Tam tamına yarım saattir bu balkonda boş boş duruyor ve yüzüme rüzgârın esmesini izlemekten başka bir şey yapmıyordum.
Evin ön balkonundaki demire yaslanıp kahvemi yudumlarken beni hâlâ aramadığını, hatta mesajlarıma bile cevap vermediğini fark ettiğim gibi telefonumu çıkardım ve onun numarasını bulup çaldırmaya başladım.
Üzerimde kısa kollu bir kıyafet olduğundan bana doğru esen hafif ve soğuk rüzgârdan etkilenip telefonu kulağıma doğru yasladım ve sandalyenin üzerinde duran hırkamı üzerime geçirdim.
Telefon hâlâ çalmaya devam ederken artık sinirlenmeye başlıyordum çünkü telefonuma ve mesajlarıma cevap vereceğini söylemişti ama aksine, cevap bile vermemişti. Bana yalan konuştuğunu anladığım için fazlasıyla öfke doluydum ve balkonda volta atıyor, ardından içeri girip tekrardan onun numarasını çaldırıyordum.
“Hadi ama, aç şu telefonu ve bana hemen bir cevap ver!” Kendi kendime evin içinde dolaşıp söylenirken sonunda aramama yanıt vermese bile mesajımı cevapladığını görünce biraz olsun sakinleşebilmiş ve koltuğa yaslanıp ekrana bakmıştım.
Dicle: “Şu anda bir partideyim ve bu yüzden sana cevap verecek bir vaktim yok, ayrıca ablana olanlarla benim bir ilgim yok, bu yüzden beni artık rahat bırak.”
Mesajını gördüğüm gibi ansızın içimdeki öfkeyle telefonu sertçe fırlattım, ardından o Dicle denilen kıza lanet ederken aklıma telefonumu sertçe fırlattığım geldi ve bu sefer kendime de kızmaya başladım. Hızla oturduğum koltuktan kalkıp yerdeki telefonuma uzandım ve elime aldığımda kırık bir ekranla karşılaşınca ilk tepkim kırık ekrana bön bön bakmak oldu, ardından ise elimle alnıma sertçe vurdum. Evet, gerçekten böyle bir aptallık yapmıştım ve zaten durumumuz çok iyi değilken, ayrıca eski bir telefona sahipken şimdi ise sağlam bir telefonum bile yoktu.
“Lanet olsun.” Kırık telefona tekrardan bakıp çalışıp çalışmadığını kontrol ettim ve çalıştığını görünce derin bir nefes verdim, artık telefonum kırık bir parçadan ibaretti ve bu da benim yüzümdendi. Annemin dediği gibi gerçekten bazen bir işe yaramıyor ve aptallık ediyordum.
Tekrardan üzerimdeki ince hırkayla balkona çıktım ve havayı içime çekerek derin bir nefes verdim, hava gerçekten de fazlasıyla bulutlu ve biraz da rüzgârlıydı.
Bana nasıl böyle aptalca bir cevap verebilirdi, anlayamıyordum ama bildiğim bir şey vardı, bu kız gerçekten göründüğü kadar iyi değildi. Ablama olanlara zaten fazlasıyla üzgünken bana böyle bir cevap vermesi sinirimi daha çok bozmuştu, bu da zaten Dicle’nin o kadar da iyi olmadığını ortaya çıkarıyordu.
“Onunla tanışmasaydım keşke, hepsi şu aptal kafam yüzümden,” deyip tekrardan elimle alnıma sertçe vurdum, zaten telefonumu da kırmıştım, nasıl böyle aptalca davranmıştım ki? Neden bir kere de mantığımı kullanıp öfkemi kontrol etmeyi öğrenmemiştim, niye zaten durumum o kadar iyi değilken şimdi de pahalı olan bir telefonu kırmıştım, bilmiyordum. Gerçekten bazenleri yaptıklarımı ve kendimi anlayamıyordum ve bu konuda annemin dediklerine hak veriyordum.
