Dzvegor dağlarının ardındaki güneş henüz
Yüzünü göstermemişti ama soğuğu çoktan
Köyün taş evlerinin arasına, pencerelerin
Pervazlarına sızmıştı. Genç kız, odasının buz
Gibi havasına gözlerini açtığında saat henüz
Sabahın beşiydi. Üzerindeki eski, yün yorganı
İstemeye istemeye kenara itti. Ayakları tahta
Zemine bastığında ürperdi.
Adı Jovano’ydu. Bu köyün, bu dağların kızıydı.
Üzerine alelacele kalın, örme hırkasını geçirdi.
Aynanın önüne geldiğinde duraksadı.
Gaz lambasının loş ışığında kendine baktı.
Omuzlarına dökülen sapsarı saçlarını alelade
Bir topuz yapıp arkasına attı,
Başını o çiçekli örtüsüyle sıkıca bağladı.
Yazmanın altından parıldayan gözlerine
Baktı sonra.
Dünyada eşine az rastlanır bir mucizeyi
Taşıyordu yüzünde; sol gözü gökyüzü kadar
Berrak bir mavi, sağ gözü ise Dzvegor
Ormanları kadar derin bir yeşildi.
Köyde herkes ona hayranlıkla karışık bir
Şaşkınlıkla bakardı bu yüzden.
Ahıra girmeden önce mutfağa uğrayıp
Babası Daniel’e bakmak istedi.
Adamcağız günlerdir yatakta öksürüp
Duruyordu. Kapıyı araladığında,
Annesi Elena’yı babasının başucunda buldu.
Daniel’in yüzü kireç gibiydi.
“Baba?” diye fısıldadı Jovano
, eşikten içeri adım atarak.
Daniel, halsiz gözlerini kızına çevirdi.
“Jovano... Güzel kızım,” dedi sesi çatallanarak.
“Bugün kalkamıyorum.
Sütü bugün senin dağıtman gerek.”
Elena içini çekti, kocasının alnındaki teri
Silerken Jovano’ya döndü.
E:”Baban haklı Jovanka.
Sütü bugün senin dağıtman gerek.
Listenin başında kimler var biliyorsun değil mi?”
Jovano başını salladı.
O güne kadar hep ahırda kalmış,
İşin mutfağında olmuştu.
Köyün içine, hele ki diğer mahallelere pek çıkmazdı.
Ama babasının bu hali karşısında boyun
Eğmekten başka çaresi yoktu.
J:Tamam mama ben hallederim
Dedi duru bir sesle
Ahırın kokusu, dışarının ayazından daha sıcaktı.
Jovano, en sevdikleri boz ineğin
Yanına taburesini çekti.
Parmakları ritmik bir şekilde hareket ederken,
Boş kovanın içine düşen sütün sesi ahırda
Yankılanmaya başladı.
Jovano’nun zihni bu ritme ayak uydurdu.
İçinden, o eski melodiyi mırıldanmaya başladı
Farkında olmadan:
“Jovano, Jovanke...”
Süt güğümlerini teker teker doldurdu.
Babasının o ağır, demir arabasına güğümleri
Yerleştirirken kolları
Şimdiden sızlamaya başlamıştı.
Ama Dzvegor’un dik, taşlı yollarına
Koyulma vaktiydi.
Köy meydanını geçmiş,
Babasının el yazısıyla tuttuğu
Listedeki evleri tek tek geziyordu.
Sıra, Müslüman mahallesinin sınırındaki o beyaz boyalı,
Ahşap panjurlu eve gelmişti.
Jovano derin bir nefes aldı,
Bahçe kapısından içeri girip evin
Tahta kapısını üç kez tıklattı. İçeriden aceleci
Ayak sesleri geldi ve kapı açıldı.
Ancak kapı açıldığında,
Jovano’nun kelimeleri boğazına düğümlendi.
Karşısında yaşlı bir kadın değil;
Boylu boslu, siyah saçlı, bembeyaz
Tenli bir delikanlı duruyordu.
