İçeriğe geç

İnci & Bulut

Bölüm 2 · 12 dk okuma

İnci & Bulut

Bölüm 2

I - Altın Kanatlar

Zaman..?

Zaman, gökyüzündeki yıldızların nazik dokunuşlarından doğan sonbaharın, hüzün dolu esintilerine kadar değişen

bir şairin en muğlak eseri midir?

Saatler dakikalar dans eder, şarkılar söyler.

Bizler ise bu şarkıyı geçmişin güçlü nostajisiyle

geleceğin bilinmezliği arasında saklanırken dinleriz.

Kum taneleri gibi kayıp giden bu sonsuzluk,

her an yeniden doğar.

Zamanın aksine sen gelip geçici bir rüyadan fazlasısın,

Kenetlenmişsin kalbime...

İçimde sonsuz bir serüven, yıldızlar arasında kaybolmuş bir aşk hikayesi gibi.

Güneş oldun cennettime, ben ise sana muhtaç olan aydan farksızım.

Bu dünyada bize yer yok farkındayım ve bu sessizlik, yankılarında dolaşan bir fısıltı gibi, kelimelerin en derin köklerinden yükselip coşacak...

Sessiz kalmayacağım.

[ Bölüm şarkısı 1/1 - Many colored smiles and tears (slowed) ]

...

Avare kuşlar özgürce daldan dala konarken şarap rengine bürünmüş gökyüzü, ayın siluetini masalsı bir zarafetle kucaklıyordu.

Buraya geleli neredeyse on yıl oldu, zaman usulca akıp gitmişti.

Bahçedeki gür elma ağacının altında otururken güneşin umut veren altın sarısı ışıkları, fare görmüş bir kedi gibi gözlerimi kısmama neden oldu.

Fakat asıl farelerin gelmesi pek de uzun sürmedi.

Kendi aralarında kıkırdayan bir grup erkek, bana doğru egolu bir şekilde yürüyordu.

Çehrelerinde istemsizce oluşan küçümseyici bir gülümseme vardı. Hakkımda konuştukları yetmiyormuş gibi bir de bunları yüzüme vuruyorlardı. "Ahaha, bakın kimler varmış burada."

Tam ortalarındaki çocuk konuştu, diğerlerine göre daha büyük olduğu için sesi daha tok çıkıyordu.

Ayrıca yaşının etkisinden dolayı boyu da bir hayli uzundu.

"..." Sessiz kaldım, çünkü biliyordum ki bir cevap vermeye kalkışırsam büyük ihtimalle iki hafta boyunca tek bacağımı kullanmaz hâle gelecektim.

Fakat sorun şu ki, sessiz kalmam onlara daha fazla konuşması için fırsat vermemden başka bir işe yaramadı.

"Konuşamazsın ki zaten, bir isme bile layık görülmeyen birini kim sikler."

Bu sefer sağ taraftaki diğerlerine göre daha kilolu olan, kısa boylu o çocuk konuştu. Sesinde alaycı bir nefret vardı ve maalesef söylediklerinde de o kadar haklıydı ki...

İsmim bile yok benim, kimse de bir isim verme tenezzülünde bulunmamıştı.

Başımı eğdim, şu an yalnız kalıp dallara konan küçük kırlangıçları izlemek ve hayal kurmak için nelerimi vermezdim.

Ama bir türlü gitmiyorlardı işte.

Tam cesaretimi toplayıp bir iki kelime edecektim ki hizmetçi kadın el zilini sallamaya başladı. Akşam yemeği saati gelmişti.

Önümde duran çocuklar tükürür gibi söylenerek yemek salonunun yolunu tuttular.

Bilerek birkaç dakika geç oraya vardım, sıranın olması umrumda değildi. Sadece o çocukları görmek istemiyordum.

Akşam yemeğinden sonra küçük odamın yolunu tuttum. Odalar dört kişilikti, içerisinde iki tane ranza bulunuyordu.

