İçeriğe geç

IRETH

Bölüm 2 · 15 dk okuma

IRETH

Bölüm 2

1

Daniel Ainsley çayını şekerli, kuşlarının vücutlarını da mermi delikleri olmadan severdi.

Fincanı tutan eli titredi, yerdeki ucuz halıya ondan daha pahalı çay damlaları döküldü. Diğer eli masasının üzerindeki telefonu buldu. İki kat merdiven çıkacak kadar enerji bulma konusunda bacaklarına güvenmiyordu. Karnı içten içe kanar, beyaz gömleğinde hayali bir leke bırakırken elindeki fincanı masaya bırakıp kolunu karnına bastırdı. Dudaklarından acı bir inleme döküldü.

Aklına ilk gelen kişiyi, patronu aradı, Mukaza Ceres'in merhabasını bekleyemeden direk konuya girdi.

"Bu bölgede. Kelya caddesi, Duntor terkedilmiş sanayi alanı. Yarı yıkık bir bina- oradaki tek bina. Ciddi bir sorunumuz var. Acil. Bir iş gezisinde olduğunuzu biliyorum ama sizin de bilmeniz-" Kendi sözünü kendi kesti. Neredeyse utanabilirdi, kelimeler ağzından kesik kesik ancak çıkıyor, başı vücuduna çok ağır geliyordu.

Hattın diğer ucundaki Mukaza Ceres'in sesi donuk ve keskindi. "Ann'i gönderiyorum." diyerek telefonu kapattı.

🗡🗡🗡

Ann kendi kendine 'Acilse Karadeliktir...' diye düşündü.

"Anlaşıldı, size iyi yolculuklar." Mukaza teşekkürlerini sundu ve arama sonlandı. Ann telefonu kapatıp Roy Lee'ye döndü. "Daniel nerede?"

"Altıncı katta olması lazım." Ann montunu giydi, yanına birkaç anahtar ve telefonunu aldı. "Sen burada kal. Lilith'e göz kulak ol. Hana'yı da bırakıyorum. Cynthia ve Max'i alıp gideceğim." Kapıya yöneldi, duraksadı. "Kardeşini de alıyorum." Odadan çıkıp altıncı kata indi. Daniel'ı bulduğunda Hana ona su getirmişti, başında bekliyordu.

'Biri öldü kesin.' Ann Daniel'ın hâline baktı. "Bu ne hal..." Mor gözlü, altın kalpli çocuk -yüz ifadesi görünmesin diye- başını masaya dayamış, kolunu karnına bastırmış halde titrek titrek nefes alıyordu.

Pek de bir cevap verme şansı yok gibiydi.

"Gidiyoruz, tamam? Arabayı da Mukaza aramıştır." Konuşma seslerini duyup hızlı adımlarla merdivenlerden çıkan Max merakını belli etme fırsatı bulamadan, Ann onu el hareketi yapıp çağırdı. "Daniel, hey, Dan. Sakinleş, tamam? Kuşun kime konduysa onu buraya getireceğiz." Hana'yı da getirmeli miydi? Hastanelik bir durum varsa işe yarardı. Ama Xiomara vardı, hızlıca hastaneye sevk edilebilirdi. Hana daha güvenli bir yol olsa bile pek saha tecrübesi yoktu.

Xiomara'ya mesaj atmak için telefonunu çıkardı, o sırada gözü sadece biraz daha az kötü görünen Daniel'a takıldı. "Patron acil dediği için seni sorulara boğmayacağım." Sarışın erkeğin omzunu sıvazladı. Daniel 'teşekkür ederim' tarzı bir şeyler mırıldandı.

Alnını masaya dayamış, tahminen acı dolu yüz ifadesini saklamaya çalışıyordu.

Ann soru sorsa da cevaplayacak hali yok gibiydi. "Cynthia nerede?" Yine de şansını denedi. Tahmin ettiği gibi Daniel'dan anlaşılabilir bir kelime çıkmadı.

Cynthia'nın binada olduğu kesindi, onu da aramasına gerek olmayacaktı. Albino ikizler her vardiyalarına zamanında gelir, zamanında giderlerdi. On beş dakikalık bir yürüyüşten sonra; işleri dışında yapacak bir şeyleri olmadığı için de Ajans binasının etrafında dolanır, ayak bağı olmamaya çalışırlardı.

Ann'in telefonu titredi, ekrandaki bildirimde Xiomara'nın ismi parladı.

