Köşkü saran hıçkırık sesleriyle gözlerimi açtım, ne olduğunu anlamaya gayret gösterirken sesin yukarıdan onun odasından geldiğini fark etmemle yerimden kalkıp oraya doğru koşmam salise sürmedi. Odasının önünde birkaç dakika bekledim ağlıyordu ama bu imkânsız gibi bir şeydi. Şaşkınlığımı gizleyerek kapısını çaldım ve içeriye girdim.
Yatağının ucunda elindeki kâğıda bakarak ağlıyor bir yandan kâğıdı göğsüne bastırıyordu. Neler olduğunu anlamak ve Yaşadıklarım bedenimde şimşek etkisi yarattı, neredeyim, ne yapıyorum bilmiyorum bir bilinmezliğin içinde hayata tutunmak için çabalıyorum ama bir şeyler ters gidiyor. Hislerim her zaman beni köreltmiş ve yanlış yönlendirmişti buna rağmen hala hislerime güveniyor olmam çok saçma olsa da güveneceğim başka neyim vardı? Bir kadın ailesinden başka kimi yanında görmeyi arzular, ailesi dışında sonsuz güvenebileceği kim vardır? İşte benim hikâyemde aileme de güvenilmiyor, onlara sığınamıyorum, kızlar babalarına âşık olur dediler ama bilemediler ki babalar da bazen kızlarını arzular ve onlara âşık olur…
Gece hiç bu kadar karanlık olmamıştı, yağmur hiç bu kadar şiddetli yağmamıştı ve ben hiçbir zaman kendimi bu kadar acınası görmemiştim. Göremediğim bir şey daha vardı. Karşımda mı, daha uzak bir yerde mi bilmiyordum ama bir siluet vardı. Yerde dizleri üzerinde bir insan silueti görüyor gibiydim ama bunun korkularımdan dolayı olabileceğini de düşünmüyor değildim. Korkaktım, ürkektim ve tam şuan yağmur altında sırılsıklam olmuş bir sıçandım. Biraz daha o siluete yakınlaştım ve hıçkırıkları kulaklarımı tırmaladı, tiz ve bir o kadar da olgun erkek sesiydi hatta bir erkeğin haykırışıydı. Erkekler ağlamaz, küçük düşmez, güçsüzleşmez, kaybetmez ve içini açmaz gibi gelirdi çoğu zaman ama bu adam bir başkaydı, kimsesiz ve kırgındı, acı çekiyordu.
İçimde kalan cesaret kırıntılarını topladım ve yanına yaklaştım, ne kadar cesaretli gibi dursam da acıyla haykıran adama uzanan ellerim titriyordu, onun da bana acı çektireceğini düşünüyor ve bununla içimde savaşıyordum. Düşüncelere dalmışken onun tiz ama bir o kadar da naif sesiyle şimdiki zamana döndüm. Tek kelime “kimsin” dedi ve ardından gözleri gözlerimle buluştu, ona kim olduğumu, neden burada bulunduğumu anlatamayacak kadar yorgundum ve bunları anlatacak yüzüm yoktu. Gözlerinin içine bakarken “hiç kimse” diyebildim eğer aynı yolda, aynı haldeysek beni gözlerimden okuyabileceğini düşündüm sonra da bu düşüncenin çok saçma olduğuyla yüzleştim.
Ben kim miyim? Ben Arın, adım saf ve temizliği simgeler ama ben adımın simgelediğinden çok uzaktayım. Bir an bile düşünmeden uzatılan eller, yarın nasıl birine dönüşeceğimi umursamadan dokunan dudaklar, ardından çöpmüşüm gibi bir köşeye atılan, bir oyuncak figürü gibi oynanıp sıkıldıklarında kapıya attıkları kadınım. Arın bu hayata tertemiz ve güzel bir kız çocuğu olarak doğdu ama yaşadığı sürece, zaman geçtikçe dünyadaki pislikleri üzerine topladı ardından kapıya koyuldu. Bu hikâyenin sonundaysa tüm dünyayı temizleyip, pislikleri bedenine hapsettikten sonra ölecek.