İçeri tekrardan girdim -evin içerisinde tam on beş tur atmış olabilirdim- ve hırkamın cebine kırık telefonumu soktuğumda hırkamın fermuarını çekmeyi unuttuğumu fark ettim. Fermuarı sonuna kadar çektiğimde saçlarımı lastik bir tokayla atkuyruğu yapıp sıkıca bağladım ve spor ayakkabılarımı ayağıma geçirip evin kapısını kilitledim. Dışarı çıktığım gibi yüzüme vuran rüzgârla havanın daha da soğuyacağını anladığımda koşturmaya başladım ve evden birkaç metre uzaklaştıktan sonra durdum, telefonumu çıkarıp annemi aradım.
Annem aramama birkaç kere çaldıktan sonra yanıt verdiğinde ona beni aradığında meşgul olacağım için aramalarına ve mesajlarına yanıt veremeyeceğimi söyleyip hemen aramayı sonlandırdım, bunu beni merak etmemesi için yapmıştım. Ardından telefonumdan bu sefer de Nida’yı aramaya başladım, birkaç saniye bekledikten sonra ise telefonuma Dicle gibi onun da yanıt vermeyeceğini düşündüğümde beklemediğim bir şekilde aramama yanıt verdi.
“Nida, Dicle senin yanında mı?” Açtığı gibi ona sorduğum ilk soru bu olmuştu çünkü Dicle bana yanıt bile vermek istemeyecek kadar sinir bozucu olduğundan çareyi Nida’da bulmuştum, sonuçta o Dicle’nin en yakın arkadaşlarından bir tanesiydi ve Dicle kadar sinir bozucu değildi.
“Evet, onun evindeyim ve o birkaç dakika önce duşa girdi, o yüzden senin mesajlarına bakmamış olabilir,” dediğinde sırıttım, onun yalan söylediğini tahmin etmiştim. Beni ilk önce geçiştirip umursamamış, daha sonra ise ona ısrarla mesaj atınca bana geçiştirici bir cevap verip duşa girmişti.
“Yalancı.” Kelimeyi sesli bir şekilde dile getirdiğimden dolayı Nida anlamaz bir şekilde, “Anlamadım?” diye sorunca sırıtmayı kesip Nida’ya yanıt verdim: “Hayır, sana demedim, aklıma bir şey geldiğinden dolayı dedim ama sesli bir şekilde dile getirdiğimi fark etmemişim, kusura bakma.”
‘İyi Kız’ rolümü gerçekten de iyi oynuyordum.
“Pekâlâ, o zaman görüşürüz,” dediğinde ona yanıt bile vermeden telefonu yüzüne kapattım ve sinirle adımlarımı hızlandırdım, beni resmen geçiştiriyorlardı! Ama ablama yaptıklarını onlara ödetecektim ve masum görünmeye çalışıp yaptıklarını, yalanlarını ve onların yüzünü örten maskeyi açıp gerçek yüzlerini herkese gösterecektim.
Birkaç dakika daha hızla koştuktan sonra duraksadım, birkaç saniye dinlenmeye başladım ve önüme baktığımda iki katlı, duvarları beyaz boyayla kaplı ve pencereleri kapalı evi gördüm. Ardından adımlarımı eve doğru çevirerek bu sefer koşmak yerine yavaş yavaş ilerledim.
“Şapşal, evde değilim, beni hiç mi görmedin ve arkana bakmak hiç mi aklına gelmedi?” Arkamda duyduğum sesle gülümseyip başımı Beren’e doğru çevirdim ama onda bu sefer farklı bir duygu gördüm, gözlerindeki bu sefer mutluluk değil kırgınlıktı.
“Hey!” Beren’in yanına gidip onun omzuna hafifçe vurdum ve ona doğru baktım. “Neden bu kadar kırgın gözüküyorsun, beni gördüğünde hep yerinde duran neşen bu sefer yerinde değil,” diyerek siyah hırkasının fermuarını çektim. “Üşüteceksin kendini, hasta olduğunda yaz tatilim sensiz keyifli geçmiyor.”
“Yaz tatili diyorsun ama hava bugün hiç yaz havası gibi değil, ilk defa rüzgârlı,” dediğinde konuyu değiştirmeye çalıştığını anladım ama buna izin vermedim. “Birkaç güne hava düzelir, hem sen şimdi havayı boş versene, niye bu kadar kırgın gözüküyorsun?” dediğimde somurttu.