Hana "Girişte kahve almaya gitmişti." diye yanıtladı, Daniel'ın yanına oturuyordu. Suratı asıktı. Etrafında birisi korksa, o da korkardı. Birisi üzülürse, o da üzüntülerini paylaşırdı. Nazik bir özellik olsa da ona gereksiz zorluk çıkardığı da oluyordu.

Max bir şey sormak için elini kaldırdı ancak Ann onu yine böldü. "Arabada anlatırım. Daniel, yolda bir sıkıntı var mı diye kuşlarından birini gönderebilir misin? Olay yerini de gözden geçirelim. Mesaj atarsın. Hadi."

Ann Max'i kolundan sürükleyerek asansöre bindirdi. Zemin kata geldiklerinde kısa, ince bir siluet için odayı taradı, aradığını kahve makinesinin önünde bulmuştu.

Cynthia'nın olayı kavraması fazla zamanını almadı."Ama kahvem..." diye sızlanmış olsa da iş arkadaşlarının- daha çok Ann'in tavrını görünce bir şey diyemedi.

Ann kapıdaki görevliden araba anahtarını aldı, arabanın kilidini açıp şoför koltuğuna geçti.

"Ben ne zaman süreceğim?" diye sordu Max. Ann oflandı, fazla vakit kaybetmişlerdi. Kemerini takarken "Görev sırasında olmaz." dedi.

Karşılığında Max de ofladı. Yola çıkınca Ann, Max ve Cynthia'ya olan biteni anlattı.

"Kahvemden değerli bir durum olsa iyidir..." diye mırıldandı Cynthia, gerinirken. Arabanın camını açtı, dirseğini dayayarak geride bıraktıkları binaları izledi. Boş boş bakmak yerine bir şeyler düşünmesinin daha iyi olacağını düşündüğünde birçok sayıda binayı geçmişlerdi.

Açık camdan içeri bir kuş girdi, kucağına konarak gagasının arasında tuttuğu kağıt parçasını Cynthia'nın eteğinin üzerine bıraktı.

Cynthia yüzünde bir gülümsemeyle kağıdı açtı ve yazılarda göz gezdirdi, ikizinin fazla ayrıntılarına takıldığını bildiğinden zarif bir el yazısı ve mürekkeple yazılmış bütün paragrafı okumaya uğraşmadı; ağzından tek bir isim döküldü: "Hawke." Bu beş harf arabadaki herkesin ruhsal durumlarını çökertmeye yetti.

Daniel'ın neden böyle hissettiği anlam kazanmıştı. Tabii karnına bir kurşun yemiş kadar olması haricinde.

"Bir yaralımız var, hastahane gerekecek muhtemelen." dedi Cynthia.

Eleanor günlük izne çıkmanın tam vaktini bulmuştu.

"Yaralı kişi de... Daniel'ın kuşu onu bir Karadelik kargosunu sabotaj ederken görmüş. Ya bizim tarafımızda, ya da oyuna üçüncü kişi katıldı. Dövüşecek durumda değil."

Max beraber arka koltuğa oturduğu Cynthia'ya baktı. "Ha..?" derken ayaklarına baktı.

"Hawke." Ann dişlerinin arasından tısladı. Paydoslarımı da bozuyor, diye iç geçirdi. "Bugün Hotto ve Fern öğleden sonra gelecekler, yani onlar değildir. Patron Ortus'a doğru gidiyor. Max de yanımızda olduğuna göre-"

Lafı Max'ın 'Hey'i ile bozuldu ama yine kendisi devam etti. "Yani, yeni arkadaşınıza merhaba diyeceksiniz çocuklar." Ann patron hariç diğerlerine çocuk diye hitap etmeyi seviyordu. Kırk yaşında, iki metre boyu olan bir adama da çocuk diye hitap etmek olmazdı zaten.

Cynthia kuşun gagasının altını kaşıdıktan sonra yumuşak tüylü hayvanı avucuna aldı ve elini camdan dışarı çıkardı, kuş uçarak uzaklaştı.

Karadelik. Hawke.

Bu iki kelime çok az durumda birbirinden ayrı düşerdi. Ne yazık ki şu an o durumlardan birinde değillerdi.

Yndiah Skelia. Gizli Uyum.

Yolları kesişmediği sürece ne Karadelik Ajansta bela arardı, ne de Ajans Karadelikte.

