İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 7 · 13 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 7

Bölüm 7: Miath Kralı

BÖLÜM 7

▪──── ⚔ ────▪

MIATH KRALI

''Yarım günlük bir yolu bu kadar kısa sürede gelmiş olamayız,'' dedi Kairon. Haritasını açmış bir tepenin eteklerindeki taş duvara, bir ellerimizde aşınmış haritaya bakıyordu. Kirli haritayı kendi etrafında döndürdü. Bir de ters çevirdiği haliyle kontrol etti. ''Bakın övünmek gibi olmasın ama, ben çok iyi harita okurum. Çok iyi,'' diye tekrarladı üstüne basa basa. Ses tonu endişeliydi. ''Bu kadar mesafe kat etmedik.''

''Hayır,'' dedim ona dönmeden şehri izlemeye devam ederken. ''O kadar yolu gelmedik zaten. Fawn'ın işi bu.'' Gücünün sınırlarını bilmediğimiz biri daha, diye düşündüm. En azından bizim tarafımızda. Şimdilik.

''Kendine Orman Muhafızı diyen kızımız bizi sihirli bir şekilde ormanın alt sınırına mı gönderdi yani?'' Zaiden inkâr edercesine başını iki yana salladı. ''Eğer bizi bir anda gönderseydi anlardık. Yolu kısaltmış olmalı.''

''Teşekkür etmemizi beklerken bundan bahsediyormuş,'' dedim derin bir nefes alarak. ''Önemli olan buraya varmış olmamız.''

''Eh hadi o zaman.'' Zaiden, Kasırga'nın dizginlerini sıkı sıkı kavradı. ''Gidip konuşalım şu Miath Kralı'yla. Bakalım ne diyecek.''

Tam harekete geçecekti ki elimi bileğine yerleştirerek durdurdum onu. Teni kumaşın üzerinden bile sıcacık geliyordu. ''Gecenin bir yarısı şehre elimizi kolumuzu sallayarak giremeyiz.''

''Tabii ki gireriz,'' dedi kaşlarını çatarak kibirli bir ifadeyle. ''Biz İmparatorluğun Elçileriyiz.''

Gözlerinin içine baktım. Zaiden'ı ikna edebilmek ve sözümü dinletebilmek için başvurduğum yollardan biriydi bu. Eğer gözlerinin içine uzun süre bakarsam, ikna olması kolaylaşıyordu. ''Elçi de olsak kralı yatağından kaldırmak için iyi bir zaman değil. Adam zaten aksi herifin teki. Onu daha da sinirlendirmeye niyetim yok.''

Kairon boğazını temizledi. ''Hani Miath Kralı hakkında kötü konuşulmamalıydı?'' diye sordu üstten üstten.

Derin bir nefes aldım. Bu gece sabrımı korumak gittikçe zorlaşıyordu. ''Sen konuşamazsın, ben konuşurum,'' dedim gözlerimi Zaiden'ın gece kadar siyah gözlerinden çekmeden. Kalın kaşlarının altındaki bakışları kararsızlıkla parlıyordu.

Bir süre duraksayıp düşünmesine izin verdikten sonra elimi bileğinden çektim. Gözlerini kaçırdı. Kasırga'yı yönlendirerek birkaç adım geri çıktı ve durduğumuz alanı kontrol etti. ''O halde sahip olduğumuz vakti dinlenerek geçirebiliriz.''

Gülümsedim. Her ne kadar aynı fikirde olmasa da beni dinlemesi hoşuma gidiyordu. Başımla onaylayarak atımdan indim. Bacağımdaki yarayı tamamen unutmuştum. Yere sertçe basarken bacağıma yüklendiğim için ilk adımımda tökezlesem de hemen toparlandım.

Kairon'un çantasını boşaltmaya koyulduğunu gördüğüm anda elimi hayır dercesine kaldırdım. ''Yalnızca birkaç saat Kairon. Güneşin ilk ışıklarıyla şehre ineceğiz.'' Şehrin girişiyle saray arasında ne kadar mesafe olduğunu bilmiyorduk. Üstelik saraya girerken de zaman kaybedecektik. Erken gitmek en iyisiydi.