“Kafeye geçelim, anlatacağım. Sen şimdi niye yanıma geldin, yine sinirini bozacak bir olay mı oldu?” diye sorduğunda yüzüme bir gülümseme yerleştirdim ve onun gibi, “Kafeye geçelim, anlatacağım,” diye yanıt verdiğimde sırıttı.
Beren için kafeye gitmek artık bir alışkanlık hâline gelmişti, sonuçta babası bir kafe işletiyordu ve Beren de kahve insanı olduğundan her gün kafeye gelmekten memnun kalırdı; benimle bazı önemli konular konuşmak istediğinde genellikle kafede konuşur, tartışırdık.
“Selam baba.” Kafe, Beren’in evine fazlasıyla yakın olduğundan birkaç adımda kafeye varmıştık ve Beren babasına selam verirken ben de çekingen bir şekilde Serhat amcaya gülümsemiştim.
Berenle on yaşımızdan beri aynı şehirdeydik ve tam tamına onunla altı yıl arkadaşlık yapmıştım, bu yüzden Serhat amcayı da Beren gibi fazlasıyla iyi tanıyor ve onu da çok seviyordum. Beren’in ve Serhat amcanın yeri bende çok ayrıydı, özellikle de Beren benim için çok iyi bir arkadaştı ve benim için hep öyle kalacaktı, onunla ayrılsak bile. Beren gerçek bir arkadaştı, sahte bir arkadaş gibi yapmacık değildi ve bana karşı her zaman samimiydi. Yalan söylemez, aramalarıma cevap verir, bana değer verir, beni küçümsemez ve en önemlisi beni dışlamazdı.
Serhat amca ikimize benim içimi ısıtacak bir şekilde gülümsediğinde ikimiz de ona teşekkür edip kafenin en sağındaki masalardan birine yerleştik, gerçekten bu kafenin en köşedeki masalarını seviyordum çünkü camdan güzel bir manzara izleyebiliyordum.
“İlk önce sen anlat, Masal,” dediğinde kaşlarımı çatıp önüme gelen kahverengi saçlarımı arkaya doğru, kulaklarımın arkasına attım, ardından ellerimi masada birleştirip, “Nedenmiş o?” diye sordum. Beren ise bana bakarak gözlerini devirdi, ben de sırıtırken bana baktı ve kafasını iki yana sallayarak, “Çok inatçısın, aynı bir keçi gibi,” dediğinde tekrardan kıkırdadım, o da bana hafifçe vurdu.
“Anlatmak istemiyorum çünkü anlatırken aklıma o aptal geldiği için daha fazla sinirim bozuluyor ve ben onu düşünüp öfkelenmek istemiyorum, bir daha kimseye kolay kolay güvenemem,” dedikten sonra bana bakarak göz kırptı. “Sen hariç.”
“Beren, ben de anlatırken aklıma o Dicle denilen kız geldiği için sinirleniyorum ama bu sefer beni ikna edebildin, anlatacağım.” Beren başını kafenin camından gözüken ve rüzgârın etkisiyle yaprakları sallanan ağaçlardan çevirip bana baktı ve merakla sordu: “Dicle mi, onunla ilgili bir olay mı oldu? Lanet olsun, eğer sana kötü bir şey söylediyse gerekirse onun evini basarım ve ona dersini en iyi şekilde veririm, bir daha da yanına yaklaşamaz.”
Beren’in beni korumasını seviyordum.
“Merak etme, zaten onunla ilgili planlarım var.” Beren bana bakarak kömür rengindeki siyah saçlarını savurdu, ardından bana soran gözlerle baktığında anlatmamı beklediğini anladım ve ben de onu bekletmeden konuya girdim: “Ablama olanları sana zaten anlatmıştım ve Dicle’nin de bu işin içinde bir parmağı olduğundan şüphelendiğim için az önce onu aradım, onunla konuşmak istiyordum. Hatta bana söz vermişti, aramalarıma ve mesajlarıma meşgul olsa bile cevap vermeye çalışacağını söyledi ama ne oldu?” dediğimde Beren de bana bakarak cümlemi tamamladı: “Mesajlarına ve aramalarına yanıt vermedi.”