Biri son göz yaşına kadar yasal olan bir 'Olasılıksız Bireylerin Neden Olduğu Anormallikleri İnceleme ve Etkisizleştirme Bürosu' ve diğeri Olasılıksız bireylerden oluşan bir organize suç örgütü olunca, yolları pek ayrı kalmazdı.

Yine de bir 'geri dönülemez hasara neden olmama' politikaları vardı ve şu zamana kadar iki organizasyon da buna gayet sadık kalmıştı. Cynthia burada çalışmaya başladığından beri vardı ve olmaya devam edecekti. Kimse bu Yndiah Skelia'nın nereden geldiğini ya bilmiyor, ya da söylemiyordu. Ann'e sorduğunda, gereksiz kan dökülmemesi için olduğunu söylemişti.

Cynthia'ya göre ise saçmalığın daniskasıydı. Binlerce ufak damla da bir kan gölü ederdi, büyük bir tsunami de. Tam da bu yüzden böyle bir şey olduğunu anlıyordu, bu yüzden de bozacak birisi varsa da o kişi kendisi olmayacaktı.

Ancak Yndiah Skeliaya üçüncü bir parti girerse...

Eh, ne olacağını yakın zamanda öğreneceklerdi.

Kendini düşüncelerinden ayırmak için konuşmaya başladı. "Bence Hawke'i öldürebilirdim ya." Aptalcaydı. Ama heybetli, kırmızı gözlü adamın onun elinde can vermesi fikri, onda nefret ettiği bir mutluluk bıraktı.

Aklına beş yıl öncesinin görüntüleri geldi, sustu. Kendine diyecek bir şeyi yoktu.

Max çenesini eline dayamıştı. "Hawke'i ben bile yenemem."

Ann bir süre sessiz kalıp ortamı tarttı, ardından konuyu farklı bir yere çekmeye çalıştı. "Öyle bir savaş olsa, çok kan dökülür. Gereksiz." Kendi... özelliklerini gözden geçirdi. "Ben oradaki herkese kaybederim, o kesin."

"Sen patron yarısısın. Sana bir şey olmaz," dedi Max.

Ann aniden direksiyonu sağ kırdı. Hemen köşe başında aşırı uzun boylu, koyu tenli bir kız onlara el sallıyordu. Ann arabayı durdurup Xiomara'nın ön koltuğa geçmesini bekledi.

"Selaaam!" Xiomara arkadakilere el salladı. Arabaya binerken kafasını vurdu, acıyla oflayıp vurduğu yere ovarken kapısını kapattı.

"Ne konuşuyordunuz bensiz?" Durumu bilmesine rağmen yüzündeki gülümseme hâlâ parlaktı. Cynthia'nın ruh haline göre, ya iş arkadaşının bu özelliğini takdir eder ya da kendi kendine ne kadar yüzsüz olduğu konusunda homurdanırdı. Ancak kendini ondan ciddi bir şekilde hoşlanmamaya ikna edemezdi, Xio tatlı bir kızdı sonuçta. "Karadelik ile bir savaş çıkarsa kim kazanır onu konuşuyorduk." dedi.

"Tabii ki biz! Biz en iyiyiz! Patron oradaki çalışanların hepsini yener. Ben de yenerim!" Xiomara'nın yüzündeki gülümseme genişledi, aralıklı ön dişi daha da belirgenlişti. İş arkadaşının inatla mutlu olmaya devam ettiğini gören Max somurttu. "Bilmiyorsun bir şey. Amaaan," diye oflandı.

"Hey, ben de gördüm herkesi neredeyse, tamam mı? Ama biz alırız." Xiomara'nın cümle kuruş tarzı ilginçti ancak anlaşılmaz değildi, Cynthia bunu lehçesi farklı bir bölgeden gelmesine bağlıyordu.

"Bence arabayı daha hızlı kullan, yoksa kurtarabileceğimiz tek şey kemikler olacak gibi hissediyorum..." Cynthia kucağına bakarak baş parmaklarıyla oynadı, sesini daha az azarlarmış gibi yapmak için büyük çaba sarf etmişti ama işe yaradı mı yaramadı mı emin değildi.

"On dakikaya oradayız- Altı da olur." Gaza bastı. Onlara ceza kesmeye çalışan acemi bir polis gıcık olabilirdi ama alınabilecek bir riskti.

"Ann, ben ne zaman sürüyorum arabayı?" diye sordu Xiomara.