''Tamam o zaman,'' diyerek yeniden toparlandı. ''İlk nöbeti ben alabilirim.''

Zaiden'la birbirimize bir bakış atarak imalı imalı sırıttık. Biz gözlerimizle anlaşırken, Kairon kaşlarını çatmış şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırıyordu. ''Ne dedim ben şimdi?''

''Cidden senin bizim için nöbet tutmana izin vereceğimizi mi sanıyorsun?'' Zaiden onaylamadığını belirtircesine başını iki yana salladı. Bunu yaparken gülümsemeye devam ediyordu. '' İki gündür yanımızdasın ve sohbetlere dahil oluyorsun diye kendini bu ekibin bir parçası sanma.''

Nöbet tutmamız gereken zamanlarda her zaman ilk nöbeti ben devralırdım. Gecenin bir yarısı uyanıp sabaha kadar uyanık kalmaktansa ilk nöbeti tutan kişi olmak daha kolayıma geliyordu. Zaiden ise tam tersiydi. Güneşin doğuşundan önce serinleyen havayı, canlanan doğayı ve gökyüzünde beliren renkleri seviyordu.

Kairon, Zaiden'ın sert konuşmasına rağmen hiç alınmış gibi gözükmüyordu. Hatta aksine, halinden memnun gibiydi. Omuzlarını silkerek pelerinini bir yastık şeklinde katladı. Yastığının üzerine birkaç kere vurarak onu istediği hale getirdi ve başını koydu. ''Haklısınız.''

Zaiden da çok geçmeden derin, hırıltılı nefesler almaya başlamıştı. Bu kadar hızlı uykuya dalmasına bir türlü alışamamıştım. Yattığı yerde dönerken saçlarından birkaç tutamın gözlerine ve ağzına doğru düştüğünü fark ettiğimde uykusunun bölünmemesi için nazikçe geriye doğru attım siyah bukleleri. Tozlu ve terli olduğu için sertleşmiş olmalarını beklesem de saçları yumuşacıktı. Geriye çıktım ve sırtımı bir ağaca dayadım. Kairon ve Zaiden uyurken yorgunluktan uyuyakalmamak için dik şekilde oturdum. Bir yandan da yanıma düşmüş olan küçük, ince bir ağaç dalını elime almış, parmaklarımın arasında dolaştırıyordum. Dal parçasını eşit aralıklarla kırarak oyalanmak iyi geliyordu. Zihnimi rahatlatıyordu.

Biraz zaman geçti. Birkaç baykuş bizi ziyaret etti. Böcekler bacaklarıma tırmanıp keşfe çıktılar. Yıldızlar ve ay, yalnızlığımı paylaştı. Bulutlar gelip ışığı kontrol etti ve ayı selamlayıp hızlıca onu terk ettiler. Gökyüzünü izlerken onlar kadar hızlı olmayı diledim.

Uykusunu alabilmesi için yeterince vaktin geçtiğini düşündüğümde gidip kopardığım dal parçalarından birini Zaiden'ın suratında gezdirdim. Bir böcek gibi usul usul dolaştırdım. Tam burnuna doğru sürüklediğim sırada Zaiden eliyle kendi suratına vurarak aniden uyandı.

Hafifçe kıkırdadım. Şaşkın, yarı kapalı gözlerle bir böcek cesedi olması gereken eline bir de parmaklarımdaki küçük dal parçasına baktı. ''Siyah Kuğu,'' dedi onu kandırdığımı anladığında ve gözlerini devirdi. ''Değişme zamanı mı?'' diye sordu.

Başımla onayladım. Zaiden da hızla doğrulup sırtını ve kollarını esnetti. Ardından kendi yattığı yeri gösterdi. ''Burası gayet rahat,'' diyerek etrafına bakındı ve kendine güneşin doğuşunu rahatça izleyebileceği bir nokta seçti. ''Ben de şöyle geçeyim.''

