenin bana benim evrene verdiğim hak bitiyordu.
O zaman olacaklar ise tanrının yazdığı kaderde kulun yaşayacağı cihanda ortaya çıkacaktı.
Ellerimin arasındaki zincire uygulayacağım en ufak güç duvara tutunarak zorla ayakta duran herifin boynunu gövdesinden ayırarak zaten yerlerde olmaya layık olan kellesini önüme yuvarlayacaktı. Gırtlağından gelen hırıltılı bir sesle nefes almaya çalıştı fakat izin vermedim.
"Şimdi söyle bakalım kim kimi sike sike öldürür bu delikte." Alaysı sesim ve merhametin yoksun olduğu bakışlarım elimin altındaki adamı it gibi titretti. Dizimi kasığına geçirdiğimde acıyla yere çökmek istedi ama boğazına yasladığım zincirle onu yukarıya çekiştirerek acısını yaşamasına bile izin vermedim. Bacaklarını birbirine bastırarak acıyla inlediğinde dizimi üst bacağına yavaşça dokundurup okşar gibi yaptım. Dudaklarımda müptelası olduğum o, alayın her tonunu taşıyan gülüşüm vardı. Dizimi bacağına bağına geçirip yukardan boğazını sıkarak hırıltılı nefesinin daha da kesilmesine izin verdim. Ellerini kaldırmaya çalıştığında bacağına olan baskımı geri çekerek ayaklarımın dibine düşmesini sağladım. Artık önümde diz çöküyordu.
"Şimdi." Dedim bana ait olan ama derinlerden gelen karanlık bir sesle. "Bana öyle bir bilgi ver ki boynunu gövdene bağışlayayım." Zinciri gevşettiğim adam derin bir soluk aldığında öksüre öksüre geri verdi nefeslerini.
Kulağına doğru eğilip hislerin arındırıldığı duygusuz tonumla konuştum. "Bana öyle bir şey ver ki canını sana bırakayım." Titreyerek bana bakan Tural öksüre öksüre zorlukla konuştu
☠
"Şemsi senin sürünerek geldiğin yolları sikeyim duydun mu beni!" diyerek çıplak ayak bastığım dikenli yollara ve yanımda mal gibi sürünen şemsiye sövüyordum. Hava tam aydınlanmamıştı ama bir saate aydınlanır diye düşünüyordum. En azından önümüzü görebiliyorduk!
"Sen sanıyorsun ki şemsi çok rahat. Ulan senin sadece ayakların değiyor yere ben komple yerden geliyorum ya." Haklıydı.
"Sen alışkınsın sürünmeye."
"Sen benden daha çok sürünüyor gibisin ama." Yine haklıydı pezevenk.
"Benim senin gibi kalın derim mi var şemsi? Ayaklarıma hep diken battı."
"Bendeki de demirden değil ya." Her boka cevap veriyordu bu sürüngen kırması da.
Ona ters ters bakarken yerdeki bitkinin dalının ucunda olan top şeklindeki şeyler dikkatimi çekti. Şemsi sürüne sürüne giderken eğilip bitkiyi inceledim. Bitkinin dalındaki top şeklini andıran meyvesine bakarken tam top şeklinde değil de içli köfte şeklinde olduğunu gördüm. Benzetmeme laf etmeyin üç gündür açım aklıma başka bir şey gelmiyordu. Kopardığımda aslında avucumu aldım birkaç tanesini, avcumu doldurmayacak
kadar küçüklerdi ama meyve değildi bence. Hafifçe sıktığımda içindeki hava sıkışıp köfte şeklinde olan meyvenin ucundan bir şey pıs sesiyle fırladığında "Kız neredesin ben süründüm gidiyorum bir baktım arkamda yoksun-" şemsinin lafı tamamlanmadan meyvenin ucundan fırlayan şey tam alnının çatısına çarpı verdi. Ağzı beş karış ağzı beş karış açık kalan şemsi bana şokla bakarken dudaklarımdan hayvansı bir kahkaha döküldü. Nişan almadan bile hedefi on ikiden vurabiliyordum. Şemsi hala bana şokla bakarken olmayan kaşlarını çatarak üzerindeki şoku atlattı.
