İçeriğe geç

İNTİKAM RİNGİ

Bölüm 3 · 12 dk okuma

İNTİKAM RİNGİ

Bölüm 3

2.BÖLÜM

“Bu ses ne böyle ya!” diyerek uyandığımda yatağın başında durmadan çalan telefondaki ismi gördüğümde gözlerimi devirerek telefona uzandım.

“Ne var Yazgı?” diyerek açtım telefonu.

“Ay canım benim uyandın mı?” dedi sesini şirinleştirmeye çalışarak.

“Sayende uyandım.”

“Tamam o zaman, ben uyan diye şey etmiştim. Uyandıysan sıkıntı yok. Eee hazır mısın bakalım?”

“Bir dur da elimi yüzümü yıkayayım istersen, bir kendime geleyim hani,” dedim sinirli konuşmaya çalışarak.

“Doğru, pardon. Neyse kapatayım ben o zaman. Kızma bana ha, sadece seni uyandırmak için aramıştım.”

“Kızmadım kızmadım,” dedim gülümseyerek. Demek ki az önceki sinir konuşmaya çalışma amacımda başarılı olabilmiştim. “Kapat hadi ben dönerim sana.”

“Tamam görüşürüz.” Telefonu kapatıp yatağıma bıraktıktan sonra ayağa kalktım. Kollarımı ileri geri hareket ettirerek açılmaya çalıştım. Gözüm duvardaki saate takıldığında saatin daha yedi olduğunu gördüm.

“Ah Yazgı ah, uyandırmasaydın bir saat daha uyuyabilirdim,” diye söylendim kendi kendime. Yine de istesem bile ona kızamazdım. Kızsam bile pişman olur en fazla beş dakika içinde gider gönlünü alırdım. Atışsak da küssek de o benim liseden beri en yakın arkadaşımdı ve benim için çok değerliydi.

Söylenerek lavaboya doğru ilerledim ve elimi yüzümü yıkadım. Telefonumun yeniden çalmasıyla birlikte yatağa geri dönerek oturdum.

“Efendim Levent abi.”

“Ooo şampiyon, uyandın mı?”

“Sağolsun Yazgı uyandırdı senden hemen önce.”

“İyi iyi, sekizde uyansan yeterli olur diye düşünmüştük biliyorsun ama istersen gel biraz pratik yapalım.”

“Olabilir aslında, o zaman hazırlanıp salona geçiyorum.”

“Tamamdır, ben de Sarp’ı okula bırakıp geleceğim hemen. Görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Telefonu kapattığımda yeniden vücudumu saran panik dalgasıyla baş başa kaldım. Beni tetikleyen tahminimce Levent abinin bana ‘şampiyon’ demesiydi. Daha hiçbir şey belli olmadığı için söylediği beni garip hissettirmişti. Finallere kadar çıkabilmiş olmam kesin olarak şampiyon olduğumu göstermezdi, her an her şey olabilirdi. Yendiğimi sandığım rakip bir anda kalkıp atağa geçebilir, ne kadar iyi olursam olayım yaşayacağım bir anlık panikle boş anımı yakalayıp beni yere devirebilirdi. Bu sporda işler böyle ilerlerdi.

“Tamam sakin ol Kiraz, her şey yoluna girecek. Birinci olmana da gerek yok ki. Sen kendin için katılıyorsun bu maça,” diye kendimi telkin etmeye çalışıyordum.

Aslında bu yarışmaya inanılmaz derecede önem veriyordum. Bu yarışmada aldığım iyi bir derece sanki annemle babamın yaptığım sporu ve bu sporda başarılı olduğumu kabullenip beni yeniden önemsemelerine yetecekmiş gibi hissettiriyordu. Evet, kendim için katılıyordum ancak aileme kendimi gösterme fikri de baş gösterdiği için endişeliydim.

Kapımın çalmasıyla içeri Gülizar teyze girdi.

“Yavrum günaydın, gel hadi kahvaltı masasına Halit Bey seni bekliyor.”