Onu dinleyerek yerine yattım. Bedenimi yumuşak, bir yatağı andıran çimlerin üzerine bıraktığım anda rahatladım. Yorgunluk tüm bedenimi fethetmişken bu iyi hissettirmişti. Kollarımı göğsüme doğru çekerek bacaklarımı da kırdım. Toprak da hava da iyice serinlemişti artık. Esintiyle beraber ürperdim. Yanımızda örtü olarak kullanabileceğim birkaç şey olsa da bu kadar kısa süreli bir dinlenme için çıkarmaya değmeyeceklerini düşündüm ve kendimi iyice top haline getirdim. Gözlerimi kapatarak uykuya dalmaya hazırlandım.

Tam o sırada çimlerden bir hışırtı sesi yükseldi. Zaiden'ın yerini beğenmeyerek değiştirmeye karar verdiğini tahmin ettim ve uykumun kaçmaması için gözlerimi kapalı tuttum. Ardından üzerime nazikçe kalın bir kumaş kondu. Gözlerimi azıcık aralayıp ne olduğunu kontrol ettim. Zaiden, pelerinini çıkarıp üzerime örtmüştü. Eliyle hafifçe pelerini açılmasın diye sıkıştırdıktan sonra kalkıp yerine geçtiğini işittim. Boğazıma kadar çektiği, Zaiden gibi kokan kalın kumaş parçasının altında bitkinliğime daha fazla karşı koyamadım.

-

Dış duvarı geçmek fazlasıyla kolay olmuştu. Anladığım kadarıyla şehre savaştan kaçan insanlar alınmıyordu. Mültecilere yer yoktu. Ancak İmparatorluk mührü, bize istediğimiz her kapıyı açtığı için şanslıydık. Askerleri ikna etmemiz biraz sürse de en sonunda elçi olduğumuzu kanıtlayarak girme izni aldık. Atlarımızla beraber en dış duvarı geçerek sarayı çevreleyen tarafa döndük. Sarayın oldukça yüksek olan kuleleri bulunduğumuz şehir girişinden rahatlıkla görülebiliyordu. Saraya yakın bu yer, şehrin zengin tarafıydı. Lordların ve leydilerin yaşadığı, soylu ailelerin evlerinin bulunduğu, bonkörce dekore edilmiş sokaklardı.

Birkaç ev ileride bir kadın, son derece lüks görünümlü bir kıyafet dükkânın kapısını yeniden yaptırıyordu. Daha sağlam kilitler taktırmaya çalıştığını fark ettim yanlarından geçerken. Muhtemelen savaşın buraya da uğrayacağının farkındaydı ve birkaç kilidin onu koruyacağını düşünüyordu. Ya da dükkanını. Ancak savaşın esintilerinin halk üzerindeki etkisini fark ettiğim tek yer bu kadının dükkânı değildi. Önemli birileri olmadığı sürece krallığa kimse giremediği için, meraklı gözlerle bizi izliyor, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.

Şehrin içinde ilerlerken pelerinlerimizi takmaya gerek duymadık çünkü krallık sınırları içinde üç tane gezgin kılıklı asker değil elçilerdik. Burada kimse bizi bir köşeye sıkıştırmaya gerek duymazdı. Nasıl olsa soyluların arasındaydık. Zenginler onları yöneten insanları ya da onlar için savaşanları tanımazlardı. Yalnızca kendilerine ne kadar para kazandıracaklarını düşünürlerdi.

Sokağın köşesinden dönerken daha büyük ve gösterişli evlerin önünden geçtik. ''İşte ikinci giriş,'' dedi Zaiden başıyla yüksek suru işaret ederek. En dışarıdan içeriye doğru halkalar şeklinde inşa edilmiş bir şehirdi burası. Görkemli saray kulelerinin konumuna bakılırsa en iç nokta, aynı zamanda sarayın olduğu merkezdi.

Surdan geçmek için bir kez daha sorgulandık. Muhafızlar, birçok soru sorduktan sonra en sonunda işin içine biraz tehdit ve biraz da para katmamız gerekti. Buna rağmen saraya kadar bizi izlemeleri için iki atlı takmışlardı peşimize. Soylu halkın çevresinde, gözetim altında olmadan gezmemize izin vermeyeceklerdi anlaşılan.

Son halkaya ulaştığımızda zengin tarza sahip evlerin varlığı da devam etti. Miath'ın mimarisine hayran kalmamak elde değildi. Tüm şehir taştandı ve son derece düzenli planlanmıştı.

Buranın havasında bir koku karmaşası hakimdi. İnce bir esinti, en dış halkalardan bira ve meyve artığı kokularını taşıyordu. İçerideyse boğucu bir duman vardı. Birçok demircinin bulunduğu sokakta ilerlerken hepsinin aynı şey üzerinde çalıştığını fark ettim. Kılıçlar ve kalkanlar. Miath savaşa hazırlanıyordu. İki adam koca bir varil dolusu siyah maddeyi sürüklemeye çalışıyordu. Elleri ve yüzleri simsiyah olmuştu. Kararmış yüzlerinde yalnızca terledikleri için tozdan arınmış kısımlar seçilebiliyordu. Göz göze geldiğimiz anda hızla önüme döndüm.

Son sokağı da geçtikten sonra saraya ulaştık. Kapıdan geçmeden önce birkaç okçu yaylarını gerdi ve üzerimize doğrulttu. Elinde silah bulunmayan, kır saçlı bir adam öne çıktı. ''Siz kimsiniz?''

Zaiden artık söylemekten bıktığı cümleleri sıralamaya başladı. ''İmparatorluğun Elçileri,'' kaldırıp mührü gösterdi. ''Resmi görevdeyiz. Kral Asano'yla görüşmemiz gerekiyor.''

Kır saçlı adam mührü ve bizi şöyle bir inceledikten sonra adamlarına kapıyı açmalarını işaret etti. Sarayın bahçesi pek de büyük değildi. Daha çok şehrin yapısı gibi, işlemeli taşlarla oluşturulmuş geniş bir girişi bulunuyordu. Taşların arasından çıkan otlar ve çiçekler, Miath bölgesinin iklimi çok uygun olmasına rağmen, özellikle temizlenmişe benziyordu. Ormanın bu kadar yakınında, gösterişli ve rengarenk bir alan oluşturabilecekken soğukluğu ve griliği tercih etmişlerdi.

Miath sarayına daha önce gelmemiştim ve sarayda gülünç bir moda anlayışı hakimdi. Etrafta dolaşan insanların her biri, pırıltılı ve taşlı kıyafetlerle geziyorlardı. Genç, zayıf bir çocuk saraydan çıkıp yanımıza geldi. Onun da üzerinde bordo renkli, bol ışıltılı bir takım vardı. Çoğu kişinin aksine, bu çocuk kıyafetini taşıyabiliyordu. Parlak bakışlarına ve yana yatırdığı koyu kahve saçlarına yakışmıştı.

Genç çocuk tereddütlü bir şekilde gözlerini kıstı. ''Hoş geldiniz lordlarım ve leydim,'' dedi önümüzde eğilirken.

Üçümüz de atlarımızdan indik. ''Lord da değiliz leydi de,'' dedi Zaiden Kasırga'nın dizginlerini çocuğa uzatarak. ''Kral Asano'ya İmparatorluk Elçileri'nin geldiğini bildirir misiniz?'' diye sordu. Soru sormaktan ziyade isteğinin hızlı bir şekilde yerine getirilmesini talep ediyordu.

Genç çocuk zarifçe başıyla onayladı. Arkasında bekleyen iki gence başıyla atlarımızı işaret etti. Çocuklar hızla, ne yaptıklarını gayet iyi bildiklerini göstererek, Çizme'yi, Kasırga'yı ve Zane'i devraldılar. ''Çok açlar,'' diye seslendim arkalarından. Onları güzelce besleseler iyi olurdu.

''Adım Wilson,'' diye bilgilendirdi bizi genç çocuk ve ilerlememiz için eliyle sarayın girişini gösterdi. ''Uzun yoldan geliyor olmalısınız. Önce dinlenmek istersiniz diye düşünüyorum.

Odalarınızı derhal hazırlatacağım. Geleceğinizden haberimiz yoktu. Olsaydı hazırlık yapardık.''

''Teşekkürler,'' dedim Wilson'a yetişerek. Bu sırada merdivenleri çıkmaya başlamıştık. ''Ancak dinlenmek istemiyoruz. Önce Kral Asano'yla konuşmamız gerekiyor.''

''Kral sizi, istediğiniz anda kabul edemez leydim.''

''Ben sıradan bir leydi değilim. İmparatorluk hakkında Kral Asano'yla görüşmeye geldik. Konuşmamız gereken önemli bir konu var. Vakit de yok. Ona haber verip bizi doğruca taht odasına götüreceksin.''

İlk kapıları geçtiğimizde herkesin gözünün üzerimizde olduğunu hissedebiliyordum. Saray mensuplarının fısıldamaları kulaklarımda dans ediyordu. Bizim hakkımızda konuşuyorlardı. Bunlar kim? Nereden gelmişler? Neden bu kadar pasaklılar? Şu kokuyu alıyor musun?

Wilson başını hafifçe öne eğdi. Benimle konuşuyor olmasına rağmen gözlerime bakmıyordu. ''Beni bağışlayın. Ancak sizi şu anda taht odasına götürmem mümkün değil.''

''Pekâlâ,'' dedim iç çekerek. ''Bizi odalarımıza götür o halde.''

Memnuniyetle gülümsedi ve sarayın içinde ilerlemeye devam ettik. Wilson'ın rahat nefes aldığını söyleyebilirdim. Doğrusunu söylemek gerekirse midem de kazınıyordu. Biraz sıcak çorba ve taze ekmeğe hayır demezdim. Kral Asano'yla görüştükten sonra, diye düşündüm ve sırıttım.

Merdivenleri aştıktan sonra geniş, gri ve siyah renklerde döşenmiş girişe adım attık. Wilson ilerlememizi işaret etse de kemerli, görkemli bir kapı dikkatimi çekmişti. Normal bir odaya ait olamayacak kadar büyük ve bir o kadar da korumalıydı. Bir adamın iki katı boyundaydı. Sağında ve solunda ikişer adet olmak üzere muhafızlar bekliyordu. Bakışları boştu. Yalnızca kaşlarını çatmış, karşılarındaki duvarı inceliyorlardı.

''Burası neresi?'' diye sordum işaret parmağımla kapıyı işaret ederek. Bu sırada Zaiden, Kairon ve Wilson yola devam etmişlerdi. Aramızda birkaç adımlık mesafe bulunuyordu.

Wilson kaşlarını kaldırarak anında başını çevirdi. Gergince gülümsedi. ''Orası taht odası leydim.''

''Güzel,'' dedim ve sert adımlarımla hızlıca kapıya ulaşıp tekmemi tam ortalarına geçirdim. Muhafızların harekete geçmeye vakti bile olmamıştı. İki devasa kapı, taht odasını gözler önüne sererken şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Arkamdan gelip gelmediklerini kontrol etmeden taht odasının ortasına doğru sağlam adımlarla ilerledim.

İçerisi geniş ve karanlıktı. Birkaç meşaleyle aydınlatıldığı halde taş heykeller karanlıktan fırlamış birer hayalet gibi tahtın sağında ve solunda dikiliyordu. Taht, siyah renkliydi. Kral Asano ise beyaz, yumuşacık görünümlü bir kürkten pelerinle üzerinde oturuyordu. Tavşan kürkü, diye düşündüm kendi kendime. Düz siyah renkli saçları, kara kaşları ve kara gözleri vardı. Dış görünüşü Drystan'ı andırsa da ifadesindeki sertlik ve bakışlarındaki kibir Helia'nınkinden farksızdı.

Altı gergin muhafız, Kral Asano'nun önünde dizilirken arkamdan Zaiden, Kairon ve Wilson içeri daldı. Tahta iyice yaklaşıp altı muhafızın önünde durdum. Herkes hareket halindeydi. Herkes şaşkındı. Saniyeler içinde taht odası kargaşaya kurban gitmişti.