Üzerine alelacele siyah bir ceket geçirmişti
Ama Jovano’nun asıl dikkatini çeken, çocuğun
Gözleri oldu.Delikanlının yemyeşil,
Pırıl pırıl gözleri vardı.
Tıpkı baharda canlanan dağ yaprakları gibi...
“Buyur?” dedi delikanlı. Sesi kalın, sıcak ve şaşkındı.
Jovano, ömründe ilk kez bir erkeğin gözlerine
Bu kadar yakından bakıyordu.
Üstelik o yeşil gözler,Jovano’nun biri mavi,
Diğeri yeşil olan gözlerine kilitlenmiş,
Adeta büyülenmiş gibi bakıyordu.
Jovano soğuktan kızarmış burnunun ucuyla
Birlikte şimdi utançtan kıpkırmızı olmuştu.
Bakışlarını hemen yere indirdi.
“Şey...” dedi, sesi adeta fısıltı gibi çıktı.
“Ben... Daniel’in kızıyım.
Babam hasta oldu da bugün. Süt getirdim.”
Delikanlı—adı Burak’tı—kapıyı açtığında
Karşısında bu kızı görmeyi hiç beklemiyordu.
Yazmasının altından sızan sapsarı saçları,
Bembeyaz teni ve en önemlisi, ona ürkekçe
Bakan o iki farklı renkteki gözü görünce
Burak’ın kalbinde daha önce hiç bilmediği bir
Teli titredi.
Karşısında adeta bu dünyaya ait olmayan bir
Peri kızı duruyordu.
Burak kapının eşiğine yaslandı, yüzünde hafif,
Hayranlık dolu bir gülümseme belirdi. “Demek
Daniel amca hasta...” dedi, gözlerini kızın
Üzerinden ayıramayarak.
“Geçmiş olsun. Ben Burak. Annem içeride,
Tası getireyim hemen.”
Burak içeri koşup elinde büyük bir bakraçla
Döndüğünde, Jovano hâlâ başı önünde bekliyordu.
Güğümün kapağını açtı. Elleri o kadar
Titriyordu ki, ölçü kabını süte daldırırken
Demirlerin birbirine vurma sesi
Sessiz sokağı doldurdu.
Sütü Burak’ın bakracına boşaltırken,
Burak kızın o benzersiz gözlerine
Daha dikkatli baktı.
D:”Ne kadar istiyorsunuz?” diye sordu
Hesabı yapmak için.
Burak gülümserken o yemyeşil gözlerinin içi parladı.
B:”Annem ne kadar alıyordu bilmiyorum ki...
Sen doldur işte göz kararı.
Yarın yine geleceksin değil mi?”
Jovano başını hafifçe kaldırdı, göz göze geldiler.
“Baban haftaya kadar kalkamaz yataktan dedi annem.
Bir hafta ben bakacağım buralara.”
Burak’ın içini tarif edilemez
Bir sevinç kapladı.
B:”İyi,”
Parayı Jovano’nun buz
Kesmiş eline bırakırken.
Parmakları saniyeliğine birbirine
Değdi ve o soğukta,
İkisinin de içine kor bir ateş düştü.
B:”Yarın sabah yine tam bu saatte
Bekliyorum o zaman... Jovano.”
Arabasını kavrayıp arkasına bile bakmadan
Hızla uzaklaşırken, Burak kapının önünde,
Elinde süt bakracıyla Jovanka’nın gidişini
İzledi.
Dzvegor’un dik, taşlı yollarında demir arabayı
İtmekten Jovanka’nın kollarındaki sızı iyice
Artmıştı ama nihayet saat tam onu
Gösterdiğinde evlerinin ahşap bahçe
Kapısını aralayabildi. Arabayı ahıra bıraktıktan
Sonra derin bir nefes aldı
Üzerindeki kalın örme hırkaya biraz daha
Sarınarak doğruca bahçenin arkasındaki
Küçük kümese yöneldi.
Tavukların kendi aralarındaki o sakin
Gıdaklamaları eşliğinde folluklara uzandı;
Altları hâlâ sıcacık olan üç tane taze yumurtayı
İncitmeden eline alıp sepetine koydu.