"Aptal insan kızı!" diye tıslayarak üzerime gelecekken elimdeki diğer meyveyi nişan alır gibi ona doğrulttum. "Yeminle delerim alnının diğer köşesini de."
"Aptal insan kızı!"
"Benden daha aptal olan hayvan oğlu." Şemsi kafasını yere sürterek alnındaki bitkiden kurtuldu.
"Mükemmel derim olmasa şu an tırtıs otunun dikeni bana saplanacaktı"
"O kim, akrabanın adı mı?" dedim gıcık bir sırıtışla
"Elindeki zıkkımın adı!"
"Aaa bunun adı tıstıs mı?" şemsi hala kafasını topraklara sürterken bir saniye durup en bıkkın bakışını bana yolladı.
"Tırtıs."
"Ne haltsa." Elimdekileri alıp cebime koyduğumda kafasını güya temizlemiş şekilde bana baktı.
"Ne yapıyorsun?"
"Eğlenceli bir şeye benziyor lazım olur." Dedim sırıtarak.
"Bana karşı kullanırsan seni kuyruğumla kırbaçlarım."
"Kafamı attırırsan neden kullanmayayım." Elimi şakağıma bastırıp delmek ister gibi hareket ettirdim.
"Normal hayatında da bu kadar öfkeli bir insan mısın?" ters ters baktım.
"Normal hayatımda çok sakin ve mülayim bir insandım. Sizin hayatınız anormal olduğu için sana öyle gelmiştir." Nezarethanedeki Yosun ve Kızıla buradan bolca selamlarımı yolluyordum. Zero sakinlik yani.
"İnandırıcı gelmedin. Ayrıca o sinirle herifi öldüreceğine emindim."
"Katil değilim."
"Olmayacağının garantisi yok." Düşünceli sesiyle mırıldanışını anlamadım.
"Duyamadım."
"Yok bir şey. Şimdi nereye gidiyoruz?" dedi merakla.
"Saraya."
"Saraya?" dedi şaşkınca
"Evet saraya." Dedim gayet sakince
"Kızım oradan kurtulmuşken kendi ayağınla dönecek kadar aptal mısın? Tamam tek başına dışarıda yapamayacağının farkındayım ama baş rol kızlar cehenneminden kurtulmuşken tekrar oraya ayağıyla gitmezler diye biliyorum ben." Hafifçe güdüm
"Hangi kitapta yazıyormuş o?"
"Ne bileyim ben." Dedi alay ettiğim için ters ters
"Benim kitabımda cehennem zaten başrol kız. Cehennemi gittiği yere götürmekte onun için bir zevk."
"Eva oradan kurtulmak için son şansın olabilir." Beni vaz mı geçirmeye çalışıyordu bu yılan?
"Dışarıda yapamayacağımı söylemedin mi?" dedim gerçekle alakası olmayan bir gülüşle "Gebereceğime çok eminsin."
"Başka bir kız olsa hayatta kalamaz belki fakat sen yaparsın." Dedi beni incelerken düşünceli bir sesle "Sahi sen tüm bu donanımı nereden edindin. Yaşında küçük, bu kadar dövüş bilgisini ananın karnında öğrenerek çıkmadın herhalde?" içimdeki şeytan derinlerden gelen kahkahası karanlık koridorlarda yankılanarak kulağıma ulaştı.
Sorduğu soruyu es geçtim. "Sen gerçekten kaçamadığım için mi o sarayda kaldığımı düşünüyorsun?" dedim gülerek.
"Esir değil misin sen kızım? "
"Onlar öyle sanmaya devam edebilir."
"Eva kafamı allak bullak ettin." Dedi gerçekten karışmış bir sesle.
Alaysı gülüşümü ifademden kaldırdım. "Şemsi, ben istersem o saraydan kimsenin ruhu duymadan çıkar giderim."
"Niye kurtulmuyorsun peki esaretten?"
"Çünkü bana kaçmayı değil üstüne yürümeyi öğrettiler. Sırtımı yasladığım dağıma ihanet etmem ben şemsi, arkamda kimseyi bırakamam."