“Tamam teyzeciğim geliyorum,” dediğimde başını sallayarak odadan çıktı. Hızla üstümü değiştirip rahat bir şeyler giydikten sonra antrenman için her daim hazır olan çantamı da omzuma atarak odadan çıktım. Çantamı çıkarken hemen alabilmek adına girişe koyduktan sonra yemek salonuna, dedemin yanına, ilerledim.

“Gel kızım, günaydın. Bak, Gülizar teyzen senin için en sevdiğin poğaçalardan yaptı.”

“Günaydın dedeciğim. Gerçekten çok güzel görünüyor ellerine sağlık Gülizar teyzem.”

“Afiyet olsun kuzum, istediğin kadar ye.” Ne yazık ki o kadar yemem mümkün değildi. Yoksa ringde fazla karbonhidrat tükettiğim için ister istemez kendimi hâlsiz hissedebilirdim. Yine de onu kırmamak için bir şey söylemeden başımı salladım.

“Sana bir müjdem var: Bugünkü maçına geleceğim. Bunun için gece boyu işlerimi başka tarihlere taşımakla uğraştım ama önemli değil, senin yanında olmak istiyorum bu maçta.” Dedem bu maçın benim için önemini biliyordu ve bu yüzden de maça gelebilmek için işini zora sokmuştu. Bu gözlerimin dolmasına sebep olsa da belli etmemeye çalışarak poğaçaya uzanarak tabağıma koydum.

“Bunu yapmana gerek yoktu ki dedeciğim, işini zora sokmasaydın,” derken sesim kısık çıkıyordu. “Yine de çok teşekkür ederim.”

“Asıl ben teşekkür ederim bu kadar emek verdiğin için. Seninle gurur duyuyorum.”

Şu cümleyi annemden veya babamdan duymak için neler vermezdim ki… Kendimi sürekli bu düşüncede buluyordum. Beni destekleyen insanlar tabii ki vardı, benimle ilgilenen ve arkamda duran kişiler vardı. Ancak hiçbiri kendi ailemin yerini tutmuyordu. Onlardan sadece bir kere duyacağım ‘İyi iş çıkardın.’ , ‘Güzel savaştın.’ ya da ‘İyi çalıştın,’ gibi sözler bana ömür boyu yeterdi.

“Az önce Levent’le konuştum. Sanırım kahvaltıdan sonra gidip antrenman yapacakmışsın ama Levent’i bir süreliğine almak zorunda kalacağım, spor salonu ile ilgili birkaç belge işi var da onları halletmemiz gerekiyor.”

Levent abinin işlettiği spor salonunun asıl sahibi dedem Halit Özyurt’tu. Antrenmanlarım için daha rahat olabilmem açısından yaklaşık altı yıl önce salonu alıp Levent’e bırakmıştı. Levent abi de bir antrenör olarak hem bana hem de salona gelen insanlara katabileceklerini düşünüp çalışmaya koyulmuştu.

“Öyleyse ben önden salona gideyim biraz antrenman yaparım sonra da maç alanına giderim. Levent abi ile işiniz çok uzun sürer mi?”

“Sanmıyorum, yaklaşık bir saat sonra birlikte maç alanına gelmiş oluruz.”

“Peki o zaman,” diyerek önümdeki kahvaltıya odaklandım. Bir boksör olarak çabucak acıktığım için bolca ancak dengeli bir şekilde yemeye çalışıyordum. Öğünlerimde her besin grubuna yer vermem gerekiyordu. Gerçi bunu herkesin yapması gerekiyordu ama ben ayrıca daha fazla dikkat etmek zorundaydım.

Kahvaltımı bitirdiğimde dedeme döndüm. “Ben kalkayım artık, maç alanına gitmeden önce vaktim sınırlı.”

“Tamam kızım, dur ben Cengiz’e haber vereyim o seni bıraksın.” Cengiz abi dedemin özel şoförüydü. Soğuk görünümlü ancak iletişim kurduğunuzda aşırı sıcakkanlı olduğunu fark ettiğiniz bir yapıya sahipti.

“Hayır hayır hiç gerek yok. Biraz yürümek istiyorum vücudumu alıştırmak için. Hem salon şuradan şurası, uzak değil ki.”

