İçeriğe geç

İnatçı

Bölüm 1 · 11 dk okuma

İnatçı

Bölüm 1

1.)BÖLÜM

Mükemmel bir an, mükemmel bir his. Kollarında olmak, bu kadar rahat ve iyi hissetebileceğini bilmiyordum. Sanki cennetteydim. "Big hug~" diye mırıldandım, azımdan kelimeler akıyordu (saylamda). Kendimi yine her zamanki gibi kaptırmıştım, dün akşam SKZ Code izlediğim içindi. Yine Bangchan'ı hayal ediyordum, daha ki o sese kadar. Bir sivri sinek sesi gibi cılız bir ses... Ah! Doğru ya, bu sese sahip olabilecek tek kişi: Profesör Kim... Gözlerimi açtığımda gördüğüm şeye şaşırmamıştım, buna alışkındım. Bayan Kim karşımda heykel gibi dikilmiş, bana alev gönderen gözleri ile bakıyordu. Sanırım sinirliydi... (sanırım?) Kafamı sıradan kaldırdığımda bir baş ağrısı ile karşılaştım; başım dehşet ağrıyordu. Ağzımdan akan saylamı esniyerek sildim ve beni öldürecek gibi bakan Bayan Kim'e baktım. Bu anı yaşamıştım, hatta ne yapacağını bile biliyorum: Beni öldürecek gibi bakacak ve kollarını abartılı bir şekilde göğsünde kavuşturacak. "Sana kaç defa söyleyeceğim, Bayan Belinda Foster! Benim dersimde uyumak YOK!" diyecek, buna yemin bile edebilirim. Ve oflayarak bana döndü, abartılı bir şekilde kollarını kavuşturdu ve o yüksek sesi ile: "Sana kaç defa söyleyeceğim, Bayan Belinda Foster! Benim dersimde uyumak YOK!" Ve bingo~ Bunu her kimya dersinde yaşıyorum, neredeyse ezberledim. Bu kadın deli gibi, her uyuduğumda bunu papağan gibi taklit edip duruyor! Onun sorunu ne? Ben kendi halime bakıyorum, sınıfa ya da onunla bir derdim yok, tek yaptığım uyumak; hem derslerden de hiçbir şey anlamıyorum. Bir şeye maydonoz olmasın artık. Ah, maydonoz demişken, dişinin arasında maydonoz mu var onun? Ders boyunca kimse bir şey demedi mi, cidden? Ona söyleyeceğim. Boğazımı temizleyip "Profesör Kim... dişinizde bir şey var" söylediğimde sınıfta bir uğultu koptu. Bayan Kim kıpkırmızı kalmıştı, gözleri fal taşı gibi açılmış, sınıfa bakıyordu. Hemen sınıfa arkasını döndü ve telefonunu cebinden çıkarıp dişini temizledi. Ve sınıfta büyük bir uğultu vardı. Bayan Kim dalga konusu olmuştu... Ben bunu istememiştim... İstemeden oldu (istemiş de olabilirim). Bana o ölümcül bakışı yine verdi... Ah, başlıyoruz o azarlamalara. Gözlerim, Bayan Kim'in arkasındaki duvar saatine kaydı. Bu benim can kurtarıcımdı; dersin bitmesine saniyeler var! Profesör tam o cılız sesini çıkaracak iken zil çalmasıyla bir oldu. Gözlerini devirdi ve kırmızı dudaklarını bükerek sınıftan çıktı. Bugün şanslı günümdeydim. Sınıftaki herkes ayağa kalktı ve dağıldı; o sırada bana doğru yaklaşan iki şahısa odaklandım: Rose Mark ve Nell White Rose elini kalçasına atmış, bana sırıtarak bakıyordu. Bugün her zamanki gibi güzeldi. Uzun, düz altın sarısı saçlarına gözleri ile uyan bir mavi toka takmıştı; güzelliğinden etkilenmemek imkânsızdı. Ve Nell... Ona bakmak için kafamı biraz geri yatırmıştım. O tanıdığım en uzun kızlardandı...