Diğer çocukların bahçeden gelen cıvıl cıvıl sesleri içten içe kıskanmama neden oluyordu. Onlar oyunlar oynarken ben ise pencereden gökyüzünün büyüleyici atmosferini izlemekle yetindim.

Nasıl oldu da bu kaba çocukların arasına düştüm? Sorduğum zaman bana verdikleri cevap

"Seni yetimhanenin kapısının önüne bırakılmış bir şekilde bulduk, muhtemelen bir yaşında bile değildin." gibi bir cümle oluyordu.

Evet. Bir aile, biricik oğullarını gecenin bir yarısı bu yetimhanenin önüne bırakıp terk etmiş.

Kim veya nerede oldukları hakkında bir bilgiye ulaşılamamış.

Kim bilir, belki hayatta bile değillerdir!

Ranzama doğru ilerledim ve kendimi yumuşacık yorganların üstüne attım.

Yaz kış demeden her mevsim kalın ve yumuşak kumaşlarla dizayn edilirdi bu yataklar.

Çocukların belli belirsiz gelen kimisi neşe dolu, kimisi öfke dolu olan sesleri bir ninni gibiydi. Ve bu ninni, oracıkta uyumama sebep oldu.

Ertesi sabah gün doğmadan uyandım. Biri bu saatte ayakta olduğumu görse büyük ihtimalle sağlam bir dayak yerdim.

Yine de ranzamdan kalktım ve sessiz adımlarla bahçeye doğru yürüdüm. Yine aynı elma ağacının altına oturdum ve bu sefer de gün doğumunu izledim.

Sıcak bir rüzgar esiyordu. İster istemez aklımdan geçen düşünceler... İmkansız hayaller kurmama neden oluyordu. Annem, babam ve eğer varsa kardeşlerim...

Onlarla güzel vakit geçirmek isterdim

Her neyse.

Kahvaltıdan sonra ders sınıfına doğru ilerlemeye başladım. Herkesin bilmesi gereken basit şeyler öğretiliyordu.

Temel matematik, okuma-yazma, görgü kuralları... Gibi şeyler.

İlk ders edebiyattı. Öğretmenim tarafından akıcı bir okumam olduğu için genelde taktir edilirdim, diksiyonumu beğenirdi.

Günün ilk dersi su gibi akıp geçti. Sırada müzik dersi vardı, elime tahta bir lir tutuşturdular. Ne yalan söyleyeyim, lirin sesi çok hoşuma gidiyordu. Melodide bir uyum olmasa bile o kadar güzel sesler çıkarıyordu ki...

Sıkıcı bir adab-ı muaşeret dersinin ardından günün tamamı artık biz çocuklara aitti. Her zaman olduğu gibi bahçenin duvarlarına tırmandım ve gizlice yetimhanenin yanındaki ormana doğru yol aldım.

Huzuru iliklerine kadar hisseden bir ressamın zengin paletini andıran bu güzel orman, beni kendisine çekiyordu adeta. Havada uçuşan polenlerin zarif kokusu... Kimisini rahatsız etse de beni pek etkilemiyordu.

İlkbaharın canlılığını sonuna kadar yaşadığım ve gerçekten mutlu hissettiğim tek yerdi burası. Yaklaşık iki yıl önce cesaret etmiştim bu ormana gelmeye.

Çocuklarla oyun oynamaya çalışıyordum fakat gel gör ki oyundan beni kovmak için her yolu denediler. 8 yaşındaydım, anlamamıştım... En sonunda kabaca arkamdan konuştuklarına şahit oldum ve o günden beri onların yüzüne bakamadım. Utanmıştım.

İşte o zamanlarda bir gün cesaret ettim ve gizlice yetimhaneden kaçtım. Orman genelde tehlikeli derlerdi fakat ben bir tehlikeyle henüz karşılaşmadım. Yetimhane aynı zamanda bir İbadethane olduğu için dini hikayeler ve efsaneler oldukça yaygındı.