“Evet, ama mesajlarıma cevap verdi, hem de beni çıldırtacak bir cevap verdi. Bana bir partide olduğunu söyledi ve ablama olanlarla bir ilgisi olmadığını söyleyip beni geçiştirdi, hatta Nida’yı aradığımda bir partide bile olmadığını, evde olduğunu öğrendim,” dediğimde Beren’in gözlerindeki öfkeyi görebiliyordum, zaten ben de Beren kadar öfkeliydim fakat öfkemi kontrol etmeye çalışıyordum. Çalışıyor muydum? Lanet olsun, birkaç dakika önce evin içinde resmen volta atıyordum ve öfkem yüzümden telefonumu bile hiç umursamadan fırlatmıştım!
“Ayrıca ona olan öfkem yüzünden telefonumu anlık olarak fırlattım ve şu an ekranı paramparça, yani anlayacağın artık sağlam bir telefonum bile yok,” dediğimde dudaklarımı büzdüm, Beren ise bana şaşkın şaşkın bakmaktan başka bir şey yapmıyordu, kız dediklerimle resmen bir heykel gibi oturduğu sandalyede donup kalmıştı. “S-Sen şaka yapıyorsun, değil mi?” Olanlara hâlâ anlam veremiyor gibiydi, ben ise onu geçiştirdim çünkü onun niye kırgın olduğunu fazlasıyla merak ediyordum, hatta birazdan bir taş gibi çatlayabilirdim bile.
“Boş ver, sen neden kırgınsın, bana onu anlat.” Bunu duyduğu gibi başını hemen cama doğru çevirdi ve yüzünü astı. Bu kız somurtmaktan başka bir şey bilmez miydi?
“Hey, sen somurtmaktan başka bir şey bilmez misin? Hadi ama Beren, ben anlattım, şimdi de sıra sende,” diye söylendiğimde hâlâ somurttuğunu gördüğümde kalan tek yolumu denedim, “yoksa arkadaşına inat edip onu meraklandırmaya devam mı edeceksin, çok ayıp Beren, senin gibi bir kız öyle bir şey yapmaz, değil mi?” dediğimde söylendi. “Tamam, tamam. Yeter ki sus Masal, sen ne konuşkan bir kızsın, neden böylesin ki?” Başını camdan çevirmiş, bana söylenmeye devam ederken ben ise kıkırdayarak onu izliyordum ve arkamızdan Serhat amca da bizi izleyerek gülmüş, ardından yaptığı işine geri dönmüştü.
“Of baba, sen de mi? Neden herkes Masal’a hak verirken bana gülüyor, bu haksızlık ama!” Beren’in bu komik tepkileri bizi güldürürken Beren’i ise somurtuyordu ama onun moralini daha fazla düşürmemek için ikimiz de gülmeyi bıraktık ve ben de Beren’e merakla sordum: “Neler oldu, neden kırgınsın?”
“Nihat’la ayrıldık, inanabiliyor musun? Daha iki gün önce gülerek mesajlaştığım ve yanında keyifle vakit geçirdiğim çocukla ayrıldım, en kötüsüyse ayrılma sebebimiz beni hayal kırıklığına uğrattı, bu yüzden de kırgınım. Ona kırgınım ama aynı zamanda da kendimi suçluyorum çünkü onunla tanışmak gibi bir hata yaptım, Masal, ben ona güvenmiştim,” dediğinde onun için fazlasıyla üzülmüştüm, Beren sonuçta çok iyi bir kızdı ve böyle konularda biraz duygusal olduğundan hemen oturduğum sandalyeden kalkıp elimi Beren’in omzuna doğru attım.
“Beni popüler olduğum için beni kullanmak ve benden faydalanmak istiyormuş, evde otururken iki dakikalık bir işi olduğunu söyleyip salona geçti ve ben de sadece telefonunu birkaç dakikalığına karıştırmak istedim çünkü ona güveniyordum. Ama Filiz denen o okuldaki popüler kıza beni kullandığı ve yakında kendisiyle çıkacağına söz verdiğini ve mesajlar attığını gördüğümde o kadar üzüldüm ki, resmen onun önünde hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım.”
