Lisenin ilk günüydü.
Basit bir sonbahar sabahıydı.
Özel olmayan dünyanın, özel olmayan sıradan bir günüydü.
Hâlâ yazdan kalma sıcaklık öğrencilerin bunalmasına sebep oluyordu. Bunaltan havaları kim severdi ki? Yazı bırakmak ve sıkıldıkları okula dönmek istemiyorlardı. Bunaltan sıcak havaları sevdiklerinden değildi, aylak aylak gezmeyi herkes severdi. Okula dönmenin tek güzel yanı geyik yapacakları arkadaş ortamlarına geri dönüyor olmalarıydı. Bu kural liseye başlayan ve kimseyi tanımayan öğrenciler için geçerli değildi. Kimse yeni girdiği ortamda hemen, samimiyetsiz şekilde ‘Dostum!’ diyerek atlayacağı, tekrar yaz geldiğinde asla sormayacağı ve okul bitince
numarasını sileceği arkadaşa sahip olmuyordu.
Ne acı verici bir gerçek.
O an dikkat çeken öğrenci, ortaokul sonrası bulundukları dönem daha yeni liseye geçiş yapan, belki hayali, belki de hayal kırıklığı olan okul binasına yürüyen onlarca öğrenciden sadece birisiydi. Diğerlerinin aksine bir tarzı var mıydı bilinmezdi, varsa bile diğerlerinin sevmediği, çekici olarak görmediği belliydi. Dedikodular iyi şekilde dönmüyordu, ancak hızlı yayılıyordu. Herkes dengesiz şekilde yürüyen öğrenciden kaçarak ilerliyordu, ondan lanet kapacakmış gibi davrandıkları açıktı. Özellikle dedikodu yapma düşünceleri arasında bağırmalarına gerek yoktu; bakışlar, fısıldaşmalar ve uzaklaşan ayaklar yeterince belli edebiliyordu. Sürekli aralarında o çocuğu işaret ediyorlar ve eleştiriyorlardı. Fark etmeyeceğini sanacak kadar aptallardı. Yaptıklarını söylendiğinde ise kabul etmeyecek, arkasından söyledikleri onlarca sözü yüzüne itiraf edemeyecek kadar korkaklardı.
"Domuz gibi kokuyor." En çok duyulan dedikodulardan biri tam olarak buydu. ‘Hayatında gerçekten domuz gördün mü?’ İç sesi kendisine diğerlerine sormak istediğini sorarken umursamıyormuş gibi davranmaya devam etti. Umursuyormuş olsa ve bunu belli etse ne değişecekti? Hayatı boyunca kendi işine bakan biri olarak mucizevi şekilde aniden karakterini değiştirecek değildi. Domuz, koku, iğrenç sözcükleri havada uçuyordu. Domuz gibi kokuyorsa, kendi kokusuydu. Kız, yanındaki arkadaşına kalabalığın özellikle uzaklaştığı birini işaret ettiğinde, o da aynı şekilde, aynı ifadeyle onayladı.
‘Fısır fısır.’
Genç beden sürekli aynı sözcükleri beyninde döndürmeye devam etti. Gittikçe sinirlendiğini hissetti ve kulağında çalan müzik sesi hiç yardımcı olmadı. Parmaklarını avucuna çekerek başparmağı ile kıtırdattıktan sonra bakışlarını yanında kendisini işaret eden iki kısa boylu kıza çevirdi. Kızlardan biri ile göz göze geldiğinde kızın kendisini işaret eden parmağının hızlıca geriye çektiğini fark etti. Aniden yükselen ve aniden düşen siniri sonrasında boş gözlerle göz göze geldiği kıza baktı, önüne döndü ve sallanarak yürümeye devam etti.
