İçeriğe geç

Imperfect girl

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Imperfect girl

Bölüm 1

1

Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir. Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

-J.D. Salinger

7 Eylül 2023 (yeniden)

Dolabın kapısı yavaşça aralandığında küçük bir gıcırtı duyuldu. Epey eski bir dolaptı. Menteşeleri paslanıp iyice işlevsiz hale gelmişti. Ama hala bir şekilde ayaktaydı. Bu dolap kayından yapılma sağlam bir dolaptı. Tıpkı evdeki tüm diğer eşyalar gibi. Dolaplar, sehpalar, masalar, merdiven korkulukları, neredeyse tüm eşyalar kaliteli bir ahşaptan yapılmaydı. Bu koyu, acı kahve rengindeki ahşaplar evi karanlık gösteriyordu. Holün kıyısındaki şöminenin üzerinde asılı sürrealist bir görunümü olan geyik kafası da cabasıydı. Bunun gibi birçok tuhaf görünümlü, bakıldığında insanın içine yersiz bir hüzün dolduran heykelcikleri, bibloları evin birçok yerinde görmek mümkündü. Bunun kaynağı babamın bu tür el yapımı eski şeylere olan merakıydı.

Babamın tütün kokan giysilerinin arasından mavi gömleğini ararken kitaplıktaki pirinç heykelin ne kadar uzun zamandır orada olduğunu düşünüyordum. Heykelin kollarından birinin dirsekten aşağısı yoktu. Sonrasında bu kolun kırıldığı günü anımsadığımı fark ettim. On yıl önce Taehyung elini çarpıp yere düşürdüğünde heykelin kolu aniden kopuvermişti. Taehyung'un yüzündeki donuk ifadeyi asla unutmuyorum. Korkmaktan ziyade bu sorunu nasıl çözeceğini düşünüyor gibiydi. Korkmaya zaman yoktu. Lizy'nin çabalarıyla kolu yerine yapıştırmayı başarsa da babamın sözlerini işitmekten paçayı kurtaramamıştı.

Çinden ithal edilen ve en az iki nesildir Kim ailesinin çatısı altında olan bu küçük pirinç heykel babam için pek kıymetliydi. Üzerinde yer yer hafif ufalanmalar vardı. Asıl rengi olan beyazdan biraz uzaklaşmış gibiydi. Heykelin yüzünde çok garip bir ifade vardı. Çoğu zaman bu yüze bakmayı istemezdim. Bu odada yalnız kaldığım zaman, sanki bunca zaman gözleri kapalıymış gibi, heykelin gözleri açılıp üzerime dikilir, bu beni ziyadesiyle rahatsız hissettirirdi.

Dolabın kapısını açtığım andan bu yana soluklarımın rengi değişmiş gibi geliyor. Teker teker askılara asılmış ütülü gömlekleri birer birer inceleyip kenera iterken hepsinin her yerindeki aynı koku yavaş yavaş üzerime siniyordu. Bu babamın kokusuydu. Sadece ona aitti. Bu kokuyu başka yerde bulamazdım ve açıkçası nasıl tarif edileceğini de bilemezdim. Yalnızca onun güzel olduğunu söyleyebilirdim. Evet, o güzeldi. Duyduğum zaman tuhaf bir hisse kapılırdım. Hep çok tanıdık gelirdi ama sanki onu daha önce hiç tanımamışım gibi hissederdim. Bu sadece alelade bir tütün kokusu değildi. Bu kokuyu tarif etmek zordu. Bu tütünün hafif kokusuna karışmış güzel koku babamın kendi kokusuydu. Her duyduğumda içime tuhaf bir hissin dolmasına sebep olan güven veren, rahatlatıcı bir kokuydu.