Gözlerinin içine baktığımda karşımda dizleri üzerinde duran adam umut arıyordu, bir yerden bir şey çıkmalı ve onu kurtarmalıydı onun istediği buydu, yaşamak istiyordu ama yaşayacak bir nedeni yoktu. Ona acıyor muydum bilmiyorum ama şuan tek bildiğim bu adamın neler yapabileceğini kestiremememdi, gözlerindeki acı ve tükenmişlik duygularını okuyordum. Gözleri ay gibi parlıyordu karşımdaki adamın. Saçları alnının üzerine düşmüş, ıslak saçlarının üzerindeki su damlaları yere düşüyordu. Boyu benden en az iki kat uzundu, belki de 1.90 olabilirdi diye düşündüm aniden. Gözleri gece ışığında derin mavi bir parıltıyla parlıyordu. Gömleğinin düğmeleri açılmış, gömleği sırılsıklam olmuştu. Gömleği vücudunu sıkıca sarmış, göğsündeki ve karındaki kaslar belirgin şekilde ortaya çıkıyordu. O kadar göz alıcı, yakışıklı ve çekici bir adamın bu durumda olmasının sebebi ne olabilirdi ki, farklı bir zamanda karşıma çıksaydı, muhakkak ona hayran kalırdım.
Sadece gözlerimizin birbirine değdiği uzun sessizliği bozan onun naif sesi olmuştu, “tesadüfleri sever misin, ben pek sevmem” ona severim dersem devamında birlikte olma ihtimali varken sevmem dersem hemen şimdi çekip gidebilirdi. Ben Arın her zaman yanacağımı bildiğim ilk seçeneği seçerim çünkü yanmaya alışmış bir kadın soluklanmayı yabancılar. “Severim” sesim çatallaşmış, kalbim hızlanmaya başlamıştı çünkü hayallerimde evlenmek istediğim adam karşımdaydı, hep böyle bir adamı hayal etmiştim ama ağlarken değil, dimdik ayakta dururken. Yanımda ne olursa olsun bir duvar gibi duran, beni heyecanlandıran ve her an özel olduğumu hissettiren bir adam. Beni her daim savunan ve benimle girdiği her savaşta kazanan bir adam istiyordum. “Biraz dertleşmeye ne dersin?” Onun sorusuyla irkildim ve kendime geldim, onunla konuşmalı mıydım, ona hayatımı ve yaşadıklarımı anlatmalı, içimi açmalı mıydım? Ondan etkilenmiş olsam da bana zarar vermeyeceğinin kanıtını sunabilir miydim? Ah saçmalama Arın, daha ne kadar batabilirsin ki? Onu başımla onaylamak dışında bir şey demedim, kendi içimde yaşadıklarımdan ve düşündüklerimden ona bir şey demeye fırsatım olmuyordu.
Önümde tanımadığım ama ilk gördüğümde heyecan duyduğum o adam, arkasında bir sıçana dönen ben, sessiz ve bir o kadar ürkütücü o sokakta yürüyorduk. Emin atmıyorduk adımlarımızı, acı tüm bedenimizi ele geçirmiş ve istediği yöne doğru hareket ettiriyordu. Lüks bir aracın yanında durdu ardından bana baktı, baştan aşağıya süzdükten sonra beni istemediğini düşünsem de aracın kapısını açıp binmem için bekledi. Hayır, bunu yapamazdım onunla bir yere gidemezdim, onun aracına binemezdim, güçlü dursam da asla güçlü değildim. Olduğum yerde kafamın içinde bin tane senaryo döndürürken “sana bir şey yapmamdan korkma, benim kendime mecalim yok” demesiyle bacaklarımdaki kelepçeler çözüldü, senaryolar final yaptı ve kalbimde küçük bir güven tohumu yeşerdi. Yavaş adımlarla yanına geldiğimde binmem için müsaade verdi ardından kapımı kapattığında bunu hiç yaşamadığımı fark ettim. Evliliğimde o çok sevdiğim adam hiç kapımı kapatmamıştı, değer vermemişti ve bende değer gördüğümü hiçbir zaman hissetmemiştim.