Okulun ilk günü herkes özenmiş ve temizlenmiş halde gelirken sabahın kör vaktinin ana karakteri olan genç çocuğun bundan tamamen uzak olduğu belliyken onu kendi aralarında istenmeyen ilan edecek kadar uyanıklardı bile. Saçları tamamen yağlı, dağınık haldeydi ve bakımsız tutamların geçmişte bir hevesle mahvedildiği belliydi. Uçlarına doğru eskiden yapılmış, akmış ve öylece bırakılmış boyanın keçeliği ve iğrenç rengi belli oluyordu. Dipleri siyahtı, aşırı yağdan parlıyordu ve boyanmış ama bakılmamış açık kahve kısımları ise hiç tarak sürülemiyor gibiydi. Üzerindeki giysiler lacivert kumaş okul pantolonu, beyaz kısa kollu okul tişörtü çoğu kişi gibi yeni gibi duruyor olsa bile bedeni, saçları gibi kumaşlar kirliydiler. Yüzü yağlıydı ve yanaklarındaki sivilce izleri her şeyi daha mahveder haldeydi. Çoğu insanın temizliğine en dikkat ettiği yerde, kulaklarında, siyah kulaklıkları vardı ve tişört yakasına şimdiden kırmızı leke bulaştırmış gibiydi. Çok uzundu ve bedeni inceydi. Sanki aylardır bir şey yemiyor ya da yediklerini kusuyordu. Hasta gözüyle bakıyordu öğrenciler arkasından dedikodu ürettiği bedene. İnsanların zihinsel engel algısındaki gibi ifadesi vardı. Sorsan kimse düzgün şekilde zihinsel engelin ne olduğunu anlatamazdı, sadece hakaret edecek kelime mi lazımdı o zaman kullanılırdı. Kimse gerçekten hakaret olarak kullandığı kelimelerin tam anlamlarını bile bilmezdi. İnsanlar ne konuştuğundan bile emin değildi, sadece konuşuyorlardı. Konuşmak için konuşuyorlardı. Aşırı zayıf, tuhaf ve anormaldi o. Elmacık kemikleri yüzünün en belirgin yeriydi. Dudaklarındaki kabukları sürekli yiyor ve sürekli kanatıyor olmalıydı. Asla yaraları geçecek gibi durmuyordu. Dudakları aralık şekilde ilerliyor, gözleri boş bakıyordu. Elinde kalın, dışı eskimiş, kahverengi deriden yapılmış, tuhaf çizimleri olan bir kitap taşıyordu ve kitaba merak edip bakanları uzun tırnaklarındaki kirler kendisine selam veriyordu. Sırt çantasında ise anlaşılmaz dillerde kelimeler elle yazılmış ve daha sonra boyaları akmış gibiydi. Çanta kumaşının rengi siyahtı ve fermuarı açıktı, içi bakışları kadar boştu. Tüm bunlar ve ilgisizlikler yetmez gibi dağınık tişörtünün altından kirli, gri renkli tişörtü gözüküyordu, ayakkabılarının içindeki çoraplar ise birbirinden farklı renkteydi. Yeşil yatay çizgili ve sarı dikey çizgili olanlar anlamsızca eşti.
Herkes sınıflarını buldukça okul bahçesindeki gürültü ve kalabalık azaldı. Okulun ilk gününden ve dakikalarından sevilmeyen çocuk ise kenarları aşınmış, yeni olması gereken siyah spor ayakkabıları ile sınıfına ilerlemeye devam etti. Ortaokuldan kalma ayakkabıları olmalıydı, çünkü hem eskiydiler, hem de marka düşkünü yaşıtları için bir değeri yoktu. Hâlâ deri kitabı yanındaydı ve kimseyi umursamadan sadece yere ve elinde tuttuğu kitabın kapağına bakıyordu. Aslında kitabını yıllardır durmadan okuduğu ve incelediği için her şeyini ezbere bilirdi, ancak kimse umurunda olmadığı için kitabı ve zemin inceledi.
9- B Sınıfına girdiğinde konuşan ve gülen herkes sesini kesti ve dikkatini ona verdi. Herkes yaptığı tuhaf hareketi saklama gereği duymadı ve bu onu rahatsız etmedi, çünkü ne önemi vardı ki?
İnsanlar dış kabuğa çok takılırlardı, o yüzden istedikleri kadar inceleyebilirlerdi.
Sürekli aralık olan kabuk tutmuş dudaklarında dilini gezdirdikten sonra boş bir sıraya ilerledi. Duvar kenarındaki üçüncü sırada tekrar gördüğünde hatırlamayacağı kızın tekinin yanı boştu. Çantasını omzundan indirdi ve kızın yanına bırakacağı sırada kız ondan önce davranarak boş yere kaydı. "Dolu." Basitçe uzun olanı kovduğunda genç olan bir şey demeden iki sıra geriye giderek şansını denemek istedi, ama onu fark eden ismini bilmediği ve ne olduğuyla ilgilenmediği erkek öğrenci olmaz dercesine bir ifadeye büründü. Herkes onu istemediği belli edercesine fısıldıyor ve sürekli eleştiriyordu.
Fısıldasalar bile sesleri duyuluyordu, çünkü öyle istedikleri suratlarından belliydi. Aşağılayıcı gülümsemeler ve kelimeler sarf ediliyordu sadece. İç çekti ve elini yanındaki sıradan destek almak için koyduğu sırada kendisine temas eden kitabı hissetti. Az önce yer vermeyen ve bakışları ile onu uzaklaştıran erkek öğrenci elini buraya koyamazsın dercesine kitapla kendisini ittiriyordu. Yüzünde kusmuğa bakar ifade vardı. Uzun boylu beden bakışları ile ona, daha doğrusu temiz saçları ile kıyafetlerine baktı. Annesi sabah kaç dakika ütülemişti acaba onları? Herkes o kadar çok temizdi ki, buradakilerin daha önce âşık olmadıklarına emindi.