"Yaşayamazsın insan kızı, yaşatmazlar böyle seni bu ülkeyi tanımıyorsun." Dedi endişeli bir sesle.
"Bu ülkede bu evrende henüz beni tanımıyor sürüngen, Eva Efnan'ı tanımıyor."
Saatin biz çıktığımızda dört civarı olduğuna eminim. Ve neredeyse iki saattir yürüyorduk hava aydınlanmış güneş gök yüzüyle buluşmuştu fakat biz bu siktiğimin sarayını bulamamıştık.
"Şemsi yolu bildiğine emin misin sen?"
"Tabi ki kızım istesem sana buranın haritasını çıkartırım."
"O haritaya da aynı yolları ve aynı taşı dönderip dönderip koyar mısın şemsi?" dedim ters ters
"Ne taşı kız?"
"Kaldırım taşı Şemsi! Ne taşı olacak yanından üçüncü kez geçtiğimiz taştan bahsediyorum!"
"Nerden biliyorsun aynı taş olduğunu üstünde adı mı yazıyor?" bu yılan beni öldürüyordu.
"Kaybolduğumuzu tahmini ne zaman fark edeceğini bekliyorum iki saattir." Öfkeyle kuyruğunu yere çarptı.
"Sence şemsi çift diken kaybolur mu?" yılanların ne zamandır soy adı vardı?
"Şemsi çift dikeni bilmemde Şemsi çatal dil kaybolmuş gibi görünüyor buradan." Dedim iğneleyici bir sesle. Ağzını açıp hiçbir lafın altında kalmadığı gibi bununda altında kalmayacaktı ki duyduğum sesle işaret parmağımı hızlıca dudaklarıma bastırıp sus hareketi yapıp gizlenmesini işaret ettim. Gelen seslere bakılırsa iki kişiydiler. Şemsiyi onlara yediremezdim.
"Bana diyeceğine sen saklansana." Dedi kızgın sessiz bir sesle.
"Bana bir şey olmaz."
"Bana ne olabilir ki!"
"Senin dilini ikiye ayırırlar. Hem burada olman daha tehlikeli."
"Seni koruyacağım!" dedi. Sanki ben onun korumasına muhtaçtım sürüngendeki havalara bak. Ayrıca şu an şakağıma saplanan ağrı niye böyle ağırlaşmıştı. Elimi kaldırıp başımın iki tarafına bastırdım. Bir taraftan da şemsiye laf anlatmaya çalışıyordum.
"Şemsi defol git bir ağacın arkasına gizlen birisi görmesin seni hadi!" fısıltı şeklinde ona kızdığımda homurdanarak en yakınımdaki ağacın deliğine sokulup başını dışarıya çıkartarak baktı.
"Öyle olmaz şemsi şahlanarak dikil heriflerin önüne öyle daha az dikkat çekersin!" kafasına vurarak onu da içeriye sokmasını sağladım. Adım sesleriyle birlikte gelenlerin sesleri de duyuldu. Daha doğrusu tartışmaları
"Amına koyduğumun salağı kim dedi sana o direğin yanına işe diye."
"Ulan sıkışmıştım ne yapsaydım?" dedi diğer erkek sesi de.
"Ulan direk dediğin komutanların kol eklem hareketi için ısındığı spor aletinin koluydu!"
"Amına koyduğumun direğini yere çakmasaydılar o zaman Mahpuşt."
"Ağzını siktiğimin dangalağı adım Mahbup lan benim!" ne diyordu bu salak herifler. Adım sesleri yaklaştıkça yavaş yavaş görüş açıma girmeye başladılar, onlar tartışmaktan beni görmüyorlardı.
"Ne sikimse artık. Babanla aranda sorun mu vardı amına koyayım o nasıl isim." Dedi görüş açıma giren kumral saçlı üstünde muhafız olduğu belli olan kıyafetleri olan adam. İkisi de tanıdık kıyafetler içindeydi, bunlar Ateş krallığının muhafızlarıydı.
"Bana diyen herifin adı İcaz, adında bile hayır yok-" derken beni görmeleriyle ikisi de susup beni incelemeye başladılar.