Arabası kadar lüks bir villanın bahçesinde durduğunda gözlerim gözlerine şaşkınlıkla baktığında gülümsedi, o gülümsediğinde içimdeki yangına bir su değdi ardından yeniden alevlendi çünkü su her zaman ateşi harlardı, o benim ateşimi olduğundan daha fazla harlamaya başladı. Bu hikâyenin sonunda bundan daha kötü yanacağımı biliyorum ve bile bile kendimi o ateşe atmaktan kaçınmıyorum, Arın’ın anlamı artık ateş olmalı diye düşündüm ve ardından arabadan indim. Onun adımlarını taklit ettim kapıya geldiğimizde başını omzuna yatırdı, dudakları aralandı, “ben korkulacak biri değilimdir, hiç kimse” yeniden gülümsedi. Evet, ben hiç kimseyim, kimsin dediğinde ona bunu dediğimde de gülümsemişti, gözyaşlarının arasında dudakları kıvrıldığında ona iyi geldiğimi düşündürdü bana. Eve ilk adımı attığımda dikkatimi verdiğim tek bir şey oldu, kadın siluetindeki heykel, onun derin bir anlamı olduğunu anlamıştım çünkü o da eve ilk adımı attığında o heykele acı dolu bakmıştı. Biten veya hiç başlamayan o hikâyelerin başkahramanlarıydık, yolumuz da o hiç başlamayan ya da biten hikâyelerin sonunda birleşmişti. Acının içinde mutluluk arayan ama bulamayan o iki kişiydik şuan.
Bana baktığını hissetsem de gözlerimi o kadın siluetinden alamamıştım, beni kendine çekiyor ve o hikâyeyi dinlemeyi arzuluyordu kulaklarım. “Merak ettiğini biliyorum” ufak da olsa bir kıkırtı duyduğumda ona döndüm, gülümsüyordu ama gülüşünde kırıklar vardı, başımı hayır anlamında sallasam da bu onu durdurmadı. Onun acısını, o hikâyeyi şuan ne kadar duymak istesem de bu onu daha fazla yaralayacaktı bu yüzden istemedim, belki başka zaman ama şuan değil. Bunları içimden düşünmüş, dışıma vuramamıştım işte bu yüzden o da beni dinlemeyerek hikâyesini anlatmaya başlamıştı.
“O benim için bugüne dek çok değerli olan bir kadının silueti, evlenmek üzere olduğum kadının düğün hediyesiydi. Yıllarca süren bir aşk hikâyesinden geriye kalan bir heykelden ibaret, beni sevdiğinde inandığım, güvendiğim, canımı uğruna feda edeceğim kadının geride bıraktığı gölgesi. Beni bu heykelle baş başa bırakıp başka bir hayatı yaşamayı isteyen kadının armağanı. Onu saatlerce yok etmek istedim, parçalamak, çöpe atmak ve en sonunda hiçbirini yapamadım. Sadece arkamı dönüp dışarıya atabildim kendimi, ona kıyamamak, içimden söküp atamamak, bu yangını söndürememek bana acizliğimi gösterdi. Onu saklamaya karar verdim, sonraysa gözümün önünde durmasına. İkisini de yapar mıyım bilmiyorum ama bir gün onunla karşılaştığımızda ben o yangında kül olan adam, o ise yangından kaçıp sağ kalan kadın olarak kalacak ve ben onu ne kadar seversem seveyim bu yangını asla unutmayacağım.” Acıma mıydı, üzüntü mü? İkisi arasında gidip geliyordum, bir cevabım veya tesellim yoktu ve olamazdı da, evlenmek, yangın, hatıra, kül ve sağ kalan bu hikâye benimkinden daha mı acıydı yoksa daha mı aciz? Bir süre sessizliğimi korudum, onun yaşadıklarını içimde hissetmeye çalıştım ve ona sadece bir cümle kurabileceğimi fark ettim. “Bunu yaşarsam kaldıramam dediğin ne varsa aslında onu kaldırabilirsin, bu senin hayatla kendi aranda başlattığın bir savaş olur. Acı insanı güçlendirir, kırgınlık bir daha aynı hatayı yapmamanı sağlar, gözyaşı ise içinde yanan o ateşi harlamanı sağlar. Hepsi birbiriyle bağlantılıdır ve bu bağlantı senin nereden baktığınla ilgilidir.” Sustu, sustum. Ağladı, ağladım. Güldü, güldüm. “Bu dediklerini ömrüm boyunca unutmayacağıma söz veriyorum” dedi sadece, ardından yere çöktü, dizlerini kendine çekip kollarını dizlerine sardı aynı şekilde oturdum ve aynı pozisyonu aldım. Bana baktıktan sonra yine gülümsedi ve o sağanak yağmurun arasında güneş doğdu, belki de o güneş sadece benim içime doğdu.
