
Güneş odaya getirilmiş olmalıydı. Etraf öylesine parlaktı ki gözlerimi açamayışımın başka bir sebebini düşleyemiyordum. Çabamdan ötürü başım zonkluyordu, gözlerim yanıyordu fakat içgüdülerim bana gözlerimi açmam gerektiğini fısıldıyordu. Geçen birkaç dakikanın ardından etrafımı süzecek kadar gözlerimi açabilmiştim. Kalkmayı denedim ancak bunun iyi bir fikir olmadığını anlamam birkaç saniyemi aldı; her yerim, özellikle de başım bir an daha çabalarsam öbür dünyayı boylayacakmış gibi ağrıyordu.
Yanımda kitap okuyan kadın, hemşireye benziyordu, hastanede olmalıydım, hareketlendiğimi fark ettiği anda kitaptaki yerini işaretlemeksizin yanıma koştu ve elini yumuşakça göğsüme koyup hareket etme çabamı engelledi.
“Lütfen yerinizde kalın hanımefendi, bir süre daha hareket etmemelisiniz,” dedi hızlı ancak sakin bir biçimde. Hareket etmemem gerektiğini ben de anlamıştım, bu acıyla anlamamam mümkün değildi zaten.
“Lütfen yatmaya devam edin, ben doktoru çağıracağım,” diye ekledi ve ardından seri bir biçimde odadan çıktı. Bu sırada anlama kabiliyetimin yavaşça yüklendiğini hissediyordum, düşünceler mantıklı bir düzleme girmeye başlamıştı. Emredildiği üzere gram hareket etmeden, daha doğrusu buna cesaret edemeyerek gözlerimle az önce kadının oturduğu yerden başlayarak etrafı taramaya başladım.
Oda genel olarak krem renklerle ev hissi verilmeye çalışılmış ancak medikal malzemelerin mavi/beyaz temalı renkleriyle hastane olduğu gizlenememiş bir odaydı. Sol tarafımda tekli bir koltuk ve puf, sağımdaysa pencere vardı. Henüz bulutlu zihnimle tam bir değerlendirme yapamazken bile buranın minik mutfağı ve hatta televizyonuyla işlevsel bir hastane odası olduğunu görebiliyordum. Çıkan kadının okuduğu şeyi merak edip adını görmek için doğrulmaya çalıştım ancak uyandığım zamankinden çok daha net hissedebildiğim acıyla yerime çakıldım, keskin acı kendime bakmayı akıl etmemi sağlamıştı.
Doğru ya, hastanedeydim. Hasta olmalıydım.
Vücudumun görebildiğim kadarından anladığım kadarıyla, görmemi engelleyen şeyler vardı; hasta değil, kazazede gibi bir şey olmalıydım.
Hissedebildiğim kadarıyla sol kolum ve bacağım kırıktı, nefes almanın da canımı yaktığını fark ettim ama ağzımda oksijen veren tüplerden yoktu, bu yüzden sorunun kaburgalarımla alakalı olduğuna kanaat getirdim. Susamıştım fakat bu mevcut sorunlarımı düşündüğümde fazla önemli gelmemişti. En büyük acı başımdaydı. Sağlam elimle dokunmaya çalıştığımda onca sargının altından bile acıyan kafamla alakalı ciddi korkularım vardı.
Bir noktada çok korktuğum, tüm bu kendini-tarama esnasında sürekli olarak görmezden geldiğim soru kaçınılmaz oldu: Bu nasıl olmuştu?
Bunu sorduğum anda kapkaranlık bir boşlukla karşı karşıya kaldım, o ana dek sorunsuzca akan düşüncelerim bu soruyla karşı karşıya kaldığında bir anda yanık ip gibi kesiliveriyordu. Önemsiz bir şeyi unutmak gibi değildi bu, besbelli büyük bir olay olmuştu ve bunu hatırlayamıyordum. Bir an sonra fark ettiğim şey şokla iç çekmeme ve dolayısıyla canımın yanmasına sebep oldu: Hatırlayamadığım tek şey bundan ibaret değildi.
Hiçbir. Şey. Hatırlamıyordum.
Kalp atışımı bildiren alet ani yükselmeyi algıladı ve alarm verdi, sık sık aldığım nefesler art arda canımı yakan dalgalara sebep oldu. O anda ardında az önceki kitap okuyan hemşiremle beraber odaya giren doktor olmasa bir sonraki planımın hayatım hakkında hiç iç açıcı sonuçları olmayacağını söyleyebilirdim.