(şey, belki 178 falandı). O boşuna voleybol takımında değildi, değil mi? Ona baktığımda; ateşin dalgalarını andıran turuncu tonlardaki saçları, düzleştirmeye girmemiş, omuzlarına dalgalı bir şekilde dökülmüştü. Kahverengi gözleri sevecenle bana bakıyordu. Ve bugün o güzel çillerini kapatmamıştı. Rose'un aksine yüzüne makyaj bile değdirmemiş, doğal hali ile gelmişti. Görünüşünden bu sabah okula geç kaldığı anlaşılıyordu. Rose kirpiklerini kırpıştırdıktan sonra konuştu: "Derste profesörün tepkisi neydi öyle? Onu iyi rezil ettin." Aslında amacım o değildi... İyilik yapmak istemiştim sadece...(Sanırım bana iyilik yaramıyor.) "Bu arada, bu hafta sonu boş musun, Belinda?" dedi Nell. Ona bakmak için kafamı kaydırdıktan sonra: "Ah, evet boşum... Biliyorsun, her zaman boşum." Nell'in yüzünde bir tebessüm oluştu. "Çok iyi, bu cumartesi ne dersiniz-" "Hayır, olmaz! Asla!" Rose araya atladı. Nell'in sözleri havada asılı kalmıştı ve yüzündeki tebessüm aniden düşü verdi. Rose kollarını göğsünde kavuşturdu ve iç çekerek: "Biliyorsunuz, hafta sonu yarı zamanlı işim var; nasıl bunu unutursunuz?!" Rose haklıydı, hafta sonu işi olduğunu tamamen unutmuştum. İşin aslı Rose'un ailesinin zengin olmasıydı, yani çalışmasına bile gerek yoktu. Ta ki bu aptal bütün kredi kartlarının limitini aşana kadar öyleydi. Babası bu duruma sinirlenmiş ve bütün banka hesaplarını Rose'den engellemişti ve babası biraz haklıydı da (bir günde nasıl bir insan kredi kartı limitini aşabilir ki?). Tabii Rose kendi parasını kazanmak için yarı zamanlı işe girmiş ve oradaki yakışıklı(!) bulduğu çocuğu bahane ederek gittiğini söyledi. Umarım o çocuk Rose'un 25. ex'i olmaz... "Tamam Rose, sensiz hiçbir yere gitmiyoruz. Sensiz zaten zevki kalmıyor," dedim, bebek gibi somurtan Rose'un yanağını cimciklerken. Ve söylediğim şey işe yaramıştı; Rose somurtmayı kesmiş, eski haline geri dönmüştü bile. Bu kızın gönlünü almak kolaydı (tabii erkek değilseniz). "Yani, bensiz hiç bir yere gitmiyorsunuz?" "Gitmiyoruz." "Gitmiyoruz." Rose kıkırdadığında gamzesi ortaya çıktı. Ve o an cebimdeki telefonum titreşti. Kim olduğunu tahmin edebiliyordum; bu güzel anları bozabilecek tek bir kişi vardı: Adrian. Kendisi 13 yaşındaki küçük erkek kardeşim olur. Ondan 4 yaş büyük olmama rağmen bana hiç saygısı yoktur. Boş geveze, aptal, yaramaz; ne ararsanız onda vardır. Acaba benden bu sefer ne istiyor? Telefonumu isteksizce cebimden çıkardım. Açtığımda sadece bir mesaj vardı: "Dondurma al." Sadece dondurma almam için mi bana mesaj atmış bu küçük şeytan? Hem de kendisi bugün evde olmasına rağmen. Evet, evdeydi; okul zamanı olmasına rağmen. Dün sabah anneme hasta takliti yapıp sızlanmıştı ve o küçük kıçını okuldan kaytarmıştı. (Bütün erkek kardeşler böyle değil midir