Kimisi bu ormanın gizli bir geçit olduğunu ve kötü ruhların gelen insanlara musallat olduğunu söylerdi, kimisi ise bu devasa ormanın tanrıların evi olduğunu ve onları sinirlendirmememiz için uzak durmamızı söylerdi.

Böyle hikayelere inandığım pek söylenemez.

Orman gerçekten büyüktü ve kaybolmam an meselesiydi fakat bir şekilde yolumu bulup her seferinde, vaktinde, yetimhanenin arkasında oluyordum.

Kısaca bu ormanla uzun bir geçmişimiz vardı ve açıkçası ben burada kötü ruhların yaşadığını düşünmüyorum.

Bence on metrelik ağaçların gölgesinde dinlenip kuşların ahenkli şarkısını dinlemek... Gerçekten huzur verici. Sakince yoluma devam ederken dalmış olmalıyım ki saçlarımın arasından birkaç damla su akınca irkildim.

Gökyüzüne baktım, kara bulutlar, aşkın yanıcı ateşiyle parlayan güneşin önüne bir perde gibi inmişti. Bir fırtına yaklaşıyordu.

Geri dönmek için arkamı döndüğüm sırada farkında olmadan fazla uzaklaştığımı fark ettim. Yolu biliyordum fakat geri dönmeye kalkışırsam sağnak beni tuttuğu gibi yakalardı.

Bu yüzden yakınlarda sığınabileceğim bir yer aramaya koyuldum. Tanrı beni duymuş olacak ki daha fazla ilerlememe gerek kalmadan bir mağara buldum. Apar topar mağaranın içine girdim ve bir kayanın üstüne oturdum. Bir süre yağmurun dinmesini bekledim.

Fakat... Beklemek gerçekten çok sıkıcıydı. Yağmur da duracak gibi durmuyordu. En azından içim rahattı, genelde pek umursanmadığım için yetimhanede yokluğum fark edilmezdi.

Farkında olmadan düşüncelere dalmıştım, acaba yaşıtlarımın beni zorbalamasının sebebi...

Ben miyim?

Yanlış bir şey mi yaptım?

Bilmiyorum...

...

Çiseleyen yağmur sesi kulağımda yankılanıyordu. Doğruldum ve mağaranın derinliklerine baktım göz ucuyla.

Fakat bir terslik var gibiydi. İçerisi kapkaranlık değildi, ilginç mor ışıklar vardı. Merakım mantığıma ters düştü ve yavaş adımlarla mağaranın içini gezmeye başladım.

Dümdüz bir tünel gibi ilerleyen bu mağaranın tavanı sarkık taşlarla ve sarmaşıklarla süslenmişti sanki. Ayak ucumda ise parlayan mor taşlar yavaş yavaş mağaranın tamamını kaplayacak kadar çoğalmıştı.

Bu bir doğanın bir lütfu mu?

Mağara duvarlarındaki mor taşlara dokundum, dokunduğum gibi de tüylerim diken diken oldu. Nedenini bilmiyordum fakat yanlış bir şeyler vardı. Biraz daha ilerledim, sonra biraz daha... Derken gün ışığı beni selamladı.

Yağmur dinmişti.

Yetimhaneye geri dönmek için koşar adımlarla mağaranın diğer ucuna doğru yürüdüm fakat... Gördüklerim beni dehşete düşürdü.

Yağmur yağmaya devam ediyordu.

Kafam karıştı, şimdi mağaranın bir ucunda yağmur yağarken diğer ucunda hava açık mıydı?

Bu gerçekten saçmalık. Belki hayal görmüşümdür tıpkı bir rüyanın içindeymiş gibi. Ani bir hareketle kolumu ısırdım.

Fakat hayır, ne bir rüyadaydım ne de bir hayal, acıyı hissediyordum.

Kontrol etmek için mağranın diğer ucuna kadar korkak adımlarla tekrar yürüdüm.

Ve evet, gerçekten de arkamda kalan hava kasvetliyken şu an karşımdaki hava gayet neşeliydi.

O halde... Burası da neresi?