Ağızlarından bana karşı dökülecek her türlü yılışık ve laubali kelimeye kendimi hazırlamıştım ki iki genç muhafızda bana bakarken kaşları hafifçe çatıldı ve beklemediğim o cümleyi kurdu adı İcaz olan adam
"Bacım bu saatte ne edersin be koskoca ormanın içinde."
"Ne varmış ki saatte?" dedi Mahbup, İcaz Mahbup' a ters ters baktı.
"Kargalar bile sıçmamıştır daha Mahpuşt."
"Sana ne amına koyayım hayvanın sıçıp sıçmamasından? Ayrıca o ağzını sikerim düzgün söyle şu adımı." Onlar tartışırken boş boş suratlarına bakıyordum. Şemsi ağacın yanında ki delikten sessizce fısıldadı
"Niye hiç normaline rastlamıyorsun?" Hayvan haklıydı.
"Ne bileyim amına koyayım akıllısı beni bulmaz delisi götümden ayrılmaz." Sessizce şemsiye cevap verdiğimde muhafızlar tartışmayı bırakıp bana döndüler.
"Seni bu hale kim getirdi?" dedi İcaz yüzümdeki ve tenimdeki yaralara bakarak.
"Hangi orospu çocuğu şaftını kaydırdı bacım söyle biz de gidelim onu hayatını kaydıralım." Dediğinde şemsinin hain gülüşünü ben duysam da onlar duymamıştı.
Dişlerimi sıkarak şemsinin olduğu ağaca döndüm ama uyuz sürüngen dibimizde olmasına rağmen çok iyi gizlenmişti "Şaftım mı kaymış!" öfkeli sorum şemsiyeydi ama üstlerine alınan salak muhafızlar konuştu
"Vallahi bacım sağdan baktığında kışlar deresi soldan baktığında ayılar tepesi gibi olmuş şaftı-" İcaz konuşan arkadaşının omuzuna yumruğunu geçirdi.
"Geri zekalı karşında karı var!"
"Amına koyduğumun salağı karı mı denir ona bayan!"
"Beyler ikinizin de şaftını kadın ve bayan arasındaki algı idrakine sokarım." Dedim ciddiyetle. Kendimi Elyesa gibi hissediyordum şu an.
"Eva istersen onları boğabilirim." Şemsinin sesine göz devirdim
"Kendi sarayının askerini mi boğacaksın?"
"Benim sarayım değil ki." Haklıydı
"Kendi ülkenin muhafızını mı boğacaksın?"
"Daha önce boğdum." Çok profesyonel, opsiyonel yani.
"Kafasına çok vurmuşlar ellam görür müsün mahpuşt kendi kendine konuşur garibanım." İcazın bana bakan üzgün ve acıyan bakışlarına karşılık sabır çektim. Bu çatal dilli sürüngeni bir tek ben mi duyuyordum!
"Bacım kimsin sen kimlerdensin?" dedi Mahbup
"Hadi onlara şeytanın kızıyım dememden şeytanın kızı olduğunu kanıtla." Şemsinin sesiyle deliye döndüm
"Şeytanın kızı mıyım ben şemsi!"
"Değil misim?" ben bu yılanı süründürürdüm! Ağaca boş bakışlar atan Mahbup ve İcazın kafası daha da karıştı, her şey çok normalmiş gibi şemsinin dibine saklandığı ağaçta lafa atladı.
"O sen misin yoksa?" Bir sen eksiktin odun sülalesi şu an.
Herkes ayrı bir şey söylerken muhafızlar artık zır deli olduğumu düşünmeye başlamıştı.
Benim bile kendimden şüphelerim vardı onları suçlayamazdım.
"Beni saraya götürür müsünüz? Yolu karıştırdım." Yalandı. Eğer burayı bir kere öğreneyim taşından otuna kadar unutmazdım. Daha önce buraya gelmediğim için bilmiyordum.
Öyle ki her boku kaydeden bir beynim vardı.
"Sarayın görevlilerinden misin?"
"Oradan birisi mi seni bu hale getirdi?"