“Aptal.” Dediğim tek kelime bu olmuştu, ondan intikam almak istiyordum çünkü kimse benim arkadaşımı bu şekilde üzemez ve ihanet edemezdi, bu konuyu Nihat’la konuşacaktım.
Serhat amca bizi dinlerken başını iki yana salladı ve boş bir bardağı bez yardımıyla sildiğinde yanımıza tekrardan yaklaşıp, “Zaten ben pek onun iyi olduğuna güvenememiştim, tam bir serseri gibi gözüküyordu ve öyleymiş,” dedi, ardından ekledi: “Bir kere de benim, babanın sözünü dinlesen olmuyor mu Beren?” Serhat amcaya hak vermiştim ama Beren’e de çok üzülmüştüm, o bunları hak edecek bir kız değildi, aksine tatlı ve temiz kalpli bir kızdı.
“Baba, bu konu hakkında lütfen daha fazla konuşmayalım, ayrıca motosiklet sürmesi serseri olduğu anlamına gelmiyor,” dediğinde Serhat amca bu konuda Beren’in saf olduğunu dile getirirken ben de kıkırdadım, Beren ise ofladı.
“Serhat amca bana sütlü ve şekerli bir kahve verebilir misin lütfen?” Gerçekten Beren’le burada şu anda gülsek ve dertleşsek bile içimdeki olan öfke hâlen geçmemişti, çok kahve sevmesem bile yine de kahve içmeye ihtiyacım vardı. Şekerli içecekleri severdim.
“Tabii, bedava bile verebilirim istersen,” dediğinde başımı hızla iki yana doğru salladım, buna hiç gerek yoktu. “Hayır, Serhat amca, hiç gerek yok, ben parasını verebilirim. Bakın, eğer vermezsem gerçekten içim rahat etmez,” dediğimde başıyla beni onayladı ve yüzüne sıcak bir gülümseme yayıp birkaç dakika sonra kahvemi getirdi, ardından işine geri döndü.
Kafe diğer günlerin aksine çok kalabalık değildi, hatta içeride sadece dört beş kişi vardı ve bu yüzden de Beren’le rahatça sohbet edebilmiş, tam tamına bir saat dedikodu yapmıştık. İtiraf etmeliyim ki, kendim hakkımda yapılmasını sevmesem bile sevmediğim insanlar hakkında dedikodu yapmak hoşuma gidiyordu fakat çok da abartılı bir şekilde dedikodu yapmayı sevmezdim.
Ekranı paramparça olan telefonum cebimde titremeye başladığında telefonumu elime aldım ve arayan kişiyi görünce ilk önce ekrana bakıp yüzümü buruşturdum, ardından açmak zorunda kaldığımda Beren’in sessizce, “Kim o?” diye fısıldadığını duydum.
“Alo, Nida?” Beren’in kim olduğunu merak etmemesi için Nida’ya ismiyle seslenmiştim, Beren ise onaylar bir şekilde kafasını salladığında Nida’ya sordum: “Dicle duştan çıktı mı, onunla önemli bir konu hakkında konuşmak istiyordum da, meşgul mü kendisi?”
“Şu an çıktı, istiyorsan telefonu Dicle’ye verebilirim,” dediğinde birkaç saniye duraksadı, ardından ise bana hızla yanıt verdi. “Şey, Dicle duştan çıkmış fakat saçını kurutacakmış, bu yüzden telefonu şu anda ona veremem, üzgünüm.” Telefonu yanıt bile vermeden hızla yüzüne kapattım, o kadar öfkeliydim ki birazdan gözümden ateş fışkıracak gibiydi.
“Ne dedi o aptal, yine mi sinirlendirdi seni?” Beren gözlerimdeki fışkıran öfkeyi gördüğü gibi bir şeyler olduğunu anlamış, bana merakla bakıyordu. Ben ise sadece derin nefes alıp verip kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum ama çok da işe yaradığı söylenemezdi. “Beni geçiştiriyorlar, ama onlara soracağım ben, sadece beklesinler!” Sinirle ayağa kalktığımda Beren hızla yanıma gelip beni kolumdan tuttu ve tekrardan boş bir sandalyeye oturtup beni omuzlarımdan tuttu. “Ne dedi sana, söyler misin?”