“Peki sen bilirsin o zaman kızım, dikkatli git. Şüpheli görünen kişilerle iletişim kurma, kimseyle zıtlaşma, inatlaşma.”

“Tamam,” dedim son heceyi uzatarak. Gülizar teyzenin de yanına uğradıktan sonra antrenman malzemelerimin olduğu çantası alıp evden çıktım.

Çevremdekiler kadın olduğum için sürekli beni dikkatli olmam konusunda uyarıyorlardı. Boksör olmama rağmen! Birisi yanıma yaklaşırsa nasıl müdahale edip etkisiz hâle getireceğim konusunda uzmandım ben. Bana bile bu kadar uyarı yapılıyorsa diğer hemcinslerimi düşünemiyordum bile. İşimiz gerçekten çok zordu. Kendini bilmez, ahlaktan ve terbiyeden yoksun bir grup şahısla uğraşıyorduk resmen.

Yolda yürümeye devam ederken kafam maçla ilgili düşüncelere dalmasın diye derin nefesler alıp veriyor, sakin kalarak kafamı dağıtmaya çalışıyordum. Ne yapacağımı bilemediğim için sadece kendimin duyabileceği kadar sessiz bir şekilde şarkı mırıldanmaya başladım. Zaten yol bomboş olduğu için kimsenin duyacağını düşünmüyordum. Tabii aynı zamanda telefonumun ekranını havaya kaldırıp yansımasına bakarak arkamda birinin olup olmadığına dikkat ediyordum. Toplumun bizi bu kadar paranoyaklaştırması asla normalleştirmememiz gereken bir gerçekti ancak kimsenin bize kulak verdiği yoktu.

Dakikalar sonra spor salonunun tam önünde durduğumda çoktan açılmış olan salona girdim. Giriş kısmında oturan görevlinin yanında bakışlarını önünde duran dosyaya dikmiş olan Levent abiye baktım. Yanına yaklaşarak “Günaydın,” dedim.

“Günaydın, hoş geldin,” dedi o da bana gülümseyerek.

“Dedemle işleriniz varmış, sanırım birlikte antrenman yapamayacağız,” dediğimde başını sallayarak beni onayladı.

“Maalesef yapamayacağız.” Elindeki dosyaları işaret ederek devam etti. “Birkaç dosya işi varmış, burayı işleten kişi olarak benim de orada olmam gerekiyormuş. Yarışma gününe denk geleceğini hiç bilmiyordum Kiraz, üzgünüm.”

“Senlik bir durum değil ki, üzülecek bir şey yok. Ben kendim biraz çalışırım sonra zaten maç alanına gideceğim.”

“Tamamdır, maça kadar çoktan yanında olurum merak etme. Şimdi çıkmam lazım ki yetişebileyim, oldu mu canım? Sen sadece çalışmana odaklan şu anda.”

“Peki, dikkatli olun.” Beni başıyla onaylayarak salondan çıktı. Ben de arkamı dönerek salonun benim için ayrılmış olan boks ringine ilerledim. Salonun asıl ringinden bağımsız olarak bir de benim için bir boks ringi ve kum torbaları vardı. İlk madalyamı aldığımda dedemden gelen küçük – tabii ona göre küçük ancak bana göre devasa- bir hediyeydi.

Çantamı alarak önce soyunma odasında spor kıyafetlerimi giydim. Boks eldivenlerimi giymeden önce hızlıca saçlarımı atkuyruğu yaptım ve eldivenlerimi giydim. Kum torbasının karşısına geçerek yumruklar atmaya başladım. Aynen Levent abinin bana öğrettiği şekilde yumruklar ardından da tekmelerimi savuruyordum önümdeki kum torbasına. Maça çıkmadan enerjimi tüketmek istemediğim için kendimi çok da zorlamamaya çalışıyordum.

Bir süre sonra yorulduğumda kendimi bırakarak yere oturdum. Nefeslenirken bir yandan da gözlerimi karşımdaki saate çevirdim. Yaklaşık kırk dakika olmuştu bile. Daha fazla zorlamanın bir anlamı yoktu. Yavaştan toparlanıp maç alanına gitmeli ve antrenman sırasında rakibimi gözlemleyerek taktik geliştirmeliydim.

