İçeriğe geç

İMPERİUM' UN GÖLGESİNDE

Bölüm 1 · 5 dk okuma

İMPERİUM' UN GÖLGESİNDE

Bölüm 1

BÖLÜM I: İKİ KESKİN UÇ

​İmperium Kalesi’nin devasa taş kuleleri, sanki geçmişin günahlarını saklarmışçasına sabahın gri sisiyle örtülmüştü. Odasının soğuk sessizliğinde Alessia, gümüş aynadaki yansımasına bakarken elleri titremesin diye derin bir nefes aldı. Alessia, kökleri kanla ve sadakatle sulanmış, yıkıntılar arasından doğmuş bir savaşçıydı. Kral Alaric ve babasının arasındaki o sarsılmaz dostluk, onun çocukluğunun tek güvenli limanıydı; ancak bu liman çok erken fırtınalarla dövüldü. Annesini henüz küçük bir çocukken amansız bir hastalığın pençesinde toprağa vermesiyle ruhu ilk yarasını almıştı. Kader, asıl darbesini ise on sene önce, babasının mağlup edildiği o karanlık savaşta vurdu. Babasının ölümüyle kimsesiz kalan Alessia’yı Kral Alaric himayesine alarak ona bir evlat gibi sahip çıksa da, genç kadının kalbi babasının yarım kalan şanını yaşatmak için yanıp tutuşuyordu. Oyuncak bebeklerin değil, çeliğin ve kılıç şakırtılarının arasında büyüdü; her hamlesinde babasının intikamını ve mirasını taşıdı.

​Parmakları, zırhının metal yüzeyinde gezinirken sadece soğuk çeliği değil, iki yıl önceki o kanlı gecenin hatırasını da hissediyordu. O geceyi asla unutamıyordu. Gençliğinin verdiği kibir ve sarsılmaz sandığı özgüveniyle yaptığı o tek bir stratejik hata; yanlış hesaplanmış bir kuşatma, vaktinden önce verilen bir hücum emri... O hata, yüzlerce askerinin cesedinin balçık rengi bir nehirde sürüklenmesine ve krallığın ağır bir yenilgi almasına sebep olmuştu. Şimdi zırhını kuşanırken, her metal tokanın sesi kulağında o gece ölenlerin çığlığı gibi yankılanıyordu. O artık hem babasına layık olmaya çalışan hem de geçmişin ağır hatalarıyla her gece hesaplaşan, mağrur ama yaralı bir liderdi.

​Eldivenlerini bileklerine sabitlerken aynadaki gözlerine baktı. O günden beri ne bir kahkaha atmış ne de birine güvenmişti. Onun için hayat artık sadece bir kılıç boyu mesafedeki netlikten ibaretti. Pelerinini omuzlarına alıp odasından çıktığında, koridordaki nöbetçiler onun o sert ve mesafeli yürüyüşünü görünce duvar diplerine çekildiler. Alessia kendi karanlığına gömülmüş bir halde, bir an önce çeliğin diliyle konuşabileceği talim alanına doğru ilerledi.

​Talim alanı, sabahın ayazında ağır bir sis tabakasıyla örtülmüştü. Hava; paslı demir, ezilmiş toprak ve onlarca adamın harcadığı eforun getirdiği keskin ter kokusuyla harmanlanmıştı. Alessia meydana adımını attığı an, sanki görünmez bir dalga tüm alanı taradı. Havada yankılanan kılıçların birbirine çarpma sesleri ve ritmik bot sesleri bıçak gibi kesildi. Çalışan askerlerin hareketleri istemsizce yavaşladı; hiçbiri, o bozgunun yarasını bir kalkan gibi taşıyan bu kadının gece mavisine çalan gri gözleriyle karşılaşmak istemiyordu.

​"Devam edin!" diye gürledi Alessia. "Düşman sizin durmanızı beklemeyecek!"

​Askerler anında hareketlenerek antrenmanlarına döndüler. Alessia, sahanın kenarındaki silah tezgahından babasından kalan o ağır kılıcı çekti. O an etrafındaki dünya silindi. Zihni, iki yıl önceki o nehir kenarına döndü. Kılıcını savurmaya başladığında karşısındakiler hayali düşmanlar değil; kendi hataları, kibri ve o gece ölenlerin çığlıklarıydı. Ter, alnından süzülüp buz rengi bakışlarını yakarken durmadı. Babasının şanını lekeleyen o geceyi hafızasından silmek istercesine savurdu çeliği.

​Tam o sırada saray muhafızları belirdi. "Komutan Alessia! Kral Alaric sizi derhal huzuruna bekliyor."