Şu an içinde bulunduğum mağara da neyin nesi?

Kafam allak bullak olmuş bir şekilde dışarıya olan ilk adımımı yavaşça attım. Attığım adımla beraber bir ürperme hissettim, tıpkı o mor taşa dokunduğumda olduğu gibi.

Derin bir nefes aldım ve etrafı incelemeye başladım. Hizmetçi teyzelerin anlattığı masallardaki gibi bir dünyadaydım sanki. Devasa ağaçların gövdeleri, gökyüzüne ulaşan dallarıyla sarmal desenler oluşturuyordu. Nemli rüzgarın etkisiyle hışırdayan yapraklar sanki doğayla iletişim kurmaya çalışıyordu.

Yerde, yumuşak bir halıyı andıran çimenlerin arasındaki ilginç çiçekler dikkatimi çekti. Şeffaf gibi gözüküyordu fakat bu çiçekler güneş ışığını kırıyor ve rengarenk bir ışık hüzmesi oluşturuyordu, tıpkı bir cam gibi.

Bazı ağaçların köklerinden, altın renkli küçük dereler akıyor; suları berrak ve ışıl ışıl...

İçmek istedim fakat zehirlenmekten korktum, eminim tadı oldukça lezzetlidir!

Biraz daha derinlere ilerleyince bir ses duydum, suyun sesi.

Dalgalanan bir su, köpüklenip duruluyordu. Yakınlarda bir tür deniz mi vardı? Sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Gökyüzündeki pamukşekerler, rüzgarın etkisiyle yavaş yavaş savruluyordu...

Altın sarısı kumları ve kumlarla karışmış çimeni ayak ucumda hissettim. Ve işte, sahil tam da karşımda duruyordu.

Çalıların arasından sahile doğru baktım, berrak bir okyanus...

Batmakta olan hüzünlü güneş ve saf bulutlar... Büyülenmiştim.

Havadaki gül kokusundan bahsetmiyorum bile!

Çalıların arasından bir adım atacaktım ki beni durduran bir şey oldu. Biri.

Okyanusun sığ sularında oturan biri vardı. Benden önce birileri gelip burayı mı keşfetti? Hayır...

Bu kişi devasa kanatlara sahipti. Sıradan biri değildi, hatta bir insan bile değildi.

Güneş battığı sırada üstüne gölge düşmesi gerekirken, o bir melek gibi parıldıyordu.

İçimden geçirdim, acaba anlatılan hikayeler doğru muydu?

Benzerleri sahilin devamında da var mı diye gözlerimi gezdirdim. Fakat hayır, o tek başına öylece oturuyordu. Bir saniye, az önce buradaydı...

Gözümü ondan kaçırdığım gibi aniden yok mu oldu?

Tam bu sırada arkamda bir rüzgar hissettim ve aniden gelen bir ses, sağ kulağıma fısıldadı. "Burada ne işin var."

Vücudum bu ani hareket karşısında kasıldı ve hızlıca arkamı döndüm.

Gözlerim, karşımda duran bir çift turkuaz hâle buldu. Bu gözler... Bir duyguyu yansıtamayacak kadar tepkisiz ama bir anlam taşıyormuş kadar derin bakıyordu. Bir erkeğe göre kibar bir simâya sahipti fakat yine de ona bir kıza dediğim gibi "güzel" diyemezdim, kelimenin tam anlamıyla yakışıklıydı.

Akşamüstü güneşinin yumuşak ışıkları, yüzüne vurdukça, bir ok kadar keskin hatları daha da belirginleşiyordu. Güçlü ve sert çene çizgisi, onun kararlılığını ve azmini hissetmeme neden oldu.