Kirliydi, çünkü âşıktı. Kirliliğinden şikâyetçi miydi? Değildi.
Anneler çocuklarına kirli olursa sinekleri çekeceğini söylerlerdi, hatta çocuğunun etrafında sinek dönüyorsa kirlenmişsin derlerdi. Ayaktaki genç ise tamamen aksini düşünüyordu. Diğerlerinin iğrenç bakışlarına maruz bırakan kirliliği onlar gibi çöp sineklerini çekmemesini sağlıyordu. Çıkarcıydılar. Para, popülerlik ve –Dönüp ergenliğe giriş yapan öğrenci var mı diyerek bir kez baktı- vakti geldiğinde maddelere eklenecek cinsellik varsa çöp karıştıran sineklerden başka bir şey değillerdi. Mide bulandıran, kafaları yeşil olan pislik sinekleriydiler.
Herkes kendi sırasına yerleştikten ve onu istemediklerini açıkça belli ettikten sonra öğretmen sınıftan içeriye girdi. Herkes ayağa kalktığında, zaten ayakta olan beden kendisini açıkça belli etti. Akbabalar arasındaki çoktan ölmüş ve kokmaya başlayan ceset gibiydi. Dedikodulardaki her şey uydurmayken, onun berbat kokusu tek gerçekti. Ailesiyle çöpün içinde yaşamıyordu ya da su ve sabun alamayacak kadar fakir değillerdi. Bu kadar kısa sürede dedikoduları tahmin etmesinin tek sebebi yaratıcılığı olmayan, teke düze yaşayan ergenliğe girecek ya da zaten ergen olan öğrencilerin hayal güçlerinin bu kadarından daha ileriye gidememesiydi. Ortaokulda da aynısı olduğu için emindi.
Öğretmen neden ayakta olduğunu soracağı sırada diğerinin ona tuhaf yüz ifadesi ile baktığını fark edince duraksadı. Okulun kişisel temizlik kuralı olduğunu hatırladı ve öğrencinin daha ilk günden disiplinlik olmasını istemedi. Bu yüzden onun sadece kötü bir gün geçirdiğini ve düzeleceğini umarak görmezden geldi. "Adın nedir?" Öğrencisine genç ve sevimli kadın öğretmen tatlı bir sesle sorduğu zaman dikkati üzerine çekti. Sesi altı yaşında parkta bir çocuk görmüş ve ona ‘Sen kaç yaşındasın?’ der gibi kibar ve dikkatliydi.
"Ben Yeliz Yeşil. Türkçe öğretmeninizim." Dediğinde alçak topuklu ayakkabıları ile zeminde ses çıkartırken ayaktaki bedene doğru yaklaştı. Koku yaklaştıkça daha keskin hale geldi ve saçlarındaki yağ daha çok ortaya çıktı. Öğretmeni rahatsız olsa bile öğrencisinin moralini bozmamak için yüz ifadesini korumaya çalıştı. Hayali her zaman öğretmen olmak ve iyi insanlar yetiştirmek olduğu için lisenin ilk günü yaşanacak olaylardan kötü anı yaşamasını istemediği için normalden daha fazla dikkatliydi. Kendisi çok iyi bilirdi, uzun süre yüz yüze bakacağın insanların ortasında rezil edilmenin nasıl olduğunu. Bunu çoğu öğretmen düşünmez ve genç bireye derin yara açardı. Bunu yapmak en büyük korkularından biriydi.
"İnanç Yalın." Genç öğretmenin güzel bir yüzü, özenilmiş maşalı saçları, makyajı ve giyimi vardı. Saçları karamel rengiydi, küt ve yeni yapılmış gibi düzgündü. Gözleri saçının aksine koyu kahverengiydi. Çenesi yüzünü ufacık gösterecek kadar yuvarlaktı. Yüzünde hafif, kahve tonlarda makyajı vardı ve üzerindeki siyah, kalem etekli takımı bedenine tam oturuyordu.
Kadın gülümsedi ve etrafa doğru bakış attı. "Neden ayaktasın? Hadi, yerine geç." İnanç, öğretmeni Yeliz Hanım’ın gösterdiği yere doğru baktı. Pencere kenarındaki dördüncü sıraydı ve çok ışıklıydı. Gözlüklü, saçları permalı gibi gözüken cılız bir kızın yanıydı. İnanç gelmesin diye başta önlem olarak çantasını koymuş diğer öğrencilerden olsa bile, zorunluluktan kaldırdı. Diğer herkes gibi bir şekilde onunla oturmaktan kaçındı, ama o başaramadı.
Yenilgiyi kabul etti.
Bu derslik.