Cynthia iş arkadaşlarının araba sevdasına hayrandı.

"Görevde olmaz, Xio."

🗡🗡🗡

Şehir binalarının seyrekleştiği, olan nehri de zehirleyen fabrikaların arttığı yola geldiler.

Ann çaktırmadan arka koltuktaki üçlüde göz gezdirdi: Xiomara hâlinden gayet memnundu. Onunla ilgili pek sıkıntısı olmayacaktı. Cynthia, Hawke konusunda biraz gergin gibiydi, özellikle 'ben kazanırım' gibi bir şey dedikten sonra. Bazen fazla yürekli şeyler dese de başını belaya sokmazdı, Ann kendi kendine gülümsedi.

Max de Hawke ismini duyduğundan beri kaşınıyordu, o da stres olmuş gibiydi. İş Karadeliğe gelince Max kendinden geçiyordu. Ancak anlaşılırdı, Cynthia da öyle olsa onu anlardı..

Ann'ki ise sadece savunmaydı. Güçsüzdü. Max 'Sen patron yarısısın, sana bir şey olmaz' derken hatalıydı, Ann kimsenin kendisi için hayatını tehlikeye atmasını istemiyordu. Öyle bir şey olmaması için kendisi ölmeye razıydı.

O bunları düşünürken sanayi alanına vardılar. Ann arabayı, bir araba için saklı kalabileceği taşlık bir tepenin arkasına park etti.

Torpido gözünden üç adet silah alıp birini Xiomara'ya diğerini de Cynthia'ya verdi. Kızlar ellerinde her gün silah tutuyormuş gibi soğuk metali kavradı.

Max silah sevmezdi. Gerek de duymazdı.

Kendisine kalanı göğsüne yakın tutup araçtan indi.

Xiomara için büyük bir çaba gerektiren sessizlikte araçtan indiler ve güvenli bir mesafeden yıkık binayı incelediler.

Cynthia'nın etrafında iki tane parlak, mavi renkli gaz lambası oluştu, fısıldar gibi birkaç sözcük söylemesiyle lambalar arasında ışıktan bir bağ belirdi. Sözcükleri söylediğinden sadece çok az daha yüksek sesle mırıldandı. "Önce ben çıkayım, amacının ne olduğunu öğreniriz. Eğer tehlikede olursam siz de peşimden gelirsiniz, tamam? Herkesi riske atmaya gerek yok, gizli bir şeyler çeviriyor olabilirler."

Ann başıyla onayladı. Cynthia sessiz adımlarla giderken Ann ve Max duvar arkasına biraz yaklaştı. "Xiomara, sen tepeye çık, gürültü duyarsan hemen yeteneğini kullan ve binanın yanına zıpla, üstüne değil. Düşmanı şaşırtmak yeterli olacaktır."

"Tamamdıır!" Xiomara fazla yüksek sesli bir fısıltı ve büyük adımlarla gözden kayboldu.

🗡🗡🗡

Cynthia parçalanmış taşların ve yerle bir edilmiş duvarların arasında gezerken bir kedi gibi sessizdi.

Eh, bu vücut ağırlıyla ses çıkarması garip olurdu zaten.

Gaz lambalarından gelen ışık titredi, sonra da her an eteğinin altındaki şortun cebine uzanmaya hazır eli. Diğer eliyle bileğini tuttu.

Küçük bir yürüyüşten sonra ikiliyi görmek zor olmadı. Hawke; kızıl saçlı, zar zor nefes alan bir erkeğin sırtına basmış silahın tetiğini çekmeye hazırlanıyordu.

Gencin kafasından kan akıyor, saçlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli olmuyordu. Kafası yana düştüğünde göz göze geldiler. Koyu gözleri umutla açıldı, kanla ıslanmış dudakları kıpırdadı.

Cynthia'nın vücudundaki bütün kaslar dehşetle gerildi, gaz lambaları arasındaki bağlar incelip daha da parladı. Kolunun okkalı bir hareketiyle bir çift gaz lambası gönderdi.

Hawke; kurbanının acınası tepkisi yüzünden birilerinin yakında olduğunu anlamış gibiydi ancak kendini ufak bir ipin silahını kapmasına değil, göğsüne nişan alınmış bir silaha hazırlamıştı. İnce ipler eline ve tabancasına dolanıp silahı kavrayan parmaklarını çözdüler.

