"Sanırım... Evet baba, bu mektubumda sana...
Karşıma geçsen söyleyecek o kadar şeyim ve söyleyemeyecek o kadar şeyim var ki... Anlatamam...
Sana söylemek istediklerim sürekli olarak kafamı yerken şu masanın üzerinde sana mektubu yazmak için oturunca hepsi siliniyor aklımdan, biliyor musun?
Sana binlerce kelime vaad etmek istiyorum ama sen sessizliğimde boğulmaya zorunluymuşsun gibi geliyor.
Anlatmak istiyorum mesela, ben ailem olmadan halalarımla çarşıda kıyafet bakarken, başka çocukların ailesiyle birlikte kıyafet seçmelerini çok kıskandığımı anlatmak istiyorum.
O günler, tek başıma, yapayalnız kaldığım ve hissettiğim günleri hatırladıkça dolan gözlerimi anlatmak istiyorum.
Toplantılara annem gelemeyince seni sorduklarında nasıl kötü hissettiğimi anlatmak istiyorum.
Bir parktayım, ağlıyorum... Ağlarken karşı bankta senin yanında ağlayan beni izleyerek ağlıyorum. Karşı bankta seninle ağlayan bende;çocukken annemin yanından ağlamamak için gülen kendisini izleyerek ağlıyor.
Üç kişi olarak ağlıyorum; Ben, benim geçmişim ve kendimin geçmişi...
Bir kişi ağlamıyor bu tabloda, o'da ağlamamak için gülüyor...
Ben gözlerinin önünde kusursuzca psikolojik çöküşe uğradım baba... Ve bu çöküş öyle kusursuz bir çöküştü ki sen bunu hiç fark etmedin.
Beni bir gece misafirlikte bıraktığın gün, beni bırakıp başka yere gideceksin diye seni defalarca kez aradığımda da anlamadın.
Sensiz bir yere gittiğimde korkuyla ve tedirginlikle bakan gözlerimden de anlamadın.
Şimdi öldüm ve sen yine anlamıyorsun...
Görmen için bir kefen, bir tabut ve toprağa mı ihtiyacım var baba...? "