Burnu adeta bir ressamın fırça darbeleriyle şekillendirilmiş kadar pürüzsüzdü. Dudakları ise baharı köklerine kadar hisseden bir gonca kadar pembeydi. Saçları uzun ve dalgalı, açık mavi ve beyaz tonlarındaydı. Omuzlarından aşağıya akan tutamlar tıpkı bir ırmak gibi süzülüyor, rüzgarın etkisiyle hafiften sağa savruluyordu. Saçlarıyla aynı tondaki uzun kavisli kirpikleri, gözlerinin okyanus yeşilini daha da çok ortaya çıkarıyordu. Teni bir kar tanesi gibi bembeyaz, vücudu ise genç olmasına rağmen yapılı ve iriydi. Boyu ise benden birazcık uzundu bu yüzden eğilmesi gerekiyordu.

Fakat en dikkat çeken özelliği kesinlikle altından takıları ve altın kanatlarıydı...

Uzaktan rengi pek belli olmayan şöhretli kanatları aslında sarıymış ve kafasında gösterişli bir taç bulunuyormuş. İncilerle süslenmiş bir taç. O bi tür prens ya da kral mıydı? Kötü bir ruh olamayacak kadar meleksi bir görünüşe sahipti, yoksa o bir... Tanrı mıydı?

Ben burada beyin fırtınası verirken aynı ses tekrardan fısıldadı. "Burada ne işin var." Bu sefer sesi bir öncekine göre biraz daha öfkeli çıkmıştı. "Şuradaki mağaradan geldim" Elimle geldiğim yönü işaret ettim. Sesimi olabildiğince titretmemeye özen gösterdim. Korkuyordum fakat bunu belli edersem her şey daha da kötü olabilirdi. Somurtan bir surat karşısında ne yapabilirdim ki? Garip bir sessizlik oluştu, sanırım benim onu incelediğim gibi o da beni inceliyordu.

Bakışlarla süzme olayı bitmiş olacak ki sonunda dik bir pozisyona geldi ve sahile doğru yürümeye başladı.

Çalıları sağa sola iterken bana bir bakış attı, bu bakışı biliyordum. Beni burada istemiyordu. Yine farkında olmadan yanlış bir şey mi yapmıştım?

Hayır, sadece buraya asla gelmemem gerekiyordu...

...

Geri dönmem lazımdı fakat onunla tanışmak istiyordum.

Cesaretimi topladım ve sahile doğru bir adım attım.

Ona doğru geldiğimi hissetmiş olmalı ki derin bir nefes verdi. Yanına oturdum, aramızda bir metrecik mesafe vardı. Garip sessizliği bozmak istedim fakat onu daha fazla rahatsız etmek de istemedim.

Neyseki bu işi benim yerime o yaptı.

"Buralarda insanlar pek hoş karşılanmaz."

Nedenini sorgulayan bakışlarımı fark etti ve bir açıklamada bulundu.

"İnsanlara bencil derler, kötü derler, yaratılması bir hataydı derler. Fakat ben bunları düşünen Tanrıların da çok farklı olduğunu düşünmüyorum."

Gözlerimin içine, kendi yansımasına baktı ve yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.

Sanırım artık konuşma sırası bendeydi, Kafamı eğdim ve kumlarda parmaklarımı gezdirmeye başladım.

"İnsanların çoğu bencil, kötü, ve yaratılması bir hata fakat... Herkes farklıdır. Bence böyle insanları suçlamak yerine onları bu hâle getiren insanları suçlamalıyız... Hem belki, Tanrılar için de aynısı geçerlidir."

Kafamı garip yaratığa doğru döndürdüm. Yüzündeki soğuk gülümseme gitmiş onun yerini şaşırmış tuhaf bakışlar almıştı. Fazla mı uzun bir cümle kurdum? Onun tuhaf bakışlarını yakaladığımı fark etti ve yavaşça kafasını gökyüzüne çevirdi. "Evet... Tanrılar için de aynısı geçerli."

İçim rahatladı ve bunu sıcak bir gülümsemeyle gösterdim. Yine garip bir sessizlik oluştu, bu sefer sessizliği ben bozdum. "Yani... Sen bir tanrısın."

Bilerek soru sorarmış gibi söyledim.

"Evet."