Oradan, toprağı sabah çiğinden ötürü nemli
Ve serin olan bostana geçti.
Parmak uçlarıyla toprağa dokunarak iki salatalık,
Dalından koparıldığı an mis gibi kokan
İki olgun domates ve
Kokusu etrafa yayılan bir tutam
Taze dere otu kopardı.
Bahçenin köşesinde, turuncu yüküyle dalları
Yere doğru eğilmiş yaşlı ağaca yürüdü sonra.
En güzel görünen iki portakalı da seçip
Kopardıktan sonra alt kattaki
Mutfağın yolunu tuttu.
Evleri, Dzvegor dağlarının eteğinde kurulmuş
Eski bir taş evdi.
Mimarisi bu coğrafyanın ruhunu taşıyordu:
Üst katta yan yana sadece iki oda vardı;
Biri Jovanka’nın kendi odası,
Diğeri ise anne ve babasının yatak odasıydı.
Bu odalardan aşağıya, yani salon ve mutfağın
Bir arada olduğu geniş alt kata inmek için
İçeriden hiçbir bağlantı yoktu; evin dış
Cephesine inşa edilmiş o dik, taş merdivenleri
Kullanmak gerekiyordu. Evin banyosu ise
Evden tamamen bağımsız, hemen yan tarafta
Küçük bir müştemilat gibi yükseliyordu.
Jovanka, taş merdivenlerin yanından geçip alt
Kattaki mutfağa girdiğinde içerisi buz gibiydi.
Hemen sobanın kapağını açtı, birkaç kuru
Odun fırlatıp çırayla tutuşturdu. Ev yavaş yavaş
Isınmaya başlarken, tezgaha geçip küçük bir
Cezveye su doldurdu ve kümesten getirdiği
Taze yumurtayı haşlanmaya bıraktı.
Yumurta sobanın üstündünde kaynarken
Bahçeden kopardığı salatalığı, domatesi ve
Dere otunu çeşmenin buz gibi suyunda
Titizlikle yıkadı. Hepsini tahta tezgahın
Üzerinde ince ince doğradı,dere otunu da yanına
Koydu Ardından, köşedeki eski narenciye
Sıkacağını alıp kopardığı portakalları güçlüce
Bastırarak sıktı; bardağa dökülen turuncu su
Pırıl pırıl parlıyordu.
Tam haşlanmış yumurtasını soyup masaya
Oturmuştu ki, başını kaldırıp mutfağın küçük
Penceresinden dışarıya, yukarı mahallenin sis
Çökmüş dağlarına doğru baktı. Aklına bir anda
O siyah saçlar, bembeyaz ten ve kendisine
Büyülenmiş gibi bakan yemyeşil gözler geldi.
Burak’ın sütü alırken yüzünde beliren o sıcak
Gülümsemeyi, parayı verirken parmaklarının
Saniyeliğine birbirine değişiyle içine düşen o
Kor ateşi düşündü. Yanaklarının yeniden alev
Alev yandığını hissetti. Sol gözündeki mavi ve
Sağ gözündeki yeşil, bu gizli heyecanla
Mutfağın loş ışığında parıldadı.
Portakal suyundan bir yudum alıp taze
Salatasından yerken gözü tavana kaydı. Üst
Kattaki yatak odasından babasının boğuk
Öksürük sesleri geliyordu. Annesi Elena ve
Babası Daniel, sabahtan beri yukarıdaki
Odalarında oturuyorlardı; Elena muhtemelen
Kocasına ilaçlarını içiriyor, Daniel ise yataktan
Kalkamayacak kadar halsiz bir şekilde
Dışarıdaki soğuğu izliyordu.
Saat artık öğlen on ikiye yaklaşmıştı. Jovanka
Mutfaktaki masayı alelacele topladı, bulaşıkları
Toparlayıp bir kenara koydu.Okul için hazırlanmalıydı
Saat tam 12.30’da başlıyordu ve Dzvegor’un
Dik yollarını hesaba katarsa fazla vakti kalmamıştı.
Dışarıdaki o taş merdivenleri hızla tırmanarak
Üst kattaki odasına çıktı.