Yeniden gündelik kıyafetlerimi giymek için soyunma odasına gittim. Kıyafetlerimi değiştirip çıktıktan sonra da çantamı alıp salondan yavaş yavaş ayrıldım. Dün gece Levent abinin evine onun arabasıyla gittiğim için kendi arabam salonun önünde bırakmıştım. Yavaş adımlarla arabamın yanına geldiğimde kapısını açarak ön koltuğa çantamı koydum, sonra da sürücü koltuğuna oturmak üzere arabanın diğer tarafına geçtim. Arabayı çalıştırdıktan sonra maç alanına doğru yola koyuldum.

Çok geçmeden alana varmıştım. Müsabakaya katılan boksörler için özel park alanına girdikten sonra arabamı güzelce park ederek çantam omzumda arabadan indim. Yarışmacıların çoğu gelmişti bile ancak hâlâ daha birkaç tane boş park yeri vardı. Otoparkın hemen bitimindeki kapılardan geçerek salona giriş yaptım. Alt kat yani benim giriş yaptığım kat soyunma odaları, bir üst kat ise maçların yapılacağı alandı. Onun bir üst katında da yani en üst katta da sporcular maçtan önce antrenman yapıyorlardı. Bu bina kadınlara aitti. Hemen yan taraftaki binada ise erkek boksörler dövüşecekti.

Fazla vakit kaybetmeden bu maç için yeni aldığım Türkiye tişörtümü, altıma da en rahat ettiğim boks şortumu giydim. Ekipmanlarımı ve tabii ki iletişim kurabilmek için telefonumu alarak en üst kata çıkmaya koyuldum. Duyduğum yumruk sesleri kulaklarıma ve boks salonlarına ait olan o koku da burnuma ulaştığında ister istemez gülümsedim. Burası bana yaşadığımı hissettiriyordu. Nefes aldığımı, güvende olduğumu.

Gözlerim hemen rakibimi aramaya koyuldu. Vasilisa Frolov. Rusya’yı temsil eden kadın boksör. Bir önceki maçta kendi rakibine inanılmaz bir fark atarak finale yükselmişti. Sadece resmini görmüş olsam da onu kolaylıkla bulabildim. Bu kız çok güçlüydü! Önündeki kum torbasını yumruklarken yüzünde beliren tek duygu öfkeydi. Yanındaki antrenörünün yönlendirmesiyle yumruklarını daha sert ve düzgün indirmeye devam ederken diğer bir yandan tekmeler savuruyordu. Teknikleri iyi biliyor ve iyi bir şekilde uyguluyordu. Yine de bunu korkmak için bir sebep olarak göremiyordum. Güçlüyse ne olmuş yani? Ben de yeterince güçlüydüm. Aldığımız eğitim birbirinden ne kadar farklı olabilirdi ki? Tek yapmam gerekenin onun zayıf noktalarını belirleyip o noktalara oynamam gerektiğini çoktan biliyordum.

Biraz daha yaklaşıp kollarımı birbirine bağlayarak onu gözlemledim. Levent abi gelene kadar onu izlemeli ve ardından da o geldiğinde gözlemlerimi ona aktarmalıydım.

“Kiraaazzz!” Arkamdan gelen sesle birlikte kafamı çevirdim. Gelen Yazgı’ydı. Hafifçe koşarak gelip bana sarıldığında ben de ona sarıldım. “Ayy nasılsın balım?”

“İyiyim, biraz gerginim ama iyiyim.”

“Oh iyi iyi. Nerede senin rakip?” Gözümde Vasilisa’nın olduğu yeri işaret ettiğimde o tarafa doğru baktı. Ardından yeniden bana döndü. “Levent nerede?”

“Dedemle evrak işleri varmış. Gelirken direkt buraya gelecekler birlikte.” Başını sallayarak beni anladığını onayladı.

“Bediz gelemeyecek değil mi?”