zaten?) Bekle, hasta değil miydi o? Dondurma yemek mantıksız. Yanıtlamak için elimi ekranda gezindirdim. siz "Hayır,git kendin al"(görüldü) Ucube "Hastayım" siz "Yalan söyleme ucube"(görüldü) Ucube "Dondurma al" siz "Hayır"(teslim edildi) Ve gitti... O şımarık velet için dondurma falan almayacağım, hem hasta değil miymiş o? Sohbete dalmış Nell ve Rose, döndüğümde hâlâ dışarı çıkmak için plan yapıyorlardı. Omzuma çantamı atarken: "Kızlar, ben gidiyorum; planları sonra yapalım." "Nereye?" dedi Rose, ellerini saçlarına atarken. "Biliyorsunuz, evde bir şeytan var; bugün okulda kalamam." Normalde okul çıkışı eve bu kadar erkenden gitmem. Okulda kızla kafede takılır ya da kütüphanede sohbet ederdik; ama Adrian sağ olsun, eve erkenden gitmem lazım. Kızlara "Görüşürüz" dedikten sonra sınıftan ayrıldım. 10 dakika sonra Okuldan çıkalı on dakika olmuştu. Evimin olduğu sokağa varmıştım bile. Kulağımda kulaklığım ile evin yolunu tutmuş yürüyordum. Evin önüne vardığımda bir şey dikkatimi çekti: karşı apartman. Yeni taşınanlar vardı ve onlar yüzünden mahallede dehşet ses vardı. Eve malzeme taşıyorlardı; akşama kadar bu sese katlanmak zorunda kalacağım, cidden harika! Can sıkıntısı ile apartmana girdim, merdivenlerden sonuncu kata çıktıktan sonra kapıyı çaldım ve... Sessizlik. Tekrardan çaldım. Sessizlik. Ve tekrardan kapıyı yumrukladım: "ADRIAN, AÇ LAN KAPIYI!" Ve sonunda açıldı. Üstünde hâlâ pijamaları vardı; sanırım yeni uykudan uyanmıştı. Çamur rengindeki saçları sanki savaşta mücadele etmiş gibiydi. Yeşil gözlerinde hiç bir ışıltı yoktu. Bana ölü gibi bakıyordu. Benden nefret ettiğini bu kadar belli etmeseydi keşke... Beni güzelce bir süzdü; gözleri ellerimde fazla oyalandı. Gözlerini benden kaldırdıktan sonra: "Dondurma nerde?" Gözlerimi devirmekten alıkoyamadım. "Aşağıdaki markette, gidersen görürsün." "İğrençsin." "Sende." İç çekerek gözlerini devirdi ve içeri doğru gitti... Evet, bizim konuşmamız bu kadar. Kapının önünde ayakkabım ile uğraşırken telefonumun titremesi bir oldu. Ayakkabı ile uğraşmayı bırakıp telefonumu çıkardım. Mesaj atan Terra idi; mesajında: Meleğim "Canım, bir şey soracaktım da." Ne soracağını tabii ki de biliyordum. Geçen hafta onunla takılmak için söz vermiştim; muhtemelen "Müsait misin?" diye soracak. Ekrana dokunup yazmaya başladım: siz müsaitim tatlım gelebilirsin ;) Meleğim "On dakikaya oradayım :)" Kapının önünde fazla oyalandığımı fark ettim. Ayağımın ucunu diğer ayakkabımın topuğuna takıp hafifçe ittim. Ayakkabı kayıp çıktı. Kapıyı çarptıktan sonra odama kendimi attım. Sırtımdaki çantayı yatağa fırlattıktan sonra kendimi de yatağa fırlattım. Yorgunluk hemen üzerime çökmüştü, derslerde uyumama rağmen... Terra gelene kadar telefonumda oyalandım. Yaklaşık 10 dakika sonra Kapının çalması ile uçu verdim. Kapıyı açar açmaz karşıma Terra