Bana yaklaşan tek kişi Zaiden'dı. Yaklaşık iki adım arkamda durarak dimdik Kral'a döndüğünde, Wilson koşarak kendini yere attı. Elleri zeminin üzerinde debelenirken başını çaresizce öne eğdi. ''Majesteleri çok özür dilerim! Onlara müsait olmadığınızı söyledim ama dinlemediler. O dinlemedi.'' Bana bir bakış attığında, Kral Asano da kaşlarını çatarak kafasını çevirdi.

Elini kovarcasına sallayarak Wilson'a önünden çekilmesini işaret etti. Wilson yerde sürüne sürüne, kendini taht odasının pencerelerinden birinin önünde atarak pervazına tutundu ve orada kaldı.

''Kim odama izinsiz girecek kadar hadsiz olabilir?'' diye sordu öfkeyle. Bağırmamak için dişlerini sıkar gibi bir hali vardı.

''İmparatorluktan geliyoruz, Majesteleri,'' dedim sakince. ''Önemli bir konuda konuşmamız gerekiyor.''

''Bu halde mi geldiniz?'' diye sordu yüzünü buruşturarak. Bir kralın önüne çıkmak için uygun görünmediğimiz konusunda haklıydı elbette. Pistik ve muhtemelen kokuyorduk. Ancak soktuğumun krallığında kimse vaktin ne demek olduğunu bilmiyor muydu?

Kral Asano gardiyanlarına başıyla bir işaret verdi. Siyah pelerinler giyen, aynı renkte tüyleri olan miğferler takan gardiyanlar bir adım attı. Kapıdan bir deste gardiyan daha girmiş, arkamızda dizilmişlerdi. Taht odasındaki soğuk gerginlik, elle tutulur gibiydi. ''Silahlarını alın,'' dedi Kral Asano.

Gardiyanlar üzerime doğru geldiği anda Zaiden öne çıkıp hemen ardımda dikildi. Bir elini kılıcına yerleştirdi ama çekmedi. Silahlarımı almaya hazırlanan gardiyana bir bakış atarken sırıtıyordu. ''Kıza dokunursan parmaklarından olursun.''

''Saygısızca huzuruma çıkma cüreti göstermeniz yetmiyormuş gibi bir de silahlarınızla karşımda durabileceğinizi mi sanıyorsunuz?'' Kral Asano iç çekerek ayağa kalktı. Uzun boyluydu ancak yıllar ona pek şefkatli davranmamıştı. Kilo almış, kaslarını kaybetmişti. Yüzünde samimiyetten eser yoktu. Aksi, yaşamaktan bıkmış bir adamın bakışlarına sahipti. Kral tahttan inip yanımıza yürürken gardiyanları iki yana çekilerek yol açtılar. Kral tam karşımda durup gözlerimin içine tiksintiyle baktı. ''İnatçı kızın tekisin öyle değil mi?''

Sırıtmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. ''Yardımınıza ihtiyacımız var.''

Kral Asano'nun ifadesi biraz olsun yumuşamadı. ''Yardımımı istiyorsunuz ama taht odasına dalıyor, sözlerime karşı geliyor,'' derken Zaiden'a doğru döndü. ''Ve adamlarımı tehdit ediyorsunuz.''

''Biz İmparatorluğun Elçileriyiz, Majesteleri. Birkaç sözdekılıçtan daha güvenilir olduğumuz bariz.'' Sözdekılıç, yüksek miktarda para karşılığında hizmet eden askerlere, muhafızlara veya gardiyanlara verilen isimdi. Sözdekılıçların sadık kaldıkları bir hükümdar olmazdı. En yüksek teklif kiminse ona hizmet ederlerdi.

Kral Asano gözlerini kısarak Zaiden'a baktı. Buz gibi bir bakışmanın ardından yeniden bana döndü. ''Çabuk anlat ama yardım sözü verdiğimi düşünme.''

Etrafıma bakındım. Bunu yapmamın sebebi çok fazla asker ve saray üyesinin taht odasında bulunmasıydı. Bu kadar kalabalık bir yerde bu konuşmayı gerçekleştirmek istemiyordum. Kimin bir casus olduğu belli olmazdı.