Gülümserken gözlerimiz hiç ayrılmadı, gözleri yavaştan dudaklarıma indiğinde bende onu incelemeye başladım. İlk gördüğüm an ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiş olsam da ışık altında daha çekici gelmişti. Saçlarından yağmurun son kalan damlaları düşerken ellerimle saçlarını geriye attım, yüzündeki ıslaklığı ellerimle sildim, ardından gözünden düşen bir damla yaşa değdi parmağım. Ben ona dokunurken o sadece yüzüme bakıyordu, inceliyordu. Ardından sol elini yüzüme dokundurdu, yanağımı okşadı ardından eli çeneme gitti. Gözlerimiz yeniden buluştu ve çenemi okşarken gözlerini gözlerimden bir an çekmedi. Gözlerinin içi parlıyordu, yaşamak için bir sebep arıyordu gözleri ama şimdi o sebebi bulduğunu okuyordum gözlerinden. O sebep benmişim gibi geliyordu ama kendimi ümitlendirmek istemiyordum. “Beni ölümün o ince çizgisinden kurtaran ve yaşamak için sebep veren o kadın oldun” işte bu cümle içimdeki acıyı alıp heyecanı ve arzuyu yerine getirdi. Acımı dindirdi dedikleri ama yine de hala o kadına âşık olduğunu hissediyordum, bende hala ona âşık değil miydim? Yaralarımızı birbirimizle saracağımıza emin olduğum o öpücük geldi. O sadece bir öpücük değildi güveni, tutkuyu, arzuyu, iyiliği ve en çok yara bandı olacağımızı simgeleyen öpücüktü. O his yeniden bedenimi sarıyordu, yanıyordum. Bu ateşi söndürecek yağmur da, fırtına da yoktu, bu ateşi sadece o ve ben söndürebilirdik ama buna ikimizin de niyeti yoktu çünkü biz yanmaktan zevk alan iki kişiydik…
ISADORA
Hayatı gül bahçesinde geçen bir kadının karanlığın içinde ışık aramasının çaresizliğini yalnızca aynı zorlukları yaşamış kadınlar anlayabilirdi. Isadora ve bu meyhanede çalışan kadınlar birbirini anlayıp dinleyen kadınlardı. Hepsi kendilerini hayatlarında bir noktadan sonra uçurumun eşiğinde bulup buraya atmışlardı. Ne acı ama gerçek.
Isadora buraya geldikten altı ay sonra kısa bir ara verip yeniden gelmişti. Şarkıları okurken insanlara bazı anları yaşatıyordu. Sesi cennetin içinden gelen bir uğultuya benziyordu. Burada ki kadınlar ona bir anne edasıyla yaklaşıyor onu koruyorlardı. O kendini korumak için pek de çaba sarf etmiyordu. Bu hayatta annesiz, babasız ve sevgisiz kalmış bir kadına başka bir insan en fazla ne yapabilirdi?