Nihayet dolabın dibine düşüp biraz kırışmış olan gömleği buldum. Siyah bir kumaş pantolon ve bir çift çorabı alıp bir kenara bıraktıktan sonra, gömleği bir güzel serip kollarından yakalarına tüm kıvrımlarını iyice ütüleyip diğer giysilerle beraber yatağının kenarına oturmuş beni izleyen babamın yanına bıraktım. O an için elimde tertemiz, ütülenmiş kıyafetlerle babama doğru yürürken tuhaf bir düşünceye kapıldım. Acaba bu kokuyu unutabilir miyim? Üzerinden yıllar geçse bile bir kokuyu anımsamak mümkün olur mu? Mümkün olsa gerekti. Yıllar önce ölüp gitmiş yaşlı anneannemin kokusu hâlâ yerli yerindeydi. Evi hala onun gibi kokuyordu. Kokular kaybolmuyorsa o halde unutmak da mümkün değildi.

Babama doğru eğilip gömleğinin düğmelerini iliklemeye başladım. Elini ellerimin üzerine koyup beni durdu. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda bıyıklarının altından belli belli belirsiz görünen tebessümünü gördüm.

"Ben yaparım, sen bana bugünün gazetesini getir."

"Peki."

Çalışma masasının üzerindeki bir haftanın birikmiş gazetelerinin arasından bugünün tarihinin yazılı olduğu gazete sayfalarını ararken gözüm, yavaş hareketlerle gömleğinin düğmelerini ilikleyen sevimli yaşlı adama takıldı. Bu, tekerlekli sandalyede oturan, saçları ağarmış, elleri her zaman sımsıcak olan, on yedi yıl on bir aylık hayatımda bir kez olsun bıyıksız görmediğim bu adam benim babamdı. Gömleğinin üzerine kahverengi hırkasını giyer ve tüm gün kah bir şeyler okuyarak kah bir şeyler yazarak tek bir saatini dahi boş geçirmeden salondaki köşesine çekilip kendi kendine vakit geçirirdi. Akşam yemeklerinde pek konuşmazdı. Daha doğrusu hiçbirimiz konuşmazdık. Babam her akşam yemek boyunca susar, yemeğini bitirip arkasına yaslandığı zaman gözlerinde gülümsemeye benzer bir ifadeyle Sun'a bakar ve "Bugün iyi bir gün müydü Sun?" Diye sorardı. Sun, her akşam bu soruyu işittikten sonra anlatmaya başlardı. Ama babam bunu bir cevap almak için sormaz, çok geçmeden de sofradan kalkardı. Annemle birkaç söz edip çayını içer ve saat 22.30'a geldiği zaman odasına çekilir ama hiçbir zaman uyumazdı. Zaman zaman Taehyung ile salondaki şöminenin önündeki koltuklarda karşılıklı oturup iki meslektaş olarak münakaşa ederlerdi. Bense Taehyung'un oturduğu koltuğun kenarına yaslanıp bakışlarımı ikisinin arasında gezdirerek sessizce dinlerdim. Böyle zamanlarda babam, ben ve Taehyung'un babası olmaktan çıkıp emekli bir avukat oluverirdi. Konuşulanlar hiçbir zaman ilgimi çekmezdi ama yine de dinlemekten kendimi alamazdım. Çünkü babamın ve abimin ortak noktalarının olduğunu görmek, onlar baba oğul olduklarını unutup iki meslektaş baş başa verip hararetle konuşurken birbirlerine ne kadar benzediklerinin farkına varmak beni huzurlu hissettiriyor. Artık onlardan biri olduğumu unutuyorum.

Şu günlerde biraz mutlu hissediyordum. Bu yüzden gülümseyip çoktan gazetesini okumaya dalan babamın arkasına geçip sandalyesini ittirmeye koyuldum.

Lizy, ıslak ellerini üzerindeki mutfak önlüğüne silip sofrayı kaldırmaya koyuldu. Bu arada beni görünce yüzünde bir gülümseme belirdi.

"Tebrik ederim küçük hanım. Daha yeni haberim oluyor. Bu sabah küçük Sun söyledi."

"Teşekkür ederim Lizzy. "

Kocaman gülümsemeye engel olamadım. Takdir edilmek ve bunu kendi çabalarınla sağlamış olmak harika bir histi. Sonunda oluyordu. Bir yıl öncesine kadar beklenti olan şeyler şimdi gerçekti.

Şu sırada annem eline üst üste dizdiği kirli tabakları alırken ikimizin üzerinde göz gezdirip Lizzy'ye bakarak konuştu.

"Bulaşıkları hallettikten sonra yan eve git Lizy. Diğer işlerle ben ilgilenirim. Sen Taehyung'a evi düzenlemesinde yardımcı ol."

Büyük oğlu Taehyung, mesleğinde oldukça başarılı bir avukattı. Babasının mesleğini sürdürmesi ve bunu hatta belki babasından daha iyi yapması annemin göğsünü kabartıyordu. Üstelik Taehyung savcılık sınavını da kazanmıştı. Bir savcı olarak işe başlaması an meselesiydi. Onun için geleceği parlak olduğuna emin olduğu oğlu sonsuz bir gurur kaynağıydı. Her konuda üzerine titriyordu. Belki de bu yüzden Lizzy, bir an önce Taehyung'a yardım etmeye gidebilsin diye onun yerine sofrayı topluyordu. Başka zaman olsa ev işlerine elini dahi sürmeyen bir kadındı annem.

Elindeki bezle masayı silen Lizy, annemin dediklerini başını sallayarak onaylayıp elini çabucak bitirmek için hızlandırdı.

"Lavinia,"

"Efendim."

"Kardeşini bugün sen okula bırakır mısın? Joelson'ın bugün şehir dışına gitmesi gerekiyor." Diye konuştu. Sonra da saate bakıp devam etti. "Hatta şimdiye gitmiştir bile."

Başımı sallayıp annemin elime tutuşturduğu ekmek sepetini alıp mutfağa götürdüm. Lizzy çoktan bulaşıkları yıkamaya başlamıştı bile. Şu sırada Sun da hazırlanıp gelmişti.

Siyah, kısa montumu sırtıma geçirip atkımı beremi ve çantamı taktım. Sonra başımı kaldırıp küçük kardeşime baktım. Kendi başına botlarını giymeye çalışıyordu. Ama başaramıyor gibiydi.

Diz çöküp çabucak botlarını giydirdim ve gülümseyen suratına baktım. Beresi yana kaymış, okul gömleğinin düğmelerini de yanlış iliklediği için bir tarafı uzun bir tarafı kısa kalmıştı. Ufacık boyuna göre gülünç büyüklükte olan çantasını takmasına yardım edip pamuklu, yumuşak atkısını iyice boynuna doladım. Atkı burnuna kadar geliyor, yumuşak bir kahve tonunda olan saçları minik gözlerini örttüğünde uzun kirpikleri kıpırdanarak kendine yer açmaya çalışıyordu. Beresini düzeltip şaçlarını kenara ittim ve gömleğini tutup oraya bakmasını sağladım.

"Okula böyle gitmek istediğinden emin misin?"

Yeni fark ettiğini belli edercesine kaşları havaya kalktı ve sonra bana bakıp başını iki yana salladı.

"Hayır."

Az sonra küçük Sun'ın elini tutup ufak bahçemizi kaplayan kalın kar tabakasında yürümeye çabalıyordum. Dün gün boyunca kar yağmasından sonra bu kadar çok birikmesi kaçınılmazdı. Bir süre sonra Sun, dün beraber yaptığımız kardanadamın akşamki yağışta bozulan yerlerini düzeltmek için kar içinde bata çıka koşarak uzaklaştı. Ufakça gülümseyip Sun'a ve onun çevresini saran beyazlığa baktım. Gri göğün kasvetini dağıtıyor, az sonra kar yağmaya başlıyor.