“Dicle duştaydı, Nida da beni arayıp Dicle’nin duştan çıktığını söylediğinde ben de onunla önemli bir konu hakkında konuşmak istediğimi söyledim ve o birkaç saniye bekledikten sonra ne dedi inanabilir misin?” dediğimde sesim öfke doluydu, Beren ise beni sakinleştirirken cümleme cevap vermişti. “Seni geçiştirdi, değil mi?” diye sorduğunda içim öfke dolu bir şekilde başımı salladım, ablama olanlarla onların bir ilgisi olduğundan yüzde doksan emindim ve onlara beni geçiştirmenin, ablama yaptıklarının hesabını verecektim.
“Onlar gibi olan insanlar beş kuruş bile etmez, kafana çok takma-” Cümlesini tamamlarken onun sözünü kesmiştim ama sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı, bu yüzden de pişman olmuştum çünkü Beren’e sesimi yükseltmek istememiştim.
“Ne demek kafama takmayacağım, onlar benim ablama asla öyle davranamazlar! Görecekler onlar, onların yüzlerindeki maske ortadan kalkacak ve bir gün herkes gerçeği öğrenip onların gerçek yüzleriyle tanışacaklar!”
Serhat amca bile işini yapmayı bırakmış, bana şaşkınca bakarken elimle alnıma sertçe vurdum ve utançla, “Üzgünüm, sinirli olduğumda kontrolden çıkıyorum ve aptalca davranabiliyorum, özür dilerim, sesim sanırım biraz fazla yüksek çıktı,” diye sessizce mırıldandığımda Beren güldü ve elimi sıkıca kavradı. “Sıkıntı yok, senin öfkeni biliyorum ve anlayabiliyorum, Masal.” Ben de ona bakarak gülümsedim. Beren’i ve Serhat amcayı gerçekten de seviyor ve onlara değer veriyordum, onlar da beni önemseyip bana destek oluyorlardı.
“Pekâlâ, Beren, ben ablamın yanına gideceğim ve biraz dinleneceğim, çünkü buna gerçekten ihtiyacım var. Serhat amca size de kolay gelsin, ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, sonra tekrardan görüşürüz,” dedim ve Beren’e bakışlarımı çevirdim. “Ve Beren’le dedikodu da yaparız,” dedim, ardından bir gözümü kırptığımdaysa o da bana gülümsedi.
“Ne demek o Masal, sen bizi asla rahatsız etmiyorsun, aksine sen bizim neşe kaynağımızsın,” dedi Serhat amca bana bakarak ve gülümsedi. “Kendine dikkat et ve eve gidince Beren’e haber ver, yoksa seni merak ederim,” dediğinde sıcak bir şekilde gülümsedim. “Tamam, ben Beren’e mesaj atarım, hepinize kolay gelsin, belki yarın da buluşabiliriz.” İkisi beni onaylayarak kafa salladı ve ben de onlara el sallayarak ayağa kalktım, kafenin kapısını açtım ve dışarı çıkıp içime temiz bir hava çektim. Şimdi sıra yapacak işlerimdeydi.
Telefonumu cebimden çıkarıp kırık ekranına baktım ve mesaj geldiğini görünce şaşırdım çünkü mesaj bu sefer Dicle veya Nida’dan değildi, mesaj ablamdan gelmişti.
Ablam: “Masal, hemen parkın önüne gelmelisin çünkü burada birazdan savaş çıkacak gibi, bize yardım etmen lazım. Çok acil, lütfen buraya gel ve umarım bu mesajı şimdi görüyorsundur.”
Ablam bu mesajı tam tamına iki dakika önce atmıştı ve ona parmaklarımı hızla telefonun ekranında hareket ettirerek mesaj yazarken ablamın beni aradığını gördüm, ben de ablamı hiç bekletmeden telefonu hemen açtım. “Alo abla, neler oluyor?” Arkadan bağırış sesleri gelirken aynı zamanda vurma sesleri de geliyordu, büyük ihtimalle parkta bir kavga çıkmıştı ve ablam da benden yardım istiyordu.