"Birisi tehdit mi ediyordu?"
"Kaçırdılar mı?" ikisinin arka arkaya sorduğu sorular çoğaldıkça çoğaldı. Şakaklarımın iki tarafını delmek ister gibi vuran sızı boynuma doğru kayınca yüzümü buruşturarak boynuma götürdüm elimi.
Hiç sırası değil migrenim inan hiç sırası değil. Ayrıca bu salakların beni tanımayışı beni şaşırttı mı sevindirdi mi bilemedim.
Genelde yüzümü gören sen o kızsın diyordu.
"Gözlerinde lens var Eva. Şeytanın emaneti olan kan damlalarını henüz görmedikleri için seni tanımıyorlar." İç sesimin fısıltısına hak verdim.
Lens üç gündür gözlerimdeydi ve şimdiye gözümün içini mahvetmişlerdi.
"Beni saraya götürün lütfen." Dedim bıkkınca. Kafamın içinde bir sürü kişi aynı anda konuşuyormuş da beynimin duvarlarında yankılanarak tekrardan çoğalıyormuş gibi dumanlıydı başım.
Yol boyunca başımı beynimi yiyen muhafızlara kulak asmadım. Bir süre sonra tekrardan birbirlerine sarmışlardı. Neyse ki on dakika içinde sarayda olmuştuk. Kapının önüne geldiğimizde demir kapı muhafızları geçmemize izin vermediler. Daha doğrusu benim geçmeme izin vermediler.
"Kim bu kadın?" dedi kapının önünde zebellah gibi dikilen herif.
"Ben-" demiştim ki
"Sana sormadım!" diye kükredi "Kim bu İcaz?"
"Ne bağırın bee!"
"Komutanım ormanda bulduk yardıma muhtaçtı bizde aldık." Sanırsın yolda bulduğu kedi yavrusundan bahsediyordu. Ayrıca söz hakkı verse ben izah edeceğim yani.
"Ulan piç kurusu yolda bulduğun her sürtüğü toplayıp saraya mı getireceksin?"
"O bize ne dedi!" Sakin kal Eva, adamın gırtlağını sökmek gibi bir düşüncen yok
"Komutanım biz yardıma ihtiyacı var diye-" muhafızın lafını tekrardan bağırarak kestiğinde söylediği cümle ile artık bende şarteller koptu.
"Sikerim lan yardımını sen salak mısın amına koyayım! Nerde becerdiyisen-"
"O LAFINI TAMAMLARSAN SENİ ÖYLE BİR SİKERİMKİ ERKEKLİĞİNDEN UTANIRSIN!" Belimdeki bıçağı bile çıkartmaya gerek duymadan elimi boğazına sardığım adamı arkasındaki duvara çarparak yasladım. Yan taraftaki adamlar üzerime atılacakken tekrardan bağırdım "YAKLAŞANI SİKER ATARIM DUYDUNUZ MU LAN BENİ!" Boğazım parçalanırcasına bağırdığımda askerler yerinde çakılı kaldı. "Tek bir adım dahi atarsanız bu orospu çocuğunun boynunu yedi yerinden kırarım." Yüzümü adama döndüğüm de bakışlarım da ne gördü bilmiyorum ama yutkundu. İki katım olan adam ellerim arasında zorla yutkundu.
"Kimsin sen niye geldin?" dedi boğazını sıktığım için hırıltıyla konuşarak.
"Azrail'in demek çok isterdim de senin gibi ruhu sikik bir herifin ruhu bile bok içindedir."
"Yabancı kız sakin ol. O bizden birisi ve biz sana zarar vermedik." Dedi mahbup beni sakinleştirmek ister gibi.
"Yabancı kız ne amına koyayım?" icazın ters sesine göz devirdim
"Adını mı biliyorum sanki mahpuşt ."
Ağzının aklına bağlanan damarını sikeyim senin."
"Komutanımız yabancı bir kızız altında kalmış senin derdin boktan ismin mi?"
"Sen ismimden daha boktansın."
"Lan ben seni-" öfkeyle elimin altındaki adamı yana fırlattığımda tökezleyen adam zorla da olsa dengesini sağladı.
"Tek bir kelime daha ederseniz hepinizi doğduğuna pişman ederim. Beni Karahan'a götüreceksiniz, ŞİMDİ!"
"Sen bize emir veremez-"
"ŞİMDİ DEDİM!" diye öyle bir bağırdım ki sesim boşlukta yankılanacak sandım. Etrafımıza doluşan muhafızlar ne yapacaklarını bilmez bir şekilde birbirlerine bakarken arkadan Mavinin sesi yükseldi
"Çekilin lan kızın önünden." Yönümü ona döndüğümde Mavinin ifadesinde ilk defa gördüğüm bana karşı olan bir endişe parıltısı vardı.
Mavi
Evet bildiğimiz Mavi benim için endişelenmiş miydi?
Buna kargalar bile inanmazdı.
"Bugün şu kargalardan ne istiyorsunuz anlamıyorum, hayır hayvanların konuyla bir ilgisi de yok." İç sesime aldırış etmedim.
"Mavi hekimim biz yabancı diye kabu-"
"Prenses Afranı kurtaracak tek kişi mi bu saraya yabancı Esef?" diyerek sertçe az önce bana sürtük damgası vuran pezevenge sordu. Esefin bakışları tekrardan bana döndüğünde bakışları gözlerime dokundu.
"Onun kan kırmızısı gözleri olduğunu söylemişlerdi hekimim. Bu kızın gözleri bahsettiğiniz kızla uyuşmayınca bende kendisini acındırarak saraya girmeye çalışan bir ajan sandım bu küçük kızı." Mavi bir adım yaklaşarak Esefin önünde durdu. Eseften daha uzundu ama aralarında uçuk bir boy farkı yoktu.
"En azından Arsal ve senin gibi değil. Adamın yanında çay paketlerinin kenarına bağlanmış hediyelik bardak gibi duruyorsun." İç sesimi boğabilseydim keşke
"Küçük dediğin kız seni öyle bir savurdu ki az önce buradan sarayın önüne kadar seriliyordun." Dediğinde işte asıl şoku şimdi yaşıyordum. What?
"Ona bir daha böyle bir muamele yaptığınızı görürsem işin sonuyla efendimiz Arsal ilgilenmek zorunda kalacak." Mavi muhafızları tehdit ederken onu umursamadan içeriye girerek öfkeyle adımlamaya başladım.
Bu aptallar birinin savunmasına muhtaç olduğumu sanıyorsa yanılıyor.
"Eva! Eva bekle beni." Arkamdan gelen mavinin sesine doğru orta parmağımı kaldırdım. Koşarak yanıma yetiştiğinde konuşmak için ağzını açtığını hissettiğim an yüzüne bile bakmadan konuşmasına engel oldum
"Sakın bir daha beni o prens bozuntusu adı altında birisine karşı koruma, damarındaki alyuvara kadar sikerim."
"Bugün fazla mı küfür ediyoruz sanki başkan. Sakin." İç ses haklıydı fakat sinirim öyle tepemdeydi ki bırak sövmeyi birinin iflahını kaydırana kadar dövsem yine sakinleşmezdim. Ayrıca başımdaki ağrı ve midemdeki bulantı beni daha kötü etkiliyordu.
"Ben sizin gibi onun prensliğinin arkasına sığınacak kadar onursuz değilim." Dediğimde yanımdaki adam dona kalsa da onu umursamadım.
"Ağır oluyor kızıl, şeytan yavaş gel. Acın var ağrın var diye alttan alıyorum damarıma basıyorsun." Durup ona döndüğümde gözlerim cayır cayır yanıyordu artık.
Ayakta duruyor olmam iyi olduğum anlamına gelmezdi. Yüzüm gözüm yara bere içinde sırtımda işkencenin izleri vardı, tüm yaralarım açık ve pansuman görmediği için mikrop kapmıştı. Sağ göğsümün altı acıyla sızlıyordu, orada piç kurusunun birinin bacak arasına attığım tekme karşılığı sağ göğsümde sandalye kırmıştı, kırdığı tek şey sandalye olmamıştı, birkaç kaburgamı çatlattığına eminim, üç gündür aralıklarla karnıma saplana geçmek bilmeyen kramplar içimi allak bullak etmişti. Gözümün önüne aralıklarla inen karartılar çok kısa sürse de anlık olarak algılarımı durduruyordu.