Onunla iletişim kurmak gerçekten bir işkence gibiydi. Fakat bu sessizlik kafamdaki birkaç soruyu yanıtlamam için bana bir fırsat sunuyordu. "Tanrılar ve insanlar arasında bir olay mı yaşandı, neden insanlara karşı bu kadar ön yargılılar..?" Ses tonum biraz çekingen çıktı.

"Bende tam olarak bilmiyorum, sanırım bir tür ihanet söz konusu."

Daha iyi bir cevap bekliyordum, hikaye dinlemek güzel olurdu.

"Anlıyorum..."

Batmaya devam eden güneş havayı pembemsi tonlardan kan kırmızısı bir tona dönüştürmüştü.

"İnsanlar, Tanrıları sever mi?"

Bu sefer sohbeti devam ettirmeye çalışan kişi oydu, açıkçası beklemiyordum. Ağzıma gelen kelimeleri birer birer söylemeye başladım.

"İnsanlar... Tanrıları bir aşk olarak görür, onlara tapar, onlardan korkar ve ellerinden geldikçe kendilerini Tanrıya affettirmeye çalışır."

"Sence başarılılar mı?" Bunu derken gökyüzüne değil, bana bakıyordu.

"Kendilerini affettirme konusunda mı..?"

Tanrı başını aşağı yukarı salladı onaylamak istercesine.

"Tanrılar... Bilmiyorum, büyük ihtimalle insandan insana değişir."

"O zaman şöyle sorayım, sence Tanrılar seni affetti mi?"

...

Bu nasıl bir soruydu böyle? Amacı sadece sohbeti ilerletmek miydi yoksa daha farklı düşüncelere mi varmaktı?

Cevabı bulmam düşündüğümden daha uzun sürdü.

"Bilmiyorum, sanırım sadece kader mahkumu olan sıradan bir insanım."

Genç tanrı bu cümlemin arkasında yatanları öğrenmek istercesine bir bakış attı, açıklama yapma ihtiyacı hissettim. "Demek istediğim; bir hata yaptım mı bilmiyorum fakat eğer bir hata yaptıysam da, cezasını çekiyorum."

Tanrı, sakin bir ses tonunda sordu, bakışlarında sıradan olmayan bir derinlik hissettim. "Ne tür bir ceza..?"

Derin bir nefes aldım, "Boşver."

Ayağa kalktım, biraz daha oyalanırsam akşam yemeğini kaçıracaktım.

"Nereye..?" Tanrı meraklı bakışlarla sordu. Kalmamı istermiş gibi bir yüz ifadesi takındı.

"Hava kararıyor, gitmem gerek."

"Peki... Yarın tekrar gelecek misin..?"

Sesi fısıldar gibi çıktı, birilerinin duymasını istemiyormuş gibi.

"Bilmiyorum..."

Ayağa kalktı, kafam onun omuzlarına denk geliyordu. Birkaç adım ile bana doğru yaklaştı, geriye çekilmemek için kendimi zor tuttum. Sağ eliyle sol omzumu kavradı, sütun gibi parmakları istese kıyafetimi delip geçebilecek kadar güçlüydü. Hafifçe eğildi, gözlerimiz aynı hizadaydı. Benim gözlerim onun bir sonraki hamlesini tahmin etmek istercesine açılmıştı. Onun gözleri ise uzun bir süredir uyumadığı için yorgun bakışlara sahip birini andırıyordu.

Sessizce fakat gırtlaktan gelen bir ses tonuyla bir iki kelime söyledi. "Burayı ve beni... Hatta söylediğim üç beş lafı, hiç bir fâniye söylemeyeceğine söz ver." Sesi bir ricada bulunurmuş gibi naifçe değildi, emir verirmiş gibi sert bir derinlik içeriyordu. Genç gözükmesine rağmen sesi oldukça kalındı.

"Bana güvenebilirsin..."

Sesimi detone olmaktan son anda kurtardım.

O ise tek bir kelime söyledi, soğuk ve samimiyetsizce.

"Umarım."

...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.