çıktı. Her zamanki gibi alışveriş poşetleriyle doluydu; sanki mağazaları yağmalamış gibi (alışveriş yapmaya bayılıyor). Kısa kıvırcık saçlarının arasında parlayan pembe tutamlar, koyu kahverenginin içinde iyice dikkat çekiyordu. Ne kadar bazı insanlar saçlarının abartı olduğunu söylese de, ben onlara bayılıyordum. Büyük dudaklarına yakışacak bir gloss sürmüştü; her göz kırptığında kirpikleri havalanıyordu, kirpileri bir kızı kıskandıracak kadar uzundu. Üzerindeki kısa etek ve crop, balık etli vücuduna hem yakışıyor hem de onu daha farklı gösteriyordu; tam anlamıyla kilolu değil ama zayıf da sayılmazdı, işte tam o arada. Bir de makyajını her zamanki gibi abartmıştı. Yine de onun bu tarzı Terra’ydı işte — başka kim böyle gelirdi ki kapıma? Ona büyük bir gülümseme ile sarıldım: "Hoş geldin~" "Sana anlatacaklarım var, Belinda," bir yandan ayakkabısını çıkarmakla uğraşıyordu. "Buraya gelmeden önce alışveriş yapmıştım, aldıklarımı sana göstereceğim; deli gibi bir indirim vardı, bir de dedikodu~" dedi içeri geçerken. Terra ile en sevdiğimiz şeylerden biri dedikodu yapmaktı. Ortaokulda bile aynıydık ama Terra taşınana kadar öyleydi. Annesinin iş yeri evlerine uzak kalıyordu; bunun sonucunda iş yerine yakın bir yere taşınmak zorunda kaldılar. O taşınmasaydı, şu an aynı lisede olacaktık ve belki de Rose ve Nell ile tanışabilecektik; hatta iyi bir arkadaş bile olabilirlerdi. Odama girdiğimizde Terra alışveriş poşetlerini kenara fırlattı. Benim evim onun evidir; beraber büyüdüğümüz için aramızda hiçbir sır yok. O, tek güvenebileceğim kişilerden... "Terra, bugün yine Profesör Kim ile-" "Onu boşver, Alex ile kavga ettik," dedi, kendini yatağa atarken. Aslında şaşırmamıştım; o Alex denen piç, Terranın sevgilisiydi. Her zaman olduğu gibi güzelim kızı üzmüştür muhtemelen. "Yine ne yaptı?" dedim, sanki hiçbir şey bilmiyormuşum gibi. "Kapıyı kapatsana, o arada sana kıyafetleri denerken anlatayım," kenara attığı poşetlerden birini aldı ve gelişi güzel bir şekilde kıyafet çıkardı. Kıyafet sandığımdan da gösterişliydi (klasik Terra). Adımlarımı kapıya yöneltip kapıyı çarptım. "Şunu da kapatsana, Belinda; ceyran yapacak," dedi pencereyi gösterirken. Pencereye yöneldim, Terranın sesi arkamdan cıvılıyordu. Üşengeçliğimden perdenin altından geçiverdim. Kolu tuttum ve ittim. Sanki inatla kapanmak istemiyordu; bu kadar zor mu kapanıyordu normalde? Elimle ittim, diğer elimle çektim; homurdana homurdana uğraştım. Bugün pencerenin sorunu neydi? Pencere inat ettikçe ben de inat ettim. "Hadi ya, niye bu kadar zor, niye kapanmıyorsun?" söylenerek omzumla ittim. Cidden, şimdi mi takılacağı tuttu bu pencerenin? Ellerim pencerenin kenarına kayıyordu ve yavaş yavaş yarı yarıya kapanmaya başlamıştı. "Oh, sonunda kapanıyor-" derken gözlerim refleksle karşı binaya kaydı. Ve orada, gözlerim donup kaldı. Karşı binadaki pencerenin önünde biri vardı. Bir çocuk. Siyah saçları ıslaktı, damlalar alnından boynuna süzülüp akıyordu. Beyaz bir havluyu gelişigüzel omzuna asmıştı. Göğsü çıplaktı, omuzları genişti, kasları belirgindi. Sanki bir manhwadan fırlamıştı. Onu görmezden gelmek imkânsızdı, hem de o kasların... Nefesim kesildi... Beynim, bakmamam için beni uyarıyordu. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. İçimden "Yok artık" dedim ama gözlerim bana ihanet ediyor; o pencereye sabitleniyordu. Ve o an... O an çocuğun bakışları bana kaydı... Gördü. O çocuk beni gördü... Onu sapık gibi dikizlerken gördü, hem de... Bir an bakıştık. Kalbim çıkacak gibi atıyordu. Zaman durmuş, sadece benim kalbimin sesi yankılanıyordu kulaklarımda... Ve o an, o an kafama dank etti: "Siktir!" Azımdan çıkan küfür ile panikle geri çekildim ve ayağım halıya takılmasıyla yere yığıldım. Terra o sırada makyaj yaparken hâlâ eski sevgilisinin dedikodusunu yapıyordu; ta ki beni görene kadar. Şaşkınlıkla bana baktı: "Belinda!?" Kafası karışmış gibi duruyordu; ne olduğunu çözmeye çalışıyormuş gibi. "Niye yerde oturuyorsun... Hayalet falan mı gördün, yüzün niye öyle?..." dedi, bana yaklaşırken. Yüzüm ateş gibi yanıyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kıpırdamadım. Çünkü az önceki bakış hâlâ üzerimdeydi... O bakış normal bir bakış değildi... O bakış camın arkasından bile kalbimi delip dökecek bir bakıştı... Derindi... Terra'ya bakarken: "Y-yeni taşınanlar," dedim kekeleyerek. "Yani? Ne olmuş?" "Beni gördü." "Kim gördü?... Belinda, sen iyi misin?" "O ÇIPLAKTI VE BEN ONU SAPIK GİBİ DİKİZLERKEN GÖRDÜ!" Aniden patlamam ile aramızda bir sessizlik oldu ve Terra sessizliği bir gülme krizi ile bozdu. Neden güldüğünü anlamamıştım; sadece aptal gibi bakakaldım... "Ay, çook güldüm," dedi, yüzündeki yaşları silerken. "N-niye gülüyorsun?" "Yakışıklı mıydı bari?" "Çok fazla, hem de kelimelere sığmaz... Vücudunu anlatamam bile... YA ŞİMDİ BU MU ÖNEMLİ!" Evet, Terra benimle bildiğin dalga geçiyordu; benim acım ona zevk veriyordu, belli ki. Terra daha fazla gülmeye başladı, karnını tutarken yatakta yuvarlandı. Terra yatakta gülmekten kıvrılırken ben daha çok meraklanıyor, sinirim ise köprüyordu. "YA TERRA, NİYE GÜLÜYORSUN?" diye bağırdım. Ve en sonunda patladım... Terra yataktan kalktı ve sakinleşmeye çalıştı. Cidden, niye bu kadar güldüğünü anlamamıştım... "Endişelenmeye gerek yok," dedi Terra. Nasıl endişelenmeye gerek yoktu ki? Nasıl endişelenmeyeyim ki! Onu sapık gibi dikizledim! "Neden!... Nasıl endişelenmeyim ki!?" dedim, sinirden. Yüzüm o kadar yanıyordu ki patlayacak sandım. Terra boğazını temizleyip konuştu: "O seni bir daha görmeyecek," dedi, gülümserken. Cidden hâlâ gülümsemesi beni sinir ediyordu... Yüzüne yapıştırmak istiyorum! "Neyden bahsediyorsun?" dedim, sinirden