Isadora acının içinde doğan ve acıyla şekil alan bir kadındı. Gözleri bir okyanusu andırıyordu, mavi ve sonu olmayan bir derinliği vardı. Sonsuzluğu simgeleyen bir kadındı, onunla sonsuza kadar mutlu olunabilirdi ama mutsuz da olunabilirdi. Bir sınırı yoktu güzelliğinin, saçları göğüs altı hizasındaydı. Saçlarına baktığındaysa parlaklığı ve yumuşaklığı hissedebiliyordun. Sap sarı saçları seni gökkuşağının içindeki sarıya götürebiliyordu. Isadora’nın sesi için her gece aynı saatte buraya gelip milyonlarını savurup giden bir ton adam vardı. Isadora’ya sahip olmak isteyen adamlar arasında Ronan da vardı ama Isadora bunun farkında değildi. Onu iri yapılı, hödük ve cani bir adam olarak biliyordu. Ondan korkuyor ve kaçıyordu. Bazen aklından zengin adamlardan biriyle birlikte olup buradan kaçmak vardı ama ya sonu buradan daha kötü olursa? Sevmediği bir insanla ne kadar süre birlikte olabilirdi?
Isadora’nın tek çıkış yolu borç bitene kadar burada onlar için çalışmak sonrasında ise kaçmaktı. O bu hayata tek gelmişti ama şuan tek değildi. Sadece kendini düşünerek hareket edemeyeceğinin farkındaydı, bu yüzden planlarının üzerinden iki defa geçiyordu. Kendi ve kendinden olan parça için hangisinin daha iyi ve güvenli olduğunu düşünerek geçiriyordu günlerini.
Kaldığı ev harabeden farksızdı ama buradan daha iyi bir yere parası yetmiyordu. Yemeklerini meyhanede yiyor, kalanları eve getirip gece yiyordu. Meyhanede beş defa sahne alıyordu sonrasında boşluktaydı. Odasında saatin dolmasını bekleyip eve geçiyordu. Hayatında sevdiği hiçbir şey yoktu. Zamanla kitap okumayı, müzik dinlemeyi, kendine zaman ayırıp, kendiyle ilgilenmeyi, kendinden bir parça olanı ziyaret etmeyi unutuyordu. Zamanla kendine ait her şey siliniyor, patronlarının istediği şeyler onların yerine geçiyordu. Acımasız olan bu hayatta acımasız insanlarla yaşamaya alışıyordu. Eskiyi ve eski hayatını unutmaya başlamıştı çoktan. İş arkadaşlarıyla beraber ortama ayak uyduran, sahte de olsa gülümseyen ama hiç mutlu olmayan bir kadına dönüştü.
Bundan kötüsü olamaz dediği ne varsa oluyor. Kötünün kötüsüyle, acının daha fazla acıtan yüzüyle tanışıyor.
Isadora’nın dünyası kötülükle büyülenmiş, aşkla harmanlanmıştı.
sakinleştirmek istedim ama yapamadım. İçimde bir şeyler beni tutuyordu, onun ağlamasını izlemek istiyordum.
Aklıma bundan yirmi yıl öncesi gelmişti.
Onu bulduğum sokak ve bulduğumdaki hali. Aynı böyle ağlıyordu ama hiç durmuyordu. İnsan ancak hayatında biri öldüğünde bu denli ağlayabilirdi. Ama o kimseyi kaybetmemişti. O sokakta, o gün, o dakika birbirimize bağlanmıştık. Onun durumu çok iyiydi ve beni yanına asistanı, hizmetçisi, her işini halleden biri olarak almıştı. Hala onun için ne olduğumu bilmiyordum. O gün evine geldiğimizde sonsuza kadar ona hizmet edeceğime, üzülmesine ve ağlamasına izin vermeyeceğime söz vermiştim. O zamandan beri bir gün bile ağlamamıştı. O da o gece kendine birkaç söz vermişti.
Birlikte geçen onca yılda annesini kalp krizinden, kardeşini trafik kazasından kaybetmişti. Merhumların cenazesinde bir damla gözyaşı akıtmamıştı. Hayatta onlar olmadan yaşayamam dediği iki kişiyi dört ay arayla kaybetmiş ama yaşamaktan vazgeçmemişti.
Yaşadığı zorluklar karşısında bile ağlamayan onun bugün neden böyle içten ilk günkü gibi ağladığını anlayamamıştım. Hiç görmemiştim ağladığını bu beni çok derinden etkiledi. Odasından yavaşça ayrıldım beni hiç fark etmemişti. Sessizce kapının yanındaki sedire oturdum ve düşünmeye başladım. Her şeyini bilir duyardım.
