Dostum, kadınlara inanma! Vaatlerine gül geç! Çünkü onların iyi ya da kötü halleri ferçlerinin heveslerine bağlıdır. “Âdem'i cennetten kovdurmak için İblis’in kadını kullandığını unutma!” demiş Şehriyar...
Şehriyar, karısının onu aldatmasından sonra karısına olan güveni gider. Kendisine bu durumu yediremeyen Şehriyar, karısını öldürmek ister. Hatta bu isteği sadece karısı ile kalmaz. Her gece bir kadınla evlenip onları da öldürmek ister. Dünya üzerinde yaşayan bütün güvensiz varlıkların, yani O’ na göre tüm kadınların evren üzerinden silinmesini ister. Şehriyar’ ın sonradan evlendiği eşlerinden birisi olan Şehrazat, ölmek istemediği için, aynı zamanda Şehriyar’ ın gazabına uğrayabilecek tüm kadınların hayatını kurtarmak için O’ nun bu korkunç isteğinin önüne geçmek ister. Bu amacı uğruna Şehriyar’ a binbir gece boyunca hikâyeler anlatmaya başlar. Şehriyar hikayelerden sonra artık öldürme duygusundan vazgeçer. Şehrazat’ın amacı başından beri ölümü engellemekti ve bunu başarır.
Çünkü aklı başında olan herkes bilir ki bir kadın bir şey yapmak isterse, hiçbir şey onu o şeyi yapmaktan alıkoymaz... Koyamaz!
Peki bu ölümü başlatan kimdi? Şehriyar’ ın karısı değil miydi? Bir kadının zevki uğruna birçok kadının ölmesi ne kadar adildi? Değildi...
Herkesin bildiği hikâye buydu fakat babam bana hikâyenin bundan ibaret olmadığını ve Şehriyar’ ı aldatan kadının da neler yaşadığını kendince anlatmıştı. Bu masal hayatımı birçok yönden etkilemişti. Kimseyi tanımadan, neden yaptığını sormadan peşin hüküm vermemeyi öğrenmiştim. Önyargı insanı hataya düşürmez mi zaten...
Ben masallarla büyüdüm. Ancak bu masallar klasik aşk masalları değildi. Kimsenin önemsemediği kötü karakterlerin neden o hale büründüklerini anlatan masallar dinledim ben. Babam her sözümde bir lütuf bulurdu. Her hareketime bağlı bir masal anlatırdı. Bu yüzden yaptığım her şeyi sorgulamama neden olurdu. Belki de şu an o yüzden kimseye güven duyamıyorum.
*****
Beynimin ücrâ köşelerinden titizlikle seçilmiş bu konuya nasıl varmıştım? Beni bu duruma sokan karşımda soğuktan titreyen adamın geçmişi mi? Adamla aynı evin önünü mesken tutmuştuk. Çevremde beş tane terk edilmiş, yıkık dökük evler vardı. Etraf zeminin birçok yerinde birikmiş pis sularla, dünyanın en lezzetli suyunu içermişçesine su gölcüklerine doluşan kedilerle doluydu. Bizim gibi evlerin önünde pinekleyen birçok insan vardı. Yönetimden kaçanlar, yeni çağdan önce de sokakta yaşayanlar, çıkan savaştan dolayı kafayı yiyenler ya da benim gibi hayattan kaçanlar...
“Tanışalım mı? Ben Elbar.” Bu teklif tanışmaktan ziyade konuşmamı hikâye misali dinleyerek uykuya dalmak istediğindendi. Sakallarından ağzı gözükmeyen ama yüz hatlarına inat ben buradayım diyen mavi soluk gözlü adam. Gözlerimin içine bakıp “Hadi ama iki saattir kendimden bahsediyorum. Biraz da sen kendinden bahset.” dedi. Doğruydu, nerededeyse iki saat kendini ve yeni çağdan önceki hayatını anlatıp durmuştu. Alkolün etkisiyle ona anlatacaklarımın yarısını bile hatırlamayacaktı. Neden ağzımı yoracaktım ki?
‘Belki de biraz rahatlarız?’ Kesinlikle rahatlardık. Bir şeyler anlatmaya o kadar ihtiyacım varken bir o kadar yoktu da... Dolunay’ ın parlaklığı kadar güzellikte olan geçen yıllarım... Her bir yılımı farklı kız çocuklarına versem hayattan umudunu kesmiş olanlar bile o bir yıl için hayatım ne kadar güzel geçmiş derdi. Öyleydi de. Son beş sene hariç hayatım altın kaşıkla seçilmiş ve bana sunulmuştu. Peki son senelerim? Prangalara vurulmuş ruhumun bedenimden çekilip kör kuyulara atılmasıyla son bulmuştu. Şu an ise sadece nefes almak için yaşıyor gibiyim. Nefes alıyorsak yaşamış sayılır mıydık, orası muamma. Bana göre hala nefes alıyorsak bu dünyada tamamlamamız gereken bir şeylerin olduğuna inanırım. Vardı da... Ve bu amacım nefes almak için bir nedenim olduğunu bana sürekli hatırlatıyor.