En azından beyaz önlüğünden ötürü doktor olduğunu farz etmiştim, daha önce kendisini gördüysem de bunu hatırlamıyordum, düşmanım bile olabilirdi ve ben şu an bunu bilemezdim. Nefesimin sıklaştığını hissediyordum, sağlam elimle çarşafı kavradım ve canımın yanmasına aldırmaksızın daha dik bir pozisyon bulmaya çalıştım. Bir anda her şey düşmanım gibi görünmeye başlamıştı, korkuyordum.
Kafam çok karışmıştı, canım yanıyordu, hiçbir soruma cevap alamıyordum. Ne geçmişim ne de geleceğim varmış gibi hissediyordum, elimde gerçek anlamda yalnızca şu an vardı. Burasının neresi olduğundan, adımdan veya yaşımdan bile bihaberdim. Anılarımın olması gereken yerdeki boşluk beni bataklık gibi içine çekmeye çalışıyormuş gibi hissettiriyordu, ne kadar nefes alsam da oksijen yetmiyordu, canım ne kadar yanarsa yansın gerçekliği kavrayamıyordum, ölememiştim ve şimdi ceremesini çekiyordum…
Kafamda bunlar gibi elli tilki dönerken yaklaşan doktorun bakışlarını yakaladığımda bir nebze sakinleştiğimi hissetmiştim. İnsanın tutunacak deneyimleri olmadığında içgüdüleriyle kalmasından mıdır bilmiyordum ancak içgüdülerimin çok baskın olduğunu hissediyordum ve doktorun bakışı kesinlikle saldırı amacı taşımıyordu. Büyük, ela gözleri insana kendini güvende hissettiren bir duygu aşılıyordu. En azından o an tutunacak bir dal arayışımda kendime bu bahaneyi sunmuştum. Kaşlarımı çatmamdan ve kendimi zorlamamdan ötürü artan baş ağrıma rağmen kalp atışlarımın biraz olsun yavaşlamaya başladığını hissettim, en azından artık kulağımda çalan bir davul yoktu. Yine de vücudum hala alarm modundaydı, zihnim olası bütün tehlikelere karşı olabildiğince ayıktı.
Doktor yanıma geldiğinde kafa karışıklığımı ve paniğimi hissetmiş gibi elini sakinleştirici bir biçimde yanağıma koydu. Elinin yanağımdaki sıcaklığının anlamını biliyor muydu emin değildim ancak o anki bu hareketi benim için dünyaya bedeldi. Sanırım yavru ördeklerin neden ilk gördükleri kişiyi anne bellediklerini anlıyordum, basit bir hareket ve sıcaklık hissi paniğimi yatıştırmak için yeterli olmuştu. Duygularımı frenleyemiyordum, bir anda boşalan gerginliğimin oluşturduğu boşluğun yerini rahatlamayla gelen gözyaşlarım almaya karar vermiş gibi görünüyordu, boğazımın düğümlendiğini ve tek bir kelimemde baraj kapaklarını açacağımı hissediyordum. O sırada doktor yanağımı bırakmadan boştaki eliyle ışığını çıkarıp rutin kontrollerini yaparken ağlamaktan korktuğum için konuşamadığımı, dolayısıyla en büyük sorumu soramadığımı anlamış gibi açıklamaya başladı, bu çıkarıma varmasında titreyen çenem de etkili olmuş olabilirdi.
“Sanırsam kim olduğunuzu hatırlamıyorsunuz,” soru sormak ve bir gerçeği dile getirmek arasında gidip gelen bir ses tonuyla bunu sorduğunda duraksadı ve başımı yukarı aşağı oynatıp onu onayladığımda devam etti “Kafanızın karışık olması, hatta korkmuş olmanız oldukça normal. Sizden sakin olmanızı rica etmenin kulağa çok acımasız geldiğini biliyorum, bu yüzden en azından korkmanıza gerek olmadığı konusunda teminat verebilirim. Hastanemiz özel hayatınıza saygı duyan güvenli bir ortamdır.
Adınız Pheline, 26 yaşında ünlü bir sosyal medya fenomenisiniz. Bana söylenildiğine göre sevgilinizle arabalarınızın çarpışması sonucu bir kaza geçirmişsiniz, bundan hava yastıkları sayesinde o daha ucuz kurtulurken sizin durumunuzun daha ağır olduğunu söyleyebiliriz, kendisinin bilinci sizden birkaç gün önce açıldı. 10 gündür hastanemizde bakım altındasınız, durumunuz yapılan müdahaleler sonucu stabil görünüyor. Başınıza aldığınız darbe sonucu hipokampüsünüzün gördüğü zarar sebebiyle…
Toplam hasarımı açıklamaya başladığında odağımı kaybettim. Pheline… Adımı duymam bende hiçbir şey uyandırmıyordu. 26 yaşında oluşum veya sosyal medya fenomeni oluşum da aynı şekilde hiçbir şey çağrıştırmıyordu. Bu kelimeler pekala herhangi bir kitaptan herhangi bir satır da olabilirdi, hayatım olmaları bir yana, kulağıma geldikleri rastgelelik aynen böyleydi. Doktor teknik işlemleri anlatırken daldığım düşünceler furyası onu dinlememe engel oluyordu, nihayetinde dikkatimi zorla doktora ve dediklerine getirebildiğimde konuşmasının bitmek üzere olduğunu fark etmiştim.
“…yapıldı ve hayati tehlikeyi atlattınız. Telefonunuzu yanınızdaki sehpada bulabilirsiniz, oradan daha fazla bilgi alabileceğinize eminim. Bunu yapmak için kendinizi zorlamamanızı, hazır olduğunuzda ufak adımlarla başlamanızı tavsiye ediyorum. Bir ihtiyacınız olduğu takdirde yatağınızda bulunan zili çalabilirsiniz, arkadaşlarım ve ben ihtiyacınızı gidermek için elimizden geleni yapacağız.” Doktorun duraksama olmaksızın bu şekilde devam ettiğini işittim. Hemşirenin getirdiği suyu aldım ve uyarı dahilinde ufak yudumlarla içerken doktorun dediklerine karşın başımı salladım. Kullanılmamaktan çatlamış sesimle yarım bir teşekkür ve ardından gelen geçmiş olsun faslından sonra çıkan doktorun ve orada kalmamasını tercih ettiğimi söylediğim hemşirenin (kitabı eline alırken adının Keşke Gerçek Olsa olduğunu görmüştüm) çıkışının ardından odada yalnızca kendim ve bir kol boyu uzaklıktaki, daha önce hemşirenin zannettiğim telefonun gürültülü varlığı kalmıştı. Başım dönüyordu, sindirmek için çok fazla bilgi, çok fazla uyaran vardı.
Nasıl biri olduğumu bilmiyordum ama istemsizce tüm bunları sindirecek gücümün olduğunu ümit ettim. Bugünlük telefonu açacak ve kim olduğumla yüzleşecek cesaretim olduğundan emin değildim. Çok fazla belirsiz şey vardı, olduğum kişiyi beğenmeyebilirdim, bir daha asla o kişi olamayabilirdim- o zaman her şeye baştan başlamam gerekirdi.
Ah, evet, her şeye baştan başlamam gerekecekti. Doktorun gelmesinden beridir tuttuğum hıçkırığımın serbest kalışıyla başladı her şey, gözyaşlarıysa çok geçmeden onu izledi. Korkuyordum ve kendimi nasıl teskin edeceğimi bilmiyordum. Kendim hakkında aldığım ilk izlenimler hiç hoşuma gitmemişti, düşündükçe daha da derine battığımı hissediyordum.
Hastane odası neden boştu mesela, sevilmeyen bir insan mıydım, ailem neredeydi, maddi durumumun fena olmadığını anlıyordum ancak sosyal medya fenomeni olduğuma göre bu parayı nasıl harcadığım hakkında pek iyi tahminlerim yoktu. Muhtemelen hayatımı idame ettirmek için bunu yapmaya geri dönmem gerekiyordu. Bu işi seviyor muydum bilmiyordum, ne tür bir hesabım olduğundan bile bihaberdim ancak o anki karamsar bakış açısıyla kulağa dünyanın en zor işiymiş gibi geliyordu.
Tüm bu düşünceler, gözyaşları ve ağladığım için öldürücü boyuta gelen baş ağrısıyla bana sonsuzluk gibi gelen bir süre sonunda rüyasız bir uykuya daldım.