Bir vefat yoktu sebebini derinlemesine düşündüm ama bir şey bulamadım. Kendine gelmesini beklemek zorundaydım.
Onu beklerken onunla yaşadığım anılar canlandı gözümde. Onun yanında yaşamaya başladıktan 2 yıl sonra ilk defa birlikte olmuştuk.
****
Arın;
Şimdi ne yapacağım, bu hayata tutanacak dalı nereden bulacağım. Yaşadığım olaylar bedenimde bir şimşek etkisi yarattı. Sağanak şeklinde yağan yağmur kalbimde yanan bu yangına etki etmiyordu. Beni rahatlatmıyor, huzurlu hissettirmiyordu. Oysa en sevdiğim şeydi yağmurda yürümek, yağmura dokunmak.
Ben şimdi bu hayatta en çok sevdiğim şeyleri sevmediğimi fark ettim. Bir kadın olarak gecenin bu saatinde bu sokakta olmamam gerekiyordu. Ama bu sıralar sık sık olmamam gereken yerde buluyordum kendimi.
Ayaklarımla su dolu çukurlara basıp ayakkabının içine suyu çektikten sonra tekme atar gibi yapıp yürüyordum.
Önümde bir karartı belirdi bu da ne diye merakla baktım. Arkası bana dönük halde dizlerinin üzerinde hıçkırıklar içinde ağlayan bir adam. Bir adamın ağladığına hemde bu kadar içten ağladığına ilk defa şahitlik ediyordum.
Yanına yaklaşıp omzuna dokundum, korkumu belli etmemeye çalışsam da ona değen elim titriyordu. Belki o da kötü bir insandı ve bana zarar vermek için tuzak kurmuştu.
Bu kötü düşüncelerden onun sesiyle şuana döndüm.
-"Kimsin?"
-"Hiç kimse."
Çaresiz, mayhoş, yalnız, hiç sevilmeyen, şimdi kullanılıp kapının önüne atılan kadınım. Ben Arın. Saf ve temizliği simgeleyen ismime yakışmayan Arın'ım. Pis, kirli ve oyuncak olan bir kadın.
-"İkimiz de bugün hiç olduk demek. Güzel tesadüf."
Gözleri ay gibi parlayan bir adam. Saçları alnının üzerine düşmüş ve saçlarında ki su bir bir yüzüne damlayıp yüzünü yalayarak düşüyordu yere. Boyu benden iki kat uzundu en az 1.90 vardı diye düşündüm bir an. Gözleri masmavi parlıyordu gece ışığında. Gömleklerinin düğmeleri açılmış ve gömleği sırılsıklam olmuştu. Gömlek tüm bedenini sarmış göğüsleri ve karnındaki kas öylece ortada bana bakıyordu. Bu kadar heybetli, yakışıklı ve çekici olan adamın bu halde ne işi vardı? Başka bir zaman görsem kesin aşık olacağım bir adamdı.
-"Tesadüfleri sever misin?"
İki ağlayan kişi olarak kaldık gök gürültülerin ve sağanak yağmurun altında.
-"Evet, hadi gidelim."
Hayatında ilk defa gördüğü biri için ağlamayı kesti. Gövdesini yerden kaldırmak için elime uzandı. Tutup kaldırdım. İkimiz de ağlamayı kestik. Onun teklifine şaşırmıştım. O ise önden adımlarını büyük büyük atıp ilerledi. Benim gitmediğimi fark edince durdu. Arkasını dönmedi.
-"Bu yağmurda orada durma. Gel birer kahve içip ısınalım. Sonra istersen dertleşiriz."
Aslında güzel bir fikirdi. Ama onu tanımıyordum. Bugünkü yaşadığım şeylerden sonra kimseye güvenmezdim. Ama gidecek bir yerim de yoktu. Hayatımda hiç bir zaman yabancı birinin teklifini kabul etmemiştim. Çünkü bana yakın ve tanıdık olan insanlar kırmıştı güvenimi. En çok güvendiğim yerden yemiştim darbelerimi.
Bu yüzden sadece gözlerine baktım. Suskunluğunu onun tiz sesi bozdu.
-"Bana güvenmemekte haklısın ama sana bir şey yapacak gücüm yok. Halimi görüyorsun."
-"Gidelim o zaman."
Korkak ve çelimsiz yavru kedi gibi arkasından yürümeye başladım. Lüks bir arabanın yanında durduk. Ona baktım o da bana bakıyordu.
-"Şey sen bin ben yürüyerek gelirim."
-"Neden?"
-"Üstüm çok pis ve sırılsıklam."
-"Ne yani araba pislenir diye mi? Bu sebep için seni burada mı bırakacağım. Biner misin?"
-"Peki."
Çok samimi geldi konuşmaları. Ona güvenebileceğimi düşündüm aniden.
Göz alıcı ihtişamıyla karşımda duran villanın önünde arabadan indi.
-"Hadi sende gel"
-"Eve gideceğimizi söylememiştin."
-"Bu haldeyken bizi hangi kafe kabul eder?"
Sustum ve takip ettim. Ne yapıyorum ben? İlk defa sokak ortasında gördüğüm, kim olduğunu bilmediğim bir adamın arabasına binip evine geldim. Sen bu musun Arın? Daha fazla kirlenmek için mi doğdun? Bu dünyadaki tüm pisliği kendi üzerine alıp, dünyayı temizlendikten sonra ölmek için mi yaratıldın?
Eve girmeden bile ağzım açık kalmıştı. O kadar büyük bir villaydı ki hayatımda hiç görmemiştim. Kapı aralandı ve altın sarısı işleme detayları olan duvarlar, koltuk takımları aşırı derecede ilgimi çekmişti.
En çok ilgimi çeken şeyse bir kadın silüeti olan heykeldi. Önünde dikilip heykeli inceledim. İnce hatları, burnu, gözleri, uzun kirpikleri dikkatimi çekmişti.
Bunu anlamış olacak ki arkama yanaştı.
-"Neye benziyor?"
-"Bir kadına"
-"Evet, bir kadın"
-"Özel bir kadın mı?"
-"Evet özel bir kadın"
Arkamı döndüğümde üzerindeki gömleği çoktan çıkartmış olduğunu gördüm. İrkildim ve bir adım geriye gittim ki heykel tam düşecekken tuttum.
Kızacak sanıp gözlerimi ona diktim kucağımda o heykel varken.
-"Sana kızmayacağım. Çünkü sen bugün beni ölümden kurtardın bilmeden de olsa. Sen artık ondan daha değerlisin benim için."
-"Bu ne demek?"
-"Oradan kalkıp intihar etmeyi düşünüyordum. Ama elinin sıcaklığı hayatın yaşanacak kadar değerli olduğunu hissettirdi."
-"Anladım. Ama bence de hayat yaşanmaya değer."
Bende bunu seni görene kadar bilmiyordum, seninle öğrendim. İlk görüşte fark ettim diyemedim. Gerçekten ilk görüşte aşk var mıydı? Buna inanan var mıydı? Ben artık inanıyorum.
-"O heykeli kır."
-"Buna ne gerek var. Dursun. Güzel."
-"Bana ver!"
-"Hani kızmayacağım demiştin."
Elimden heykeli aldığı gibi açık olan kapının dışına fırlattı. Ve yeniden dizlerinin üzerine çöküp mırıldanarak ağlamaya başladı.
-"Seninle işim bitmedi! Bana geleceksin ve pişman olacaksın. Andım olsun ki seni pişman edeceğim. Bunun intikamını senden çok pis alacağım. Isa bekle beni, şimdi değil ama uzun bir süre sonra beni göreceksin. Andım olsun bir daha ağlamayacağım."
Son sözleriydi. Ondan sonrası hep güzel geçmişti. Bana çok iyi davranıp her şeyimle ilgileniyor onunla olan işlerle ilgilenmem için de yönlendirme yapıyordu.
Yıllar içinde aşık oldum ona. Ama o kalbini bana hiç açmadı. Bana dosttan öte bakmadığını farkettim. Ta ki o güne kadar.
***