Karşımdaki boş evin penceresinden uçuşan perdeyi izleyerek. “Ben Murphy.” dedim.
“İlginç bir isim.”
“Babam bana en sevdiği filmdeki baş rol kadının adını koymuş.” dedim ve adamın gözlerinin içine baktım. Konuşmaya devam etmemi ister gibi bir hali vardı. “Hayatımın uzun bir döneminde Mısır’ın en güzel şehirlerinden, Kahire ve Gize ’de bulundum.” Kahire birçok insanın yaşadığı fakat kimsenin anlam veremediği sihirli bir şehirdi. Babam, Mısır’da adını duyurmuş sihirbazlardan bir tanesiydi. Yaşamımızı babam ve amcamın sirkte yaptığı gösteriler ile geçindiriyorduk. Çocukluğum sirklerde geçti. Annem hakkında bildiğim tek şey ölü olmasıydı. Babamın onun hakkında söylediği tek şey buydu. ‘Sadece sen ve ben varız. Kimse yok, olmayacak. Biz bize yeteriz.’
Yeterdik de. Bencilliklerim dışında! Her zaman kendimize ait bir evimiz olsun isterdim. Geceleri sıcacık yatağımda uyuyabileceğim, derslerimi çalışabileceğim rahat bir ortamı olan bir ev... Bizim evimiz sokaklardı, çarşılardı, sirklerdi ya da ormanlardı. Babama göre nefes aldığımız her yer bizim evimizdi. Düzensiz hayatımda düzenli yaşamaya çalışırdım. Neydi bizi sokaklarda yaşamaya iten? Babamın sırları mı yoksa benim bilmediklerim mi vardı?
Herkesin vardır bir sırrı. Bazı sırlar bizi olması gerektiğinden fazla yorar. Babamın da vardı. O kadar büyük sırlar saklardı ki aklında, ucu bucağı olmayan evren gibiydi bildikleri. Herkes ona güvenirdi çünkü sırrını kendinden bile saklayabilme yeteneğine sahipti. Ya da sırları hayatının garantisiydi. Babam bizim hayatımızın garantisini aklı sayesinde kazanmıştı. Ben daha on yedi yaşındayken başlamıştı kâbus. Rüyadan bahsetmiyorum. Kâbus bizim hayatımız... Kâbus, yönetmeyi saplantı haline getirmiş, zayıf olanları kurtlar sofrasında hiç düşünmeden parçalayanlara denir. Bizi bu hale getiren iktidarsızlık ve doyumsuzluktan ibaretti.
‘Yöneten ben olmalıyım’
‘Benim lafım konuşulmalı’
‘Benim planlarım’
‘Benim, benim, benim.’ Başka bir söz yoktu. Gelişme yoktu sadece kendileri vardı. Bir de onlara itaat etmelerini bekleyen köleler. Onlar, insanlara itaat ettirmenin yollarını aramaya başladılar. Buldular da! Onları öldürmekle tehdit ettiler. Başta bu tehditleri kimse ciddiye almadı ve Onlar, uyarı olarak belli yerlerde küçük patlatmalar yaparak toplu katliam yarattılar. Sefillik bütün dünya üzerinde baş göstermeye başladı. Buna rağmen kimse boyun eğmedi. Yöneten insanlar daha fazla yok etmeye başladı. İnsanlar baş kaldırdıkça onların da yok etme arzusu daha da arttı ve daha etkili çözümler aramaya başladılar. Aramaya başladıklarında olay tam olarak bize dokunmaya başlamıştı. Babamın sırlarından bir tanesi peşimize bir dünya adamın takılmasına neden olmuştu.