Kış çok tuhaf bir mevsimdi. Birden bire kuru, siyah gökten beyaz, yumuşak kristaller yağmaya başlıyor ve bu küçücük şeyler birikip tüm şehri tek bir boşluk dahi bırakmadan kaplıyor. Sonra da birden bire uyanan güneşi gördükleri gibi kayboluyorlar.

Sun'a okulun bahçesine kadar eşlik ettim. Okula giderken pek bir gönülsüzdü. Kırtasiyeye, kütüphaneye ve daha başka yerlere, yeni yaşamımda ihtiyaç duyacağım şeyleri almak için gittim. Sık sık ders çalışmak, ödev yapmak için gittiğim kütüphanede karşılaştığı üniversiteli tanışım bana değerli tavsiyeler vermiş, hatrı sayılır uyarılarda bulunmuştu. Kafamda az çok almam gerekenlerin listesini oluşturmuştum. Yeni alışkanlıkları, yeni bir düzen, yeni dostlar ve tüm bu yeni şeyleri içinde barındıran yepyeni bir hayatım olacaktı. Fazlasıyla sabırsız hissediyordum. Okulun ilk gününden hep nefret ettiğim halde bu defa o günü iple çekiyordum.

Tüm işlerimi halledip oyalanacak bir şey bulamadığım zaman kıyıdaki sessiz parkta kendime ıslak olmayan bir yer bulup oturdum. Hava ne kadar da soğuktu! Soğuktan titriyordum ama yine de dışarda oturmak istiyordum. Sanki eve gitsem tüm büyü bozulacaktı.

Birbirlerine karışan gergin elektrik tellerinin üzerinde tüylerini kabartmış kuşlar ısınmaya çalışıyordu. İlerde, şehrin üzerini kaplayan sisin arasında dolaşan karartılar hayaletleri andırıyor, yoğun kar taneleri her yeri sessizliğe boğuyordu. Kış beni büyülüyordu. Kuşlar yerlerini terk edip kuru dallara karışan isin ardında kayboldu. Artık kuşlar benim için özgürlüğü çağrıştırmıyordu. Küçük bir kız çocuğuyken kuşlar gökyüzünün kahramanıydı. Kimse dokunamazdı, ulaşılmazdı. Bu yüzden çocuklar arasında sorulan "hangi hayvan olmak isterdin?" sorusuna "kuş" cevabını verirdim. Çünkü kuşlar umursayacak bir şeyleri olmadan alabildiğine uçabilirdi. İstedikleri her yere, her ülkeye uçabilirdi. Trafik yoktu, gürültü yoktu ve güzel şarkı söyleyebiliyorlardı. Ama bir süre sonra kuşlar, kanat çırpmaktan yorulduklarında güvende kalabilmek için uçmaya başladılar. Sonra yavrularını hayatta tutmak için uçtular, daha iyi bir ev bulmak için uzun seyahatlere çıktılar. Uçmayı ya da gezmeyi çok sevdikleri için değil ancak bu şekilde daha fazla yaşayabildikleri için. Aslında kuşların uçma sebepleri değişmiyor. Ben büyüdüm.

Eve daha fazla yaklaşıyor, kar ayaklarımın altında ezilerek çatırdıyordu .

O an abisinin evinin bahçesinde bir karartı gördü. Biraz daha yaklaşınca bunun abisi değil de bir yabancı olduğunu fark etti. Kar yağıyordu. Görüşünü engelleyen yüzlerce kar tanesinin arasından gözlerini kısarak bu yabancı yüzü seçmeye çalıştı. Saçlarının nasıl yavaş yavaş ıslandığını hissedebiliyordu. Elini gözlerine siper edip baktığında çatık kaşları kalktı ve yüzüne gelen karları engellemek için kaldırdığı elinin duruşu gevşedi. Durduğu yerde aralarında pek yüksek olmayan bir çit ve birkaç adımlık bir mesafe vardı. Ve bu yabancı adam ağlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.