Metalin yere düşme sesi binanın yıkık duvarlarında yankılandı. Hawke bir anlığına ondan metrelerce uzağa atılmış tabancasına baktı, ardından Cynthia'ya odaklanırken botlarının altındaki erkeğin göğsüne uyguladığı baskıyı arttırtı. Kızıl saçlı genç acıyla inledi.

Onu görmeye pek şaşırmış görünmüyordu, neredeyse omuz silkip 'Biz kalkalım artık' diyecek gibiydi.

Bir süre Cynthia'nın yüzünü inceledi, neredeyse kızın cildinin altından yıllardır görmediği bir düşman kazıyordu. Ona değer bir rakip göremeyince cıkladı. Cynthia'nın gözü seğirdi.

Cynthia gaz lambalarını Hawke'in arkasından geri çağırdı, bu seferki hareketi ona ufak da olsa zarar verme eğilimindeydi. Hawke ise ne olduğundan haberdarmışcasına ucu ucuna yetecek kadar yana çekilip gülümsedi.

"N'aber?" dedi Hawke. Köpek dişleri daha da mı keskinleşmişdi bunun?

Cynthia sözlü şekilde karşılık vermeden, kaşlarını çatıp bir kızıl saçlı gence bir de Hawke'e baktı.

Adam durumu yeni anlamış gibi -ki tabii ki öyle değildi- kızıl saçlı gençte göz gezdirdi, sonra Cynthia'ya döndü. "Biliyorsun, küçük hanım, bir şeyleri istiyorsan öyle oturup kucağına gelmesini beklememelisin." Ayağının altında bir insanın hayatını bulunduran bir kişiye göre fazla rahattı.

Cynthia öne bir adım attı, farklı bir çift gaz lambası oluşturdu.

Orada kal. Sakın hareket etme, yoksa ölürsün.

Beş yıl önce, aynı kişi ona bunları söylemişti. Yıkık Tesiste sürüren diğer her yaralıyı merhametten öldürmeden önce. Neden dediğini yapmak işe yaramıştı?

Cynthia, diğer herkesi alıp kaç. Yapabilirsin, değil mi? Hep en olgun çocuklardan biri olmuştun. Sana güveniyorum, hadi.

Beyaz odada, farklı bir kişiden duydukları bunlardı. Dişlerini zangırdadı, kolu baştan aşağı titrerken gaz lambalarının ışığı gittikçe cılız bir hâl aldı.

Neden onu kurtaran alçak bir katilin sözüydü?

Lambalar tamamen söndü ve mavi bir toz bulutu olarak havaya karıştı.

"Eh," Hawke önceki yerine geçerek kızıl saçlı çocuğun sırtına bastı, bu sefer daha sert. Gencin ağzında birikmiş kan, dudaklarından aşağı süzüldü. "Bunun gibi birisi için nefesimi harcamak pek istemiyorum. Masum olduğu da yok zaten..." Ayağını çekti, silahsız ellerini havaya kaldırdı. Cynthia'nın savunmasız halini gördüğünde aklından bir an eğlenmek geçti.

Ama yalnız değillerdi, öyle değil mi?

Hazır bir seyirci kitlesi varken, itibarini belki biraz daha pozitif hale getirebilirdi.

"Geçmişinde her ne yaptıysa onun cezasını siz vereceksiniz, ben de buradan tek parça halinde çıkacağım." Havadaki parmaklarını şıklattı, boğazdan gelen bir kıkırdamayla güldü. "İkimiz de kazanıyoruz, değil mi? Tabii ki kazanmak olarak gördüğün şey beni öldürmek değilse."

Şerefsiz.

Ne kadar... rahatsız edici şekilde monoton bir sesle konuşuyor olsa da gözlerindeki parlaklık hiç şaşmadı. Cynthia'yı sinir edip gardını düşürdüğü bir anı kollayacak gibiydi.

Ancak Cynthia her an sinirliydi ve hâl böyle olunca, kontrol altına almayı öğrenmişti.

Gözlerini kıstı, hafifçe tebessüm etti, ikizini sinir etmede kesinlikle işe yarardı ancak ne şanslı ki kendisi Daniel değildi. "Güzel anlaşma, doğrusu, neden hem seni doğrayıp hem de çocuğu almayayım?" Bir çeşit ayak uydurmaya çalıştı.

Hawke omuz silkti, ardından gözlerindeki parıltı söndü. Onun ilgisini kaybetmek çoğu zaman bir ölüm fermanıydı ancak şimdi Cynthia'nın lehineydi. "Çocuk ölüyor. Fazla zamanın yok."