"Bende basılacak damar bırakmadınız siz ama Semdar." Dedim tıslayarak üzerine yürürken "Şimdi beni o piç prensinin yanına götür."
"İyi değilsin. Yaralarına bakmalıyım ilk önce. Arsal ile sonra hesaplaşırsın." Dudaklarımdan alaysı bir kahkaha kopup geldiğinde dudağımın kenarındaki patlak yüzünden yüzümü buruşturdum. Orospu çocukları.
"Beni Arsal'a götür. Şimdi." Dediğimde susmak zorunda kaldı, elini öne doğru uzatarak beni saraya değil sarayın başka bir bölümüne götürmeye başladı.
Öfkeli adımlar atarken görüş açım bir anlık da olsa puslanınca gözlerimi ovuşturdum. Sakin kızım Eva üç gündür dayandın daha da dayanırsın. Nelere dayanamadın ki?
Adımlarımız bir tabur askerin olduğu eğitim alanına gelince son buldu. Burada bir taburdan fazla asker olduğuna eminim.
Askerler sanki asker değilmiş gibi bir rahatlıkla uzun bir bankta karşılıklı oturuyor karşılarındaki Elyesa öfkeyle onlara bağırmasına rağmen hiçbiri iplemiyordu.
"Kora komutanım gelmedikten sonra hiç kimse kılını bil kıpırdatmayacak Eyesa Hanım." Dedi, aralarından birisi
"Kora komutan yoksa bizde yokuz." Dedi biriside.
"Siz beni anlamıyor musunuz?" dedi Elyesa öfkeyle "Ne anlatıyorum iki saattir!" Elyesayı çıldırttıkları aşikardı.
Ne olduğunu merak etsem de sorma gereksinimi bile görmeden adamların içinden öfkeyle gidip arkada dikilen üçlüye ateş saçan adımlarla ilerledim. Askerler bana şaşkınca bakarken benim yürüdüğüm yerde Arsalı gördükleri an aceleyle ayağa kalkıp toparlandılar. Elber ve Akın gelişimden hayrı alamet şeyler olmayacağını çıkarmış gibi hareket edeceklerdi ki Arsal onları durdurdu. Haspam!
"Sen!" dedim patlama noktasına varan öfkemle. Belki çoktan patlamıştı!
Adımlarım yere sert basarken saliselik bir zaman dilimin de zemin ayaklarımın altından kayıyormuş gibi öfkeli adımlarım sekteye uğradı. Yerimde duraklamak zorunda kaldığımda arkamdan yaklaşan Maviyi hissettiğimde elimi kaldırıp "Sakın!" dedim hırıltıyla. Karnıma saplanan keskin sızıyla iki büklüm olmak için kıvranan vücuduma izin vermedim. Şu an sırası değildi üç günü deviren vücudum bana dördüncü gün ihanet edemezdi. Direncim bu kadar düşük değildi! Ellerimin titrediğini hissediyordum, boğazıma doğru yükselen acı tat kendisini atmak için yanıp tutuşurken görüş açımdaki pus çoğaldı.
"Evaa." Yükselen ses Akından mı yoksa Maviden mi geliyordu bilmiyorum ama elimi bir kere daha kaldırıp dur işareti yaptım yaklaşan kişiye. "Eva iyi değilsin, sakin ol."
"SAKİNİM BEN!" göğsüme batan bu hançerler de neydi? Niye ucu kalbimi deşiyordu.
"İyi değilsin şeytanın kızı." Herkesin sesi birbirine girmişken kalabalığın arasından çekip çıkardığım tek ses onun oldu ve şakaklarımı ovuşturarak ona döndüm. Endişeyle bana yaklaştığında bana olan yalancı ilgisine acılarıma rağmen dayanamayıp bir kahkaha kopardım. Bilen bilir ki bir insanın son noktada olduğunun en büyük göstergesiydi bu.
"Üzüldün mü?" dedim acıdan hırıltılı çıkan sesimle. Bir gülüş daha kopup dudaklarımda can bulduğunda Elyesa'nın endişeyle "Eva sakin ol lütfen, konuşalım ama şu an iyi değilsin." Dediğinde ondaki sahte endişeyi duyunca yukarlarda olan öfkem arşa vardı.
"İyi değilsin şeytanın kızı. Sakinleş." Ne ara yakınıma geldiğini bilmediğim adam dibimdeydi
"Çok mu üzüldün kralın oğlu?" acılarımı bastırmaya çalışan alay göz pınarlarımı yakıp kavurdu.
"Beni o orospu çocuğunun önüne yem olarak atarken üzgün görünmüyordun, ya da bana yalan söylerken hiç birinizin gözünde bir hüzne rastlamadım ben." Bakışları yüzümün her miliminde gezinirken suratımda kuruyan ve hala akmaya devam eden burnumdaki kana bakarken dişlerini sıktı.
"Niye yaptın bunu kendine." Diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir sesle. Bunu bana değil de kendi kendine konuşur gibi söylemişti, bakışları siyah lenslerin olduğu gözlerime kaydı. "Niye o adamdan kurtulup bana gelmedin?" hesap soruyordu bana. Aslında oynadığı kumara rağmen benim ona gelmemi istemişti içten içe.
"Sen de bana gelmedin kralın oğlu." Dedim Mavi gözlerine bakarken. Bu bir hesaplaşmaydı, ikimizde birbirimize hesap soruyorduk ve görünen o ki ikimizde zararlı çıkmıştık bu kumardan.
Arsal Karahan kazanmasına rağmen bu kumardan zararlı çıkmıştı çünkü artık gözümde oluşturduğu tek profil düşman profiliydi. Ve ben hiç kimseyle düşman olmazdım. Sevmezdim belki ama hiç düşman gözüyle bakmamıştım kimseye, karşımdaki adam bana bunu öğretmişti.
Arsal Karahan bana düşmanlık nasıl olurmuş onu öğretmişti. Buradan aldığım ilk ders buydu.
"Sen niye bana gelmedin?" bana olan bakışları değişmedi. Çünkü ben her zaman ilk vaz geçilen taraf seçimde ilk kurban verilebilecek kişiydim. . Ben bu ülkede hiçbir zaman tercih edilen kişi olmayacaktım. Henüz hiçbir şeyi bilmediğimin farkındaydım, ama şunu çok iyi anlamıştım ki bu ülkede beni ancak ben koruyabilir beni bir tek ben ezdirmezdim.
Çünkü yalnızdım. Eva Efnan bu ülkede tamamen yalnızdı.
Göğsüme batan iğneler şakağımı delmek isteyen sızı algılarımı zayıf düşürüyordu. Bir iki adım geri yürüdüm, damarlarımdaki kan sanki kalbime isyan açmıştı. O kadar yara almıştım ki acının nereden geldiğini bile algılayamıyordum. Titreyen elim yumruk olduğunda öfkeyle etrafa baktım. Gözüme görünen herkes her şey kendisini gebertmemi ister gibi mi bakıyordu yoksa titreyen yumruğum bana bunu mu fısıldıyordu. Sol bileğimdeki o küçücük nokta vücudumdaki tüm acıları bastırıp avaz avaz ben buradayım der misali yanmaya başladığında bir iki adım geri sendeledim, ayağıma takılan şeyin bile ne olduğunu anlayamadan geriye doğru düşecekken belimden tutan iri el beni göğsüne çektiğinde başım güçsüzce göğsüne yaslandı.
"Vücudu yılanın zehrinden kurtulamamış Efendim. Hemen odama götürün, onu güçsüz düşüren damarında akan zehir." Titreyen vücuduma artık engel olamıyordum. Gözlerimdeki pus kendisini karanlığa bıraktığında başım geriye düştü ve dudaklarımdan akan sıvının kan olduğunu aşınası olduğum tadından anladım.
Ve beni bu hale getiren adamın kollarında bilincim beni