Üzerindeki ev kıyafetlerini çıkarıp
Elbise giydi saçlarını tarayıp hızlıca ördü
Çantasını omzuna takıp odasından çıktı, anne
Ve babasının odasına kapıdan hafifçe seslendi:
J:”Anne, ben okula gidiyorum!”
Okul bahçesine adım attığında zil çalmak
Üzereydi. Tam binanın kapısına yönelecekken,
Kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetti.
Koridorda, kalabalığın arasında o tanıdık
Silüeti gördü. Burak oradaydı
Burak da onu fark etmişti.
Göz göze geldiklerinde,
Sabahki o sıcak, hayranlık dolu gülümseme
Yeniden belirdi.
Jovanka utanarak başını hafifçe eğdi ve
Sınıfına doğru adımlarını hızlandırdı. O an ikisi
De henüz aynı sınıfta, yan yana
Oturacaklarından habersizdi; sadece okulda
Karşılaşmış olmanın heyecanı içlerini ısıtmıştı.
Zaman çok ağır geçiyordu
Dersler, ödevler, hocaların sesleri Jovanka’nın
Bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu; zihni
Sürekli sabahın ayazındaki o karşılaşmaya
Gidip geliyordu. Saat tam 18.30’u
Gösterdiğinde çıkış zili nihayet çaldı.
Sert bir kış mevsimi yaşandığı için hava
Çoktan zifiri karanlığa bürünmüştü. Dağlardan
Gelen dondurucu rüzgar okulun bahçesinde uğulduyor
Jovanka hırkasına ve atkısına sıkıca sarınarak
Okul kapısından dışarı adım attı. Soğuk hava
Yüzünü keserken, arkasından gelen tanıdık
Sesle duraksadı.
B:”Jovanka!”
Arkasını döndüğünde Burak’ı gördü.
Nefes nefese yanına gelmişti
B:”Hava çok karardı, yollar da tekin değil bu
Saatte,”
Dedi, sesindeki o korumacı ve nazik tavırla.
B: “Eve kadar sana eşlik edeyim mi? Hem
Güğümleri taşımaktan kolların da yorulmuştur
Sabah, bari çantana yardım edeyim.”
Kasabada ya da köyde birileri görür mü diye
İçi ürkse de, bu karanlıkta Burak’ın yanında
Olması fikri içine tarif edilemez bir güven ve
Sıcaklık vermişti.
J:”Olur...” diye fısıldadı sadece.
Karanlık ve karlı yollarında yan yana yürümeye
Başladılar. Aralarındaki mesafe azaldıkça,
Dışarıdaki dondurucu soğuğa inat ikisinin de
İçi sıcacık oluyordu. Yol boyunca fısıldaşarak
Konuştular; Burak okuldan, Jovanka ise
Köydeki hayattan bahsetti. Evin ahşap bahçe
Kapısına ne ara geldiklerini ikisi de anlamamıştı
Taş evin önüne geldiklerinde Burak durdu,
Yukarıdakigaz lambasından çıkan
Loş ışıklı yatak odası pencerelerine
Baktı, sonra bakışlarını yeniden Jovanka’ya
Çevirdi.
B:”Geldik,”
Dedi ayrılmak istemeyen bir
Ses tonuyla.
B:”Yarın sabah yediye çok yok
Nasılsa. Sütü sabırsızlıkla bekliyor olacağım.”
Jovanka gülümsedi, o eşsiz gözleriyle Burak’a baktı.
J: “İyi geceler, Burak.”
B:”İyi geceler, Jovanka.”
Jovanka bahçe kapısından içeri girip
Dışarıdaki taş merdivenleri tırmanırken, Burak
Arkasından o gözden kaybolana kadar sevdiği
Kızın gidişini izledi. Dünyanın en mutlu insanı
Olarak kendi evinin yolunu tuttu.
Çantasını yatağının üzerine bıraktı, Üstünü değiştirdi
Kalın kazağını ve eteğini geçirdi.
Aşağıya, mutfağa inmek için tekrar dışarıdaki
Taş merdivenlerden indi.
Elena çoktan tencereyi sobaya koymuştu.