“Lanet olsun, arkadan kavga ve bağırış sesleri geliyor. Abla, parktasınız, değil mi? Hemen geliyorum,” dediğimde ablam beni hiç bekletmeden aceleyle konuştu ama sesi fazlasıyla heyecanlı çıkmıştı, benimle konuşurken heyecandan çok hızlı konuşuyordu. “Burada…” Nefes nefeseydi. “Burada bir kavga oluyor, Mert’le Talha arasında ve ben Talha’yı durduramıyorum,” dediğinde şaşkına dönmüş, koşarken birden duraksamış ve olduğum yerde bir heykel gibi donmuştum. Talha ablamın önünde kavga mı ediyordu?
“T-Tamam abla, b-ben şimdi geliyorum.” Kekeleyerek şaşkınca konuştuktan -doğrusu konuşamadan- sonra telefonu hızla kapattım ve önümdeki insan kalabalığını umursamadan insanların arasından koşarak geçtiğimde birkaç kişinin arkamdan söylendiğini duydum ama umursamadım. Evet, bana söylenmekte gayet haklılardı ama mecburen bunu yapmak zorundaydım çünkü parka olabildiğince kısa bir sürede ulaşmak zorundaydım, yoksa kavga daha da büyürdü ve ben bunun olmasını istemiyordum.
Talha, ablamın dokuzuncu sınıftan beri tanıştığı sevgilisiydi ve gerçekten de ikisi çok iyi anlaşırdı, ayrıca ben de Talha abinin ablama ve bana karşı olan davranışlarını severdim. Talha komik ve esprili bir kişiliğe sahipti, her zaman neşeli olurdu, kısacası kitaplardaki ana karakterlerin komik arkadaşı olan yan karakterler gibiydi. Fiziksel olarak ise gayet yakışıklıydı, saçları kömür gibi siyah ve parlaktı. Ayrıca üzerine giydiği beyaz tişörtleri ve kot pantolonları ona yakışıyordu, havalar güneşli olduğunda ise gözlerine taktığı siyah gözlükler ona farklı bir hava takıyordu, takım elbiseli bir iş adamı gibi ortalıkta geziyordu.
Mert ise Talha’nın okulun son günlerinde benim bilmediğim bir nedenden dolayı kavga ettiği o kişiydi ve şimdi de ablam bana onların parkta, herkesin ve ablamın önünde kavga ettiğini söylüyordu.
Biraz daha koşturduktan sonra sonunda önümde ağaçlarla kaplı parkı gördüm ve parkın girişindeki demir kapıdan birkaç metre uzakta ise elindeki değnekle parkın bankında oturan ablamı, yanındaki birkaç kızla duran erkekleri ve kavga eden Talha’yla Mert’i birbirlerine yumruk atarken gördüm. Yaptığım ilk iş, hemen onların yanına koşmak oldu, ardından ablama yüksek bir sesle seslendim: “Hey, abla! Onları hemen durdurmamız lazım, hadi!” Benim geldiğimi gördüğü gibi ayağa hızla kalktı ve bana kafa sallayıp onların yanına doğru değnekle yavaşça yürüdü, ben de hızla arkasından gelip erkeklere seslendim: “Bakın, lütfen yapmayın, birazdan parkın bekçisi bizi görebilir, başımıza bir olay gelmeden önce şu kavgayı bir sonlandırın artık!”
“Talha, ne olur yapma, lütfen durun artık! Masal haklı, benim için Mert’e vurmayı bırak.” Ablam bir yandan Talha’nın kolundan çekiştirerek onu durdurmaya çalışıyorken bir yandan da ona durması için yalvarıyordu ama pek bir işe yaramıyordu. En sonunda ise Talha Mert’i bir süreliğine bırakıp ablama doğru döndü. “Öykü, seni resmen ağaca sıkıştırdığını gördüm, sen ise bana durmamı söylüyorsun, öyle mi? Sana zarar verecekti, hâlâ beni engellemeye mi çalışıyorsun cidden, senin için ne kadar endişelendiğimi biliyor musun?” Talha’nın söyledikleriyle şoka uğrarken ablama doğru döndüm ve sesimin titremesine engel olamayarak, “G-Gerçekten s-sana bunu y-yaptı mı? S-Seni ağaca mı sıkıştırdı, sana kötü sözler mi söyledi ve en kötüsü s-sana z-zarar vermeye mi çalıştı o aptal?” diye şaşkınca ve öfkeyle sordum.