Kral Asano şüphelerimi anında anladı. Hak vermiş olmalıydı ki askerlerine odayı terk etmelerini söyledi. Ben de dönüp Kairon'a çıkmasını işaret ettim. Onun burada işi yoktu. Herkes taht odasını terk ederken sessizce bekledik. Bu sırada Zaiden bir adım olsun hareket etmemişti. Saldırmaya hazır siyah bir canavar gibi bekliyordu sırtımda. Herkes odayı terk ederken uzlaşmacı davranmamız gerektiğini düşünerek kılıçlarımızı da odamıza götürülmeleri şartıyla teslim ettik. Elbette bacağıma gizlediğim hançerden haberleri yoktu. Geride yalnızca iki gardiyanı ve danışmanı olduğunu tahmin ettiğim iki adam kalınca dikkatim onlara kaydı. Gözlerimi danışmanlara diktiğimde Kral Asano ilk defa gülümseyecek gibi oldu. ''Onlar kalıyor.''

Başımla onaylayarak derin bir nefes aldım. ''Kâhin,'' diye girdim söze. ''Miath'da saklanıyor ve onu bulmak için yardıma ihtiyacımız var.''

''Ne tür bir yardım?'' diye sordu Kral Asano kayıtsızca.

''Büyük bir ekip. Küçük bir ordu. Eğer suikastçılarınız varsa onlar. Yoksa da bize verebileceğiniz tüm adamlara ihtiyacımız olacak. Hızlı bir şekilde tüm krallığı elden geçirip her deliği kontrol etmemiz gerekiyor.''

''Peki kâhini bulmak bizim ne işimize yarayacak?''

Bir anlığına afalladım. ''Kâhini bulmak demek, Diyarların Yazarı'nı bulmak anlamına geliyor.''

''Ah,'' dedi alaycı bir şekilde. ''Şu bizi Euria Vaseva'dan kurtaracak olan kahraman öyle değil mi?'' İmalı cümlesinin ardından danışmanları birbirlerine bakıp bıyık altından güldüler.

Öfkeyle yumruklarımı sıktım. ''Onu bulmak demek savaşın sona ermesi anlamına geliyor. Bu savaşın ucu elbette size de dokunacak. Kraliçe'nin bir sonraki hedefinin neresi olduğunu sanıyorsunuz?'' Sesim, tahmin ettiğimden çok daha yüksek çıkmıştı.

Kral Asano'nun suratı gerildi. ''Miath güçlüdür. Surları ve duvarları girerken fark etmiş olmalısınız. Kolay kolay işgal edilecek bir krallık değildir. Üstelik, adamlarımın hepsi bu sınırları güçlendirmekle meşgul. Size yardım edemem.''

''Bizi buraya oğlunuz gönderdi, Majesteleri,'' derken yumruklarımı sıkarak bir adım ileri çıktım.

''Yarı varis,'' diye bağırdı bir anda Kral Asano. Gür sesi, boş taht odasının duvarlarında yankılandı. ''Bir piç.''

''Öldürmeyi denediğiniz ancak yirmi dört krallığa hükmeden bir piç,'' diye düzelttim onu öfkeyle.

Kral Asano'nun bakışlarını damarlarımda hissedebiliyordum. Öyle nefretle geziyordu ki gözleri üzerimde, yalnızca bakarak beni boğazlayıp öldürebilecekmiş gibiydi. ''Saige Nerth,'' dedi adımı tükürür gibi söyleyerek. ''İmparatorluğun Elçisi olarak sarayımda konaklamanıza izin veriyorum. Buradan çıkıp odalarınızda istirahat edebilir, yeniden yola çıkmadan önce dinlenebilirsiniz.''

''Yeniden yola çıkmak mı?'' diye sordu Zaiden ilk defa konuşarak.

Kral Asano, ona bıçak kadar keskin bir bakış attı. ''Miath size yardım etmeyecek. Krallığımı terk etmeniz için üç geceniz var.''

Bölüm sonu

4 yorum

  • Saige Zaiden o kadar mükemmeller ki bayılıyorum ya. Bölüm muhteşem eline sağlık.

  • ☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️☺️ kitabıma bakar mısınız isteyenle karşılıklı okuma yapabilriz bunun icın bana mesaj atabilirsiniz