Eğer Olymposlu bir tanrı olmak istiyorsanız size iki tavsiyem var bunlardan ilki kendinizi nasıl bir şeye bulaştırdığınızı anlamaya çalışmakla vaktinizi harcamayın olacak çünkü isteseniz bile anlayabileceğinizin çok üstünde güçler, dramalar, lanetler ve dahası ortalıkta dolaşıyor, dolaşmaya da devam edecek. Tıpkı benim daha ilk günümden tanık olduğum gibi....
Hiç uyumadan rahatlığının tadını çıkardığım yataktan kalkarken daha şafak vaktiydi. Uzanıp altından pencere kemerleri olan cama uzandım dirseklerimden destek alan ellerimi çeneme dayayıp gökyüzünü izledim. Eos, Helios kadar güçlü olmayabilirdi ancak gökyüzüne dokunduğunda gelen şafakla birlikte olan huzur hissi onun dışında kimse veremezdi. Sanki her an karşıma çıkacakmış hissi hiç gitmezken odamın kapısının açılmasıyla sanki beni ziyarete gelmiş gibi hissederek yavaşça döndüm. Karşılaştığım kişi kesinlikle Eos'a kıyasla daha gaddar ve tüyler ürperticiydi.
"Merhaba Ufaklık! Artık kutsal olmak nasıl hm?" dedi Hera.
"En azından yok yere işkenceye uğramayacak olmayı bilmek rahatlatan bir his aslına bakarsan...Ne arıyorsun burada?"
diyerek çıkıştım. Onun yüzünden başıma gelmeyen kalmamıştı. Bana artık bir şey yapamayacak konumda olsa da sanki yapabilirmiş hissi hiç geçmiyordu. Hemen buradan kaçıp gitmek istiyordum.
"Aaa bu kadar gaddar olma bana karşı. Hem artık Olympos tanrıları olarak birbirimize yardımcı olmamız gereken konular olacak..." üzerinde adımın işlenmiş olduğu bir kutu uzattı. "Ayrıca sana bir hediyem var."
"Ne bu başka bir lanetin mi? Senden gelen hiç bir şey istemem. Şimdi git buradan."
"Asılda bu Zeus'un sana bir hediyesi ama benden sana getirmemi rica etti. Bundan zevk aldığımdan getirmedim anlayacağın. Her neyse al hadi!" Derken metal kokusu ve tekerlekli sandalyesinin çıkardığı sesle geniş kapı ağzından Hephaistos göründü. Anlatılan hikayelerden çok daha genç duruyordu. Bütün Olympos ve dahasının eşyalarını tasarlayan deha zaanatkar nasılsa Hera'nın oğluydu ve şu an benim kapımın önünde durmuş bize bakıyordu. Gözlerimin ondan ve kutudan kapıya kaydığını fark eden Hera dönüp oğluna baktı. "Ah Hephaistos sen miydin? Ne kadar da özledim-"
"Sen benimle gel." dedi bi anda beni işaret edip ardından annesinin suratına bir kez olsun bakmaksızın dönüp gitti. "Anlaşılan oğlunuzun benimle bir işi var Tanrıçam. İlgilenmem icap eder, sizde isterseniz nutkunuzu başka bir güne erteleyelim. Ne de olsa sonsuzluk elimizde." Diyerek yanından sıyrılıp kocaman ve upuzun mermerden olan ana koridorda neredeyse gözden kaybettiğim Hephaistos'u koşarak yakalayıp yanında hızlı adımlarla onu takip etmeye başladım.
"Nasıl bu kadar hızlı hareket edebiliyorsun?" diye sordum şaşkınlıkla, o da şakacı bir eda ile "Hadi ama! Bende Tanrıyım gün içince tonlarca demir kaldırıp dövüyorum. Bir tekerleği çevirmek iş değil..."
"Evet sanırım haklısın, özür dilerim sana üstten bakmamalıydım." Cümlemi bitirir bitirmez ani bir şekilde durdu ve bana döndü. Mermer zeminde gıcırtılı ses yankılandı. "Sen artık bir tanrıçasın. Yaptığın ve söylediğin her şey bir yasa ya da kuraldan daha da kalıcı. Asla ama asla özür dileme. Hata yaptığını kabullenme. Yoksa bunu sana kullanabilecek binlerce tanrı var. Ömrün boyunca Atlas gibi tek bir şey yaparak geçirmek istemiyorsan ya buradan olabildiğince hızlı uzaklaş ya da oyunu kurallarına göre oyna." ardından tekrar tekerleklerini çevirmeye koyuldu. Bende onunla birlikte ilerlemeye ama o anda sanki çok önemli bir sır paylaşıyormuş gibi fısıldayarak "...yine de teşekkür ederim." dedi. Kendimi gülümsemeden alamadım.
Birlikte onun liderliğinde ilerlerken ceviz ağacından Zeus'un hep anlatılagelmiş Kronosun karnını yarıp kardeşlerini kurtardığı hikayenin işlendiği kapının önünde durduk. Kapıyı aralamam için Hephaistos bana kafasıyla işaret verdi. Bende yavaşça ağır kapıyı ittirdim. Çoktan içeride olan Kardeşim ve babam el sıkışıyorlardı. Benim gelmeme şaşırmış olan Apollon "Ah kardeşim Günaydın! Babamız Zeus bana önemli bir görev verdi. Yerine getirmek için yola çıksam iyi olacak. Sizi yanlız bırakayım da konuşun." diyerek hızlı adımlarla bana doğru ilerledi. Sol omzumu sağ eliyle hafif sıkıp gülümsedi ve bizim gelirken kullandığımız mermer koridorda ilerleyerek gözden kayboldu. Hephaistos bir kaşı kalkık bana baktı. Bende omuz silktim.
"Neyse ben atölyeme geçeyim konuşmanızdan sonra yanıma uğra." diyerek yoluna koyuldu.
Bende Zeus'a elimi göğsüme getirip başımla selama durdum.
"Merhaba çocuğum geç içeri konuşacağımız bir şeyler var..." dedi.
İçimi garip bir hissiyat kaplarken içeri geçip ardımdan kapıyı kapattım. O zaman adını koyamadığım hissiyatın şu anda Hephaistos'un dediği gibi Atlasla aynı konumda olmamanın tek sebebi olduğunu bilmek bu hikayeyi hiç anlatmamak istememe sebep oluyor...
Ah! iki tavsiyem var demiştim değil mi? 'Kimseye güvenmeyin...kendi kardeşinize bile'