Babamın sırlarından bir tanesi de dedemdi. Büyük dedem silah tüccarıydı. Dışardan bakılınca gerçekten küçük bir dükkânı vardı fakat biraz daha irdeleyince o dükkânın altında aklımızın alamayacağı büyüklükte silah üretim fabrikası vardı. Dedem zeki adamdı, yok etmek konusunda üstüne kimseyi tanımazdım. Üvey ailesi onun okumasına fırsat verseydi kesinlikle adı duyulmuş bir bilim adamı olabilirdi. Dedemin elinde dünyayı tek seferde yok edecek nükleer silah formülü vardı. Onlar’ın amacı dedemden bu formülü almaktı. Dedemde yok etmek taraftarıydı fakat bir tarafında da iki çocuğu ve bir torununun varlığı yok etme arzusunun önüne geçiyordu. Dedem, onlara o formülü vermedi ama o formülün üzerinde çalışarak onda ikisini oluşturacak bir formül yapmıştı. Onlarda hiç vakit kaybetmeden bunu kullanmış ve dünya üzerinde kaos başlamışlardı. Onlar, dedemin kendilerini kandırdığını anlamışlardı. Çok geçmeden peşimize düşmüş, dedemi buldukları yerde öldürmüşlerdi. Dedem olacakları ön görmüştü. Bu yüzden formülün hepsini babama vermişti. İki sene boyunca ömrümüz kaçarak ve saklanarak geçmişti. Babam dünyanın barış içinde olmasını istiyordu. Bunun içinde savaştı da. Bu savaşı sayesinde kaos biraz daha sakinleşmişti. Hayatlarımız biraz daha düzene girmişti.
Gize’de hayatım bir kere daha değişti. Bu sefer güzel anlamda değişmişti. Dedim ya ben masallarla büyüdüm amacım her zaman o masallardaki gizemi çözmekti. Ben gizemleri çözerken hayatımın aşkı ile tanışmıştım. Beraber bir masala inanmaya başlamıştık. Dünyayı birlikte kurtaracaktık. Bize yazılan kadere inat yapabileceğimize gerçekten inanmıştık. O araştırmalarının devamı için şehir değiştirmek zorundaydı. Gitmesi ve yaşaması gereken altı farklı yer vardı. Tasarlaması gereken bir proje vardı. O an tek istediğim şey onunla bu maceraya atılıp gizemleri çözmek ve düzenli bir hayat yaşamaktı. Ölüm olmayan, herkesin mutlu olduğu bir dünya... Fazla hayale kapılmıştım belki de. Babam da böyle düşünmüştü. Asla gitmemi istemedi. Babamın sözünü çiğnemeyi içim el vermiyordu. Gitmedim. O sürekli beni ziyarete geldi. Her gelişini iple çekiyordum. Aynı zamanda bende ona buradan yardımcı oluyordum. Planımız tıkır tıkır işlemeye devam ediyordu. Benim de geliştirdiğim yöntemler vardı. Altı yere benim de gitmem gerekiyordu. Böylece planlarımızda her seferinde bir sıkıntı çıkmasını engellemiş olacaktık. Büyük bir sorunum vardı, babam. Onu asla kandıramıyordum. Hissettiğim şeyin aşk değil macera peşinde koşturan takıntılı bir ilişki olduğunu bana inandırmaya çalışıyordu. Uzun bir süre bu konuyu daha hiç açmadım.
Babamın verdiği sırlarla birlikte dolu dolu bir ay geçirmiştim. Beni bulmaları kolay değildi çünkü babam bana bir kimlik çıkartmamıştı. Belki de her şeyi önceden sezmişti.
‘Kendine bile güvenme kimsesiz.’
Kendime bile güvenmiyordum. Aklımın konuştuklarını hiçe sayıp yoluma devam ediyordum.
Onu bulmak istediğim yerde bulmuştum. Belki gelirdi umuduyla bekledim. Çok bekledim ve o geldi... Onunla gitmeye karar vermiştim. Birlikte dünyayı kurtaracaktık. Pelerinli kahraman değildik ama olmamak için önümüzde herhangi bir engel de yoktu. Ona güvenmiyordum ama seviyordum. Gitmem için yeterli değil miydi onu sevmem? Elini tuttum ve beni peşinden sürüklemesine bir nevi izin verdim. Aylarca gezdik, araştırdık, çözüm ürettik.
‘Kendine bile güvenme; sırlarını kendinden başkasına emanet etme, sırlarını başkasına emanet eden onu zayi eder.’
Kendime ona veya bir başkasına güvenmemiştim. Ben planlarımıza güvenmiştim.
Beni derinliklere iten düşüncelerden sıyrılıp yanımdaki adama baktım. Çoktan sızmıştı. Zaten tanışma amacı hayat hikayemi merak ettiğinden değildi. Derin bir nefes aldım ve etrafı izlemeye devam ettim.
….
Gece kendini aydınlığa bırakmıştı. Güneş, ışınlarını arsızca dünya üzerinde gezdirmeye başlamıştı. Yoksa gözlerim kapalıyken bu ışığa maruz kalmak istemezdim. Yelkovan akrebi kovalarken yüzüm yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Kahire'de geceleri kuru soğuk sabahları ise kavurucu bir sıcaklığı vardı. Yaslandığım yerden kalktım. Dün gece hayat hikayesini anlatan adam hala uyuyordu. Onu incelemeyi bırakıp yoluma koyuldum. Yerdeki sulara basmamaya özen göstererek yürümeye başladım. Etrafımı sık sık inceleyerek geçtiğim yerleri unutmamak adına beynime kazıyordum.