Durumuna şimdi bir bakınca...

Hawke hayal kırıklığına uğramıştı, evet. Derin bir nefes verdi, öne bir adım attı; bir adım, bir adım, bir adım daha. Elleri hâlâ havada, savunmasızdı. Öldür, öldür. Cynthia'nın aklına onun canını almak için binbir yol geldi. Saldır.

Ancak içgüdüleri ne derse desin, onun her adımında Cynthia iki adım geriliyordu- adım uzunlukları yüzünden ancak eşit bir mesafeydi.

Onun aklında hâlâ kanlı bir şölen oynarken, Hawke rüzgarda sallanan bir yaprak gibi yanından geçip gitti.

Cynthia'nın aklı başına geldiğinde yaralı gencin yanına koştu. Yaralarına bakmak için dizlerinin üzerine çöktü. Belki de kanama varsa yeteneğiyle durdurabilirdi- ama boğazını sıkıp onu öldürme izni yoksa, öyle bir kanama da yoktu.

"Hey!" diye seslendi, Ann ve diğerlerinin duyması için. Hastaneye gitmesi gerekiyordu- yaraları Hawke'in blöflediği kadar ölümcül değildi ama zaman kaybetmek istemiyordu.

Ann arkadan "Max?" diye seslendi fakat Max cevap vermedi. "Max." Ann yaklaşıyordu, bir Hawke'e bir Max'e baktı.

Max, gözleri önündeki kişinin görüntüsüyle donakaldı.

Uzun zamandır görmediği bu siluet... Onu zorla ayırmışlardı. Evet, evet! Böyle olmuştu! Hawke. Hawke! Max'in dudakları titriyordu, bir şey diyemedi. Keşke Ann olmasaydı. neden? Ne yapacaktı ki? Olmasaydı işte. Hawke'in dipsiz bir kan gölünü andıran gözleri Max'in titrek bakışlı mavi gözlerini delip geçti.

Hawke'i her gördüğümde böyle davranırsam Mukaza da beni kapı dışarı eder mi?

Max'i görünce Hawke'in yüzünde gülümseme silindi, yerini kalbindeki duygularla ne yapacağını bilmeyen bir ifadeye bıraktı. Bir şey demeden iç çekti. Hareket etmedi.

"Max, boşver onu. Gidelim." Ann, yanındaki sarışın gencin kolundan tutup binanın içine sürükledi.

"Cynthia, çocuğun durumu nasıl?" diye sordu Ann.

Max'in suratı asıktı, ayağıyla yerdeki tuğlaları ittiriyordu. Ann çömeldi, yaralı çocuğu inceledi.

"İki kolu da kırık, bir de başıyla ilgili bir şeyler. Ne bileyim. Onun dışında ciddi bir hasar görünmüyor ama hastane şart gibi." Cynthia kendinden eminmiş gibi konuşmaya çalışıyor olsa da ne yaptığını bilmediği belliydi.

"Sonra arka plan kontrolü yapar ve ne yapacağımıza karar verebiliriz... ve onu taşıyacak kişinin ben olduğunu sanmıyorum." diye devam etti.

"Max." Seslendiği genç ses çıkarmadan yanlarına geldi, yabancının canını acıtmamaya çalışarak onu kucağına aldı. "Gidelim, yine aynı yoldan. Caddeden çıktığımız gibi yolu değiştireceğiz ama." Eliyle 'çıkıyoruz' komutu verip binadan ayrıldılar. Hawke ortalıkta görünmüyordu, Ann bir sıkıntı olmadığı için mutluydu.

Sıkıntı dediği...Hawke'in binada sessizce Cynthia'yı 'elemesiydi'. Öyle bir şeyin olmayacağını biliyordu ancak bu korkuyu yaşamadan duramıyordu. Hawke güç olarak hepsinden daha üstteydi, Xiomara anca cesetlerini şehre geri taşırdı.

Ann arkadan yürürken tepedeki takım arkadaşına seslendi, o da başını gösterip arabaya ilerledi. Yanındakilere baktı, Cynthia artık titremiyordu, daha rahattı. Veya şoktan bir şey yapamıyordu. İkisi de olabilirdi. Cynthia'nın kan görmeye ne kadar alışkın olduğundan emin değildi. Normalde çok daha gündelik işlere giderdi. Ağaçtan kedi kurtarmak ya da yasadışı bir kumar merkezini basmak gibi.