“Gelemeyecek maalesef. Tam kapıdan girerken konuştum ama koçunun bırakmadığını, çalışmak zorunda olduğunu söyledi. Ayrıca maçı videoya almazsam beni gebertecekmiş.” İkimiz de gülüştük.

“Onun da gelmesini isterdim.”

“Biliyorum canım, inan bana çok üzgündü. Sen antrenman yapıyorsun diye arayamamış ama mesaj atacağım demişti.” Sözünün ardından hemen elimdeki telefona gitti gözlerim. Gerçekten de mesaj atmıştı.

Bediz: Kiraz’ım… Maçına gelemedim, çok üzgünüm 😭😭 Koç bir türlü bırakmadı 😭 Ayrıca o cadıya hatırlat da unutmasın videoya çekmeyi yoksa boğazlarım onu

Mesajına gülümseyerek kalp gönderdikten sonra görüntülü arama tuşuna bastım. Bir süre çaldıktan sonra arama reddedildi. Saniyeler sonra arama kendisinden gelmişti. Kocaman bir gülümsemeyle bakarken telefonu Yazgı’ya çevirdim.

“Ooo beyefendi, siz bizi hatırlar mıydınız?”

“Bir de bayıl istersen Yazgı, daha sabah konuştuk.”

“Bensiz hem de ha?” dedim dudağımı büzerek.

“Sen antrenmandaydın o sırada.”

“İyi peki o zaman, inanayım size.”

“İstersen ben ne konuştuğumu özet geçeyim sana hızla,” dedi Bediz ve hafiften öksürüyormuş gibi yaparak boğazını tuttu. “Şu yanındaki cadı bana ezeli rakibi Batu’yu anlatıp durdu. Neymiş efendim o kadar anlayışsız, o kadar öküzmüş ki onu görünce midesi bulanıyormuş. Laf sokup duruyormuş cevap verince asla altında kalmıyormuş, sürekli gıcıklık yapıyormuş falan filan işte, neyse boş ver.”

“Bu kadar mı dinledin beni gerçekten? Yazıklar olsun, arkadaş dedik bağrımıza bastık, sen benim anlattıklarıma falan filan diyerek geçiştiriyorsun. Seni de Batu gibi kara listeme yazıyorum bekle sen.”

“Tamam tamam sakin ol,” dedi Bediz gülerek, sonra da bana döndü. “Kiraz’ım çok üzgünüm gelemedim,” dedi. Gerçekten kötü hissettiğini söylemesine gerek yoktu, her hareketiyle görebiliyordum bunu.

“Sıkıntı yok canım, düşünmen yeter.”

‘Bediz Sözer, mola süren doldu!’ Arkadan gelen koçun sesiyle birlikte Bediz arkasını dönerek, “Geliyorum Koç,” dedi. Kafasını yeniden bize çevirdi. “Gitmem lazım kızlar, maçtan sonra yine ararım. Kiraz bana bak, elinden geleni yap tamam mı? Sakın çok düşünme, düşündükçe kaybolursun. Sonuç ne olursa olsun umurumuzda değil emin ol. Sadece kendine dikkat et oldu mu?”

“Tamamdır, o iş bende.”

‘Bediz Sözer, acele et!’ Koçu tekrar bağırdığında Bediz’in gerildiğini hissedebiliyordum. Yüksek ve ani seslerden nefret ederdi.

“Hey sen, cadı! Videoya çekmeyi unutma ha! Hadi kaçtım ben,” diyerek el salladı ve telefonu birden kapattı.

“Niye sana Kiraz’ım diyor da bana cadı?”

“Çünkü sen cadısın.”

“Sağ ol ya!” dedi Yazgı bana bakarak. Sesi hafiften yüksek çıkmıştı ama dalga geçtiğini ikimiz de iyi biliyorduk. “Maçına az kaldı. Biraz pratik yap istersen, demek ki Levent gecikecek.”

“Evet, neden hâlâ gelmediler acaba? Bir arasam mı ki?”

“Bir ara bakalım.”

Onu onaylayarak telefonumda Levent’in ismini bularak tıkladım. Telefon saniyelerce çalsa da açılmadı.