Issız sokaklardan çıkıp daha cıvıl cıvıl olan bir sokağa girmiştim. Karşımda renkli evlerden turuncu renk ve iki katlı olan evi gözüme kestirdim. Çevreme bakındım. İlerde oynayan çocuklar dışında kimse yoktu. Korkuluğa basıp açık camdan içeri baktım. Şimdilik kimse gözükmüyordu. Biraz daha dinledikten sonra camın pervazına basarak içeriye girdim. Karşımda gördüğüm dört kapaklı gardıroba doğru ilerledim ve kapağını açtım. İçinde bana ve hava şartlarına uygun olan şeyler aradım. Aslında buralarda herkesin giydiği belli başlı şeyler vardı. Rahatlık açısından. Dolaptan gözüme çarpan beyaz, keten olan büyük beden bir gömlek aldım. Gözüm pantolonların katlı olduğu bölmeye ilişti. Oradan asker yeşili olan kabri kaptım. Hızlı ve temkinli bir şekilde üstümdekileri çıkartıp onları giymeye başladım. Pantolonun bedeni büyük olduğu için belimden düşüyordu. Kemer bulmak için çekmeceleri karıştırdım. Komidinin üzerinde olan aile fotoğraflarına baktım. Hepsi mutluydu. Sadece anne ve babanın kucağındaki kız çocuğu ağlıyordu. Neyse ki fotoğrafı fazla bozmamıştı.
Bulduğum siyah kemeri belime geçirirken o esnada evin mutfağına doğru ilerledim. Buzdolabına ilerleyip içindekileri inceledim, oldukça doluydu. Ekmek sepetinin içinden ekmek alıp içine biraz peynir koyup dolabın kapağını kapattım.
Geldiğim odaya ilerledim. Açık camdan atlayarak indim. Arkamı dönüp gidecekken hemen sol tarafımda bulunun erkek çocuğuna baktım. Ne kadar küçük de olsa ne yaptığımı anlamıştı. Ona yaklaştım. Boylarımızın eşit olması için dizlerim üstünde oturdum. Ona yaklaştığım için biraz korkmuştu ama benden korktuğu halde kaçmamıştı. Gözlerini kapatan saçlarına elimi daldırıp karıştırarak, “Adın ne çocuk?” diye sordum. Kendi içinde ne sorduğumun muhasebesini yaptıktan sonra “Hubeyb” dedi. Aksanı Kahireli olmadığını açık ve net belli ediyordu. Büyük ihtimal İran veya Suriye'den gelmişti.
Buğday teni üzerinde kendini belli eden yeşil gözlerine baktım. Ufacık olan omuzlarını sıvazlayıp “Bak Hubeyb, sence ben bu eve neden girdim? Anlatmamı ister misin?” diye sorduğumda sanki bunu sormamı bekliyormuşçasına “Anlatma! Biliyorum ki... Evden para aldın değil mi?” Söylediklerine gülümsedim. Doğruydu ama onun bunu böyle bilmesine gerek yoktu. Ona üzgün bir tavırla “Yanlış biliyorsun. Ben bu evin altında çok güzel bir kütüphane buldum. İçinde bir sürü masal vardı. Kesinlikle git oku sen de tamam mı? Hatta Renatus ekibi de bu evde dinlenmiş biliyor musun?” Söylediklerimi duyan çocuğun gözleri heyecanla parladı ve arkamda kalan eve baktı. Beni arkasında bırakarak hızla eve koştu. Onun gitmesini fırsat bilerek on iki sokak ilerde olan caddeye doğru yürümeye devam ettim. Elimdeki ekmekten kocaman bir ısırık aldım. Lezzetliydi. Karşımda ellerinde alışveriş poşeti olan üç kadın vardı. Aralarında nasıl sohbet gecen sohbet çok eğlenceli olsa gerek kahkahaları sokakları dolduruyordu. Yanımdan geçerken üstlerinden aldığım o güzel koku, biraz ağırdı ama güzel kokuları vardı. Artık yeni çağdaydık. Savaş bitmiş, üstüne bir de eskisine nazaran daha gelişmiş bir dönemdeydik.
Adımlarımı büyütüp hızla yürümeye devam ettim. Evlerin çatılarına baktım. Önlerinde ne vardı, nasıl tasarlanmıştı...Son sokak kalmıştı. Önümdeki su yığına basