Zamanın henüz bir nehir gibi akmadığı, toprağın ve gökyüzünün ilk şarkılarını birbirine fısıldadığı o kadim çağlarda, evren tek bir nefesten ibaretti. Ne güneşin kavurucu sıcağı bir cezaydı ölümlüler için ne de gecenin zifiri karanlığı bir korku unsuru. Her şey mükemmel bir döngüde, ilmek ilmek işlenmiş ipek bir kumaş gibi birbirini tamamlıyordu. Ancak ölümlülerin kalbine düşen ilk hırs tohumu, bu ebedi bütünü tam ortasından ikiye çatlattı. Gökyüzü eşi benzeri görülmemiş bir gürlemeyle sarsıldı, yeryüzü derin sancılarla yarıldı ve varoluş iki büyük krallığa bölündü: Işık Alemi Aurelia ve Gölge Alemi Noxterra.
Aurelia, gökyüzünün en saf safir tonlarıyla boyanmış, nehirlerinden erimiş gümüş akan, beyaz mermer kulelerin bulutlara dokunduğu bir diyardı. Burada yaşayan her varlık, kalbindeki ışığı besler, şifaya inanır ve adaletin ebedi yasalarına itaat ederdi. Evrenin parıltısı bu topraklarda somut bir güç haline gelir, ağaçların yapraklarından bile geceleri hafif bir nur yayılırdı.
Noxterra ise mor bulutların ebediyen örttüğü, yıldızların bile sönük birer fısıltı gibi parıldadığı, uçsuz bucaksız ametist vadileriyle kaplı gizemli bir krallıktı. Karanlık, orada bir kötülük ya da körlük demek değildi; aksine saklanacak güvenli bir sığınak, derin bir sessizlik, kadim sırların korunduğu bir dinlenme vaktiydi. Noxterra'nın halkı gölgelerle konuşur, rünlerin dilini çözer ve gecenin getirdiği bilgeliği saklardı.
Bu iki diyarın tam kesiştiği noktada, her iki dünyaya da ait olmayan tarafsız bir vadi uzanırdı. İki alem arasındaki dengeyi korumak amacıyla, zamanın ilk şafağında buraya devasa bir altın terazi yerleştirildi. Bu terazi ne Aurelia'nın malıydı ne de Noxterra'nın; o, evrenin atan kalbiydi. Sol kefesine saf ışığın özü, sağ kefesine ise mutlak gölgenin kadim kristali yerleştirilmişti. Terazi dengede kaldığı sürece, ne ışık dünyayı yakıp kavuracak ne de karanlık hayatı tamamen boğacaktı. Yüzyıllar boyunca iki alemin hükümdarları bu teraziye sadık kaldılar. Her dolunayda, sınırın sıfır noktasında bir araya gelir, birbirlerinin gözlerine bakar ve ebedi barış yeminlerini tazelerlerdi.
Ancak zaman, en sağlam taşları bile içten içe aşındıran gizli bir düşmandı. Barışın getirdiği rehavet, her iki tarafta da derin fısıltıların doğmasına yol açtı. Aurelia’nın bazı bilginleri karanlığın tamamen ortadan kalkması durumunda ışığın sonsuz bir ihtişama kavuşacağını savunurken, Noxterra’nın sınır boylarındaki bazı gölge savaşçıları ise ışığın kendi gizemlerini fütursuzca ifşa ettiğini düşünüyordu. Kalplerdeki bu ince çatlaklar, terazinin hassas dengesini derinden sarsacak amansız bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu fısıldıyordu. İki dünya, üzerinde yürüdükleri ince ipin farkında olmadan, ebedi bir ayrılığın ve geri dönülemez bir eşiğin tam kenarına gelmişti.