Jovanka hemen annesinin yanına gitti,
Elindeki tahta kaşığı alıp tencereyi
Karıştırmaya başladı. Akşam yemeğinde mis
Gibi kokan, dumanı tüten bezelye vardı. Elena
Kızının bu sessiz ama neşeli halini süzdü,
Yorgunluğuna yordu ama içten içe
Jovanka’nın gözlerindeki o farklı ışıltıyı o da
Fark etmişti. Tabağa yemekleri koyup
Masaya oturdular
Yemek bittikten sonra Jovanka masayı
Topladı, kapları yıkadı.
Sobanın üzerinde duran güğümdeki taze
Sütten büyük bir cezveye doldurdu. İçine köy
Balından bolca ekleyip sütü güzelce ısıttı. Üç
Büyük bardağa ballı sütü paylaştırdı. Birini
Annesine, birini babasına uzattıktan sonra
Kendi bardağını da kapıp hızla üst kattaki odasına çıktı.
Odasının küçük ahşap masasına oturdu. Ballı
Sütünden sıcak bir yudum alırken
Ödevlerini önüne açtı.
Burak’la geçirdiği o günün enerjisiyle kalemini ö
Yle hızlı oynattı ki, yarım saatte tüm
Ödevlerini bitirip defterlerini çantasına yerleştirdi.
Ve nihayet, o an gelmişti. Yatağının altındaki
Gizli bölmeden küçük, deri kaplı günlüğünü
Çıkardı. Kalemini eline aldı. İçindeki tüm o saf,
Yoğun duyguları, Burak’ın o yemyeşil gözlerini
Kendi ana dilinde, Makedonca kelimelerle
Sayfaya dökmeye başladı:
ДЕНЕС БЕШЕ НАЈНЕВЕРОЈАТНИТЕ ДЕН ВО МОЈОТ
ЖИВОТ. ТАТКО МИ СЕ РАЗБОЛЕ, ПА ЈАС МОРАВ
ДАЛИ ГО ПРОДАВАМ МЛЕКОТО. ОТИДОВ ВО
ГОРНОТО МААЛО И ТАМУ ГО ЗАПОЗНАВ БУРАК.
ТОЈ ИМА ПРЕКРАСНИ ЗЕЛЕНИ ОЧИ И ЦРНА КОСА.
КОГА МЕ ПОГЛЕДНА, СРЦЕТО МИ ЗАСТАНА.
ПОТОА СЕ ВИДОВМЕ И ВО УЧИЛИШТЕ, А
НАВЕЧЕР, БИДЕЈЌИ БЕШЕ ТЕМНО И СТУДЕНО, ТОЈ
МЕ ИСПРАТИ ДО ДОМА. НЕГОВАТА БЛИЗИНА МЕ
СТОПЛИ ВО ОВАА ЛАДНА ЗИМСКА НОЌ. СЕ
НАДЕВАМ ДЕКА УТРЕ НАУТРО БРЗО ЌЕ ДОЈДЕ, ЗА
ДА ГО ВИДАМ ПАК ВО СЕДУМ ЧАСОТ.
(Bugün hayatımın en inanılmaz günüydü.
Babam hastalandı, bu yüzden sütü ben
Satmak zorunda kaldım. Yukarı mahalleye
Gittim ve orada Burak ile tanıştım. Onun
Harika yeşil gözleri ve siyah saçları var. Bana
Baktığında kalbim durdu. Sonra okulda भी
Karşılaştık ve akşam hava karanlık ve soğuk
Olduğu için beni eve kadar geçirdi. Onun
Yakınlığı bu soğuk
kış gecesinde içimi ısıttı.
Umarım yarın sabah çabucak gelir, böylece
Saat yedide onu babasının kapısında tekrar görebilirim.)
Jovanka günlüğünü kapatıp göğsüne bastırdı.
Ballı sütünün son yudumunu içti, gaz
Lambasını üfleyerek söndürdü. Yatağına
Girdiğinde, Dondurucu rüzgarı dışarıda
Uğuldarken, onun içinde Burak’ın fısıltısı
Yankılanıyordu.