“Evet, gerçekten yaptı Masal,” dedi Talha ve yerde acılar içinde kıvranan Mert’i saçından kavrayıp yüzüne bir yumruk daha geçirirken ablam ise ağlamaklı bir ses tonuyla, “Lütfen, yapma,” diye fısıldadı. Talha’nın öfkeli hâlini ilk defa gördüğünden ondan korkuyor gibiydi ama Talha kesinlikle haklıydı.
“Abla, kusura bakma ama Talha kesinlikle haklı ve bu durumda öfkeli olması çok doğal, sonuçta o Mert denilen aptal sana zarar vermeye çalışmış. Kimse benim ablama böyle sözler söyleyip onu bir ağaca sıkıştırarak ona zarar vermeye çalışamaz! Talha abi, ben senden yanayım, bu yüzden bunu seninle birlikte dövmeme izin ver,” deyip tam öne atılacaktım ki ablam beni kolumdan çekiştirip durdurdu, yüzü korku ve endişe doluydu. “Masal, ne olur, sen de bu kavgaya karışma. Benim için ve artık durun lütfen. Talha, biliyorum, bana zarar vermeye çalıştı ama birazdan başın belaya girecek,” diye yalvardı ve Talha derin bir nefes alıp Mert’in karnına tekme attıktan sonra bir arkadaşına dönüp onu götürmesini söyledi. Arkadaşı ise Mert’i kolundan sertçe kavrayıp onu Talha’dan uzak bir yere götürdü, ablam da içi rahatlamış bir şekilde Talha’ya bakıyordu. “Teşekkürler.”
“Mert denilen o... Aptalı bıraktığım için mi yoksa seni koruduğum için mi bana teşekkür ediyorsun, Öykü?” dediğinde ablamın yüzündeki endişe ve korku yok oldu, onun yerine yüzüne bir gülümseme yayıldı. “İkisi için de,” diye Talha’yı yanıtladıktan sonra Talha da ona gülümseyip elinden tuttu, ardından endişeyle gözleri ablamı süzdü. “Bir yerine zarar vermedi, değil mi?”
“Verdiyse gerekirse o çocuğun peşinden gidip herkesin içinde umursamadan döverim!” Ablam ağzını aralayıp tam Talha’ya cevap verecekken bu düşünce beni fazlasıyla öfkelendirdiği için aralarına girdim ve ablama baktım. Ablam ise ikimize de gülümseyerek, “Merak etmeyin, bir yerime zarar gelmedi, çünkü benim koruyucum ve tatlı kardeşim yanıma bana destek olmak için geldi,” diye mırıldandı.
“Peki, Talha sizin de Mert’le kavganız sonlandıysa yarın görüşürüz, çünkü bizim gerçekten gitmemiz gerekiyor. Hava neredeyse bir saat sonra kararacak ve bizim acilen eve gitmemiz gerekiyor yoksa bu karanlık havada korkabiliriz,” dediğinde ablamın söylediklerine güldüm, ablamın artık bu korkusuna fazlasıyla alışmıştım.
Talha’nın dudağının kenarı yukarı kıvrıldı ve ablama göz kırparak, “Pekâlâ, yarın görüşürüz, Öykü,” dedi, biz de ablamla ona el sallayarak parkın girişinden çıktık.
11 Dakika Sonra…
“Mert seni niye ağaca sıkıştırdı, neden sana bunu yaptı?” Ablamla eve doğru yürürken sonunda merak ettiğim soruyu sorduğum için ablamın neşeli ifadesi bozuldu ve onun yerini üzgün bir ifade yer aldı. “Onu sinirlendirecek bir şey söyledim.” Derin bir nefes aldı ve bana baktı. “Boş ver, eve gidince anlatırım.”
“Peki, öyle olsu-” Birden bir bağırma sesi geldi, ablamla ikimiz ise birden heykel gibi yerimizde kaskatı kesildik, resmen taşa dönmüş ve şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk çünkü bu sesin sahibini çok iyi biliyorduk.
“Öykü!”
Anlaşılan Mert ablamın peşini kolay kolay bırakmayacaktı.