“İşleri bitmedi herhâlde, neyse ben çalışayım biraz.”

“Tamamdır canım, ben şu köşede oturacağım.” Başımı sallayarak onu onayladım ve o arkasını dönüp köşeye doğru ilerlerken ben de ellerime bandajımı sarmaya koyuldum.

Kum torbasını yumruklarken gözüm sürekli yere koyduğum telefonuma kayıyordu. Levent abi nerede kalmıştı? Dedemi de aramalı mıydım? Maç başlamadan burada olurlar mıydı?

Kafamdaki düşünceleri defetmek için daha da sert geçirdim yumruklarımı kum torbasına. Yumruklarımın çarpma sesi salondaki seslerin arasına karışmaya devam ederken duraksamadım. Bir süre boyunca tek yaptığım buydu.

“Kiraz, gel aşağı inelim artık.” Yazgı’nın sesiyle durup kafamı salladım. Telefonumu ve ekipmanlarımı eğilip elime alarak onun yanına gittim. Birlikte aşağı inerken telefonumdan dedemi buldum ve aramaya koyuldum. Çalıyor, çalıyor ancak açılmıyordu. Haber alamadıkça paniğim katlanıyordu.

“Yazgı?” dedim. Sesim titriyordu. Yazgı da bunu fark etmiş olacak ki panikle bana döndü ve elimi tuttu.

“Ne oldu balım?” dedi panikle.

“Levent abi de dedem de telefonlarını açmıyor. Ne yapsam ki, kimi arasam?” dedim. Ağlamak üzereydim. Normalde kolay ağlayan ya da kolayca duygusallaşan bir insan değildim ancak sevdiğim insanların başına bir şey gelme ihtimali beni mahvediyordu.

“Tamam dur sakin ol, demek ki işleri uzadı. Haber alırız merak etme sen. Derin derin nefes al bakayım.” Dediğini yapmaya başladım. Kendisi ellerini hafifçe yukarı doğru kaldırarak nefes alırken ben de aynısını yaptım. Nefes aldıktan sonra bu sefer de ellerini aşağı doğru hafifçe indirerek ağzından üfledi nefesi, yeniden onun yaptığının aynısını yaptım. “Tamam, şimdi duyabildiğin üç sesi söyle bana.”

“Yumruk sesleri… Antrenörlerin bağırışları… Kendi sesim.”

“Çok güzel, şimdi görebildiğin üç şeyi söyle.”

“Sen, merdivenler… duvarlar.”

“Kokusunu alabildiğin üç şey?”

“Parfüm… el kremin… plastik kokusu.”

“Harikasın, gel şimdi inelim şu basamaklardan,” diyerek koluma girdi ve birlikte merdivenlerden inerek maçın yapılacağı alana açılan kapıları aralayarak içeri girdik.

“Daha iyi misin?”

“İyiyim sanırım.”

“Güzel, o zaman sen bunu kafana takmıyorsun ve maça hazırlanmaya gidiyorsun.” Bakışlarını kolundaki saate çevirdi. “Yaklaşık yirmi dakikan var. Ben de sen gittikten sonra ikisine ulaşmak için çözüm yolları arıyorum, sonra onlara ulaşıyorum ve maçtan sonra hep birlikte ayrılıyoruz buradan. Tamam mı balım?”

Onu sadece kafamla onaylamakla yetindim ve arkamı dönerek yarışmacıların arasına doğru ilerledim. Elimdeki ekipmanlarımı giyinmeye başladım yavaş yavaş. Önce boks ayakkabılarımı giydim. Ardından kaskımı kafama sabitledim. Dişliğimi de taktıktan sonra boks eldivenlerimi giydiğimde artık hazırdım. Gergindim ama bu bana garip bir şekilde enerji ve hırs vermişti.

O ringe gidip kendim için, beni destekleyen insanlar için ve en çok da ülkem için o maçı alacaktım. Gözümü bürüyen hırs ile gülümsedim. Lanet olsun, kendimi hiç bu kadar hazır hissetmemiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.