inliyerek. Terra sorduğum soruyu bir saniye duymazdan geldi ve çantasından bir makyaj aynası çıkardı. Ve sonunda konuştu: "O senin sadece komşun." Kirpiklerini aynadan bakıp düzeltirken devam etti: "Demek istediğim, binada bile değilsiniz; ya da okulda değilsin, öyle düşün. Ama aynı okulda olsan ne kötü olurdu!" Söylediği sözler kulağıma çok mantıklı gelmişti. Terra haklıydı; boş yere geriliyordum. Çok fazla düşünüyordum ve bu sağlıklı değildi; ama yapabileceğim bir şey yoktu... Beynim bazen mantıklı düşünemiyor... Panik yapıyor ve nöbet geçiriyor... Korkuyorum. Bundan korkuyordum... Anksiyete bozukluğum beni korkutuyordu. Fazla düşünmeme neden oluyor ve yanlış kararlara sebep açıyordu; nöbetler beni öldürüyordu. Geçmişte yaşadığım şeylerin izi hâlâ beynimde tekrarlanıyor, bir sinema kaseti gibi önümden geçiyordu. Geçmişte yaşadıklarımdan korkuyordum. Bir daha aynı şeyleri yaşamaktan korkuyordum... Düşüncelerim kafamı işgal etmişti. Kendimi toparlamam uzun sürmeden saçımı düzeltip ayağa kalktım. Biraz olsa bile rahatlasam da yüzüm hâlâ yanıyordu ve biraz stresliydim. Terra'ya döndüğümde dolabımı açmış, kendine uyacak bir şeyler arıyordu ve bir yandan toxic sevgilisinden bahsediyordu... (Neden dolabımdan kıyafet arıyor ki?... Neyse, klasik Terra.) Ve ben hâlâ demin olanlardan dolayı kendime gelememiştim. Aklımda hâlâ o çocuk vardı. Acaba kaç yaşındaydı... Kafamı bu düşüncelerden atmak için Terra'ya döndüm ama hâlâ umutsuzca dolabımı karıştırıyordu. (Terra, kabul et tatlım; asla orada sana uyacak bir şey bulamayacaksın.) Terra orada ona uyacak bir şey bulamayacağına o kadar emindim ki... Hayır, onun kilosu ile ilgili değildi; ben zayıftım: 1.64 boyunda olmama rağmen 45 kiloydum. Şimdi bakınca Terra ile cidden çok farklıyız. Benim porselen tenimin yanında, onun teni çamur renginde kalıyordu. Gözlerim ela rengindeydi, Terranın ise kahve... Saçlarım balköpüğü, Terranın ise siyah. O balık etli bir vücuda sahipken, ben kum saati vücuda sahiptim... Ve babamın bir kopyasıydım; Terra da babasına benziyordu; ama onu bırakıp giden kişi hakkında konuşmak bile istemiyorum... Aramızda çok fark vardı. Bu zamana kadar asla böyle düşünmemiştim. Düşüncelerimi Terra'nın sesi böldü: "Ya, ben sanırım ondan ayrılacağım," dedi, oflayarak. "Neden, ne oldu ki?" Şaşırmış gibi davrandım. Ondan ayrılacağı çok barizdi; güzelim kısa bok gibi davranıyordu, güzelim kızı üzüyordu... Terranın hâlâ ayrılmaması bir mucize! Terra dolabı göz devirirken kapattı: "Son olayları biliyorsun zaten." İkimiz de Terrayı aldattığını düşünüyordum ve muhtemelen öyleydi. İç çekerek: "Ve dolabında bana uyacak hiç bir şey yok." "O zaman sadece makyaj yapalım."

~~~~~~~~~

Yazım yanlışı olabilir bu benim ilk kitabım umarım beğenirsiniz 🥹🫶🏼

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.