​Alessia kılıcını durdurdu. Nefes nefeseydi, gür saçları yüzüne yapışmıştı. Muhafızlara baktığında gri gözlerindeki o vahşi savaş ateşi henüz sönmemişti. Zihnindeki savaştan kopup sarayın entrikalarına dönmek, ona kılıç yarasından daha ağır geldi.

​Kraliyet koridorları Alessia’nın hırslı adımlarıyla yankılanıyordu. Neden çağrıldığını anlamlandıramıyordu; kafası karışıktı. Taht odasının devasa kapıları açıldığında, içerideki hava dışarıdaki ayazdan daha soğuktu. Kral Alaric tahtında ağır bir vakarla oturuyordu. Hemen yanında, bir heykel kadar hareketsiz duran o adam vardı: Lord Valerius.

​Valerius, sadece kılıcıyla değil, taşıdığı buzdan sessizlikle de orduya hükmeden bir gölgeydi. Başkentten gelen bu adam, savaş meydanlarında bir komutandan ziyade durdurulamaz bir doğa olayı gibi görülürdü. Onun geçmişinde ne bir stratejik hata ne de kaybedilmiş tek bir sancak vardı. Valerius için zafer mutlak bir sonuçtu. Duygularını zırhının ardına kilitlemişti; çünkü ona göre bir komutanın gözyaşı, askerinin kanından daha ağır bir bedel ödetirdi. Heykelsi yakışıklılığının altındaki o gümüş rengi bakışlar, insanı değil sadece bir sonraki hamleyi ve hayatta kalmanın buz gibi mantığını görürdü.

​"Beni çağırtmışsınız, Kralım," dedi Alessia. Saygıyla eğilirken sesindeki titremeyi bastırıp yerine çelikten bir sertlik koydu.

​Kral Alaric iç çekerek doğruldu. "Yaklaş, Alessia. Babanın mirasını ne kadar onurla taşıdığını, iki yıl önceki o hatanın senin kalbinde açtığı yarayı biliyorum. Ancak krallığın selameti, hislerin önündedir. O savaştaki hata bize çok pahalıya patladı. Artık bu birliği tek başına yönetmene izin veremem. Kararımı verdim; bugünden itibaren bu birliği Lord Valerius ile birlikte yöneteceksin."

​Alessia duyduklarıyla sarsıldı. "Birlikte yönetmek mi?" diye çıkıştı. "Kralım, babamın bana bıraktığı tek miras bu askerler! Şimdi gelip komutamı, daha önce bu kalede bulunmamış bir adama mı ortak ediyorsunuz?"

​"Valerius hiç yenilgi görmemiş bir liderdir, Alessia. Senin eksik kaldığın o soğukkanlı stratejiler onun uzmanlık alanıdır."

​Alessia bakışlarını Valerius’a çevirdi. Adam sonunda ona baktığında, Alessia o buz gibi etkinin tenini yalayıp geçtiğini hissetti ama geri adım atmadı.

​"Duygularıyla savaşan bir komutan," dedi Valerius; sesi pürüzsüz ama bir o kadar kesiciydi. "Savaş meydanında sadece bir yüktür. İki yıl önce kaybettiğin o canlar senin kederin değil, yetersizliğinin sonucuydu."

​"Yetersizlik mi?" Alessia bir adım öne çıkıp Valerius ile burun buruna geldi. "Senin o mükemmel hayatın, benim döktüğüm alın terini anlamaya yetmez! Ben o askerlerin her birinin adını biliyorum. Sen ise onları sadece harita üzerindeki piyonlar olarak görüyorsun!"

​"Doğru," dedi Valerius, sesini yükseltmeden. "Haritadaki piyonları korumak, onları adlarıyla sevip mezara gömmekten daha yararlıdır."

​"Yeter!" Kral’ın gür sesi tartışmayı bıçak gibi kesti. "Seçim senin Alessia. Ya bu birliği paylaşırsın ya da komutadan tamamen men edilirsin."

​Alessia’nın gözleri doldu ama yaşların süzülmesine izin vermeyecek kadar gururluydu. Bakışlarını Valerius’un o duygusuz, kaya gibi sert yüzünde gezdirdi. "Pekala," dedi, her kelimesi boğazına takılan bir taş gibiydi. "Kabul ediyorum."

​Valerius sadece hafifçe gülümsedi; bu bir zaferden çok, bir avcının avına bakışını andırıyordu. Alessia hiçbir şey demeden arkasını döndü ve pelerinini hırsla savurarak odadan çıktı. Kapının kapanma sesi, onun kalbindeki son umudun da üzerine kilitlenen bir kilit gibiydi.

Bölüm sonu

24 yorum