Max ise kucağındaki gencin kollarına bakıyordu, sonra önüne. Kollarına, önüne, kollarına, önüne.

"Kollarını destekleyin, biriniz başını diğeriniz ayaklarını alın. Max, sen bacakları al. Bükebilirsen bük, rahat bir pozisyona koy. Boylu boyunca sığmayabilir, uzun biri." diye talimat verip şoför koltuğuna oturdu.

Xiomara da önde yerini alınca arkaya baktı. "Karadelik'in işine karışmaya tek başına mı gelmiş cidden?"

"Sorgulamayalım..." dedi Max.

En yakın hastaneye on altı dakika kala Ann dikiz aynasından arka koltuktaki kıza baktı. "Hawke herhangi bir şey dedi mi?"

"Hayır sanırım..." Cynthia aklını yokladı. "Sadece şey demişti--"

Boğazını temizledi, sesini kalınlaştırmaya çalışarak konuştu, "'Zaten masum değil, bundan sonrasını siz halledersiniz' gibi bir şey, başka bir suçlu sanırım." Gözlerini baygın erkeğin kıyafetlerinde gezdirdi, "Suikastçı olabilir."

Xiomara yine arkadaki yabancıyı kontrol etti. Biraz merakla, soru sorarcasına direksiyondaki boyasının dipleri gelmiş kıza baktı. Ann kara gözleri ile kenardan esmer kızı süzdü, ağzından tek kelime çıkmadı.

🗡🗡🗡

Berothas Hastanesi. Ajansla yapılan ufak bir anlaşma gereği yıllardır onlara her fırsatta yardım eden ve karşılığında korunma talebinde bulunan bir müttefik.

Çoğu kişi tarafından sadece bir isim ve kurtuluş olarak bilinen Bayan Dulkov. Kapısının ardında ne yaptığını kimse bilmiyordu, ancak o kapılardan çıkan kalp attığı sürece de umurlarında değildi.

O bahsedilen kapının iki metre ötesinde ise Cynthia ve Ann.

"Umarım şu an ihtiyacı olan her şey vardır, Ajans'tan geldiğimizi ve bunun gizli tutulması gerektiğini söyledim. Genelde Hana ile geliyoruz buraya fakat bu görevde Hana'ya ihtiyaç yoktu." Ann binaya arkasını döndü, bej rengi kazağının önünü düzeltti. "Burada beklemek ister misiniz yoksa sizi ofise bırakayım mı?"

"Uzun zamandır doğru düzgün hareket etmedim, hazır dışarı çıkmışken uğramak istediğim birkaç yer var... Yürürüm ben. Sokakta baktığım kedilerden birisi doğum yapmıştı, ona bakacağım. Anneleri insanlardan aşırı korkuyor- ben hariç, o yüzden... gelmeseniz daha iyi olabilir."

Sonuç olarak, daha yeni olmuş kahvesinin sonuna değmiş bir şey yoktu.

"Eleanor'un gelmesini isteyeceğim, konuşmayı o yapsın bence. Ne olup bitmişse öğreniriz." Gri saçlı kız, insanlarla konuşmakta çoğu kişiden daha iyiydi. Tabii istediğini yaptırmak için çeşitli psikolojik ama zararsız yöntemler kullanmayı başarı sayarsanız.

Ann'e el sallayıp hastaneden uzaklaşırken telefonu kulağına götürdü.

🗡🗡🗡

Eleanor Cleo, kablolu telefonu kulağına götürürken bej renkli plastik kırmızıya bulandı. "Efendim nar tanem?"

Cynthia ona gelişmeleri anlatırken telefonu omzu ve kulağı arasına sıkıştırdı, ellerini hemen yanındaki kâğıt havlulara sildi.

Cynthia her cümlesini bitirdiğinde dinlediğini belli etmek için 'öyle mi, ya sonra, a-aa...' türü şeyler mırıldanıyordu.

"Tamam o zaman, hemen geliyorum. Çocuğun nereli olduğu hakkında bir fikrin var mı?"

"Cephire'dan olabilir. Buradan olmadığı kesin."

Durdu.

Bir 'hm'ın eksikliğine karşı Cynthia "Alo?" dedi.

"Anladım kuşum, ben ilgilenirim." Cevap beklemeden telefonu kapattı.

Yerdeki kan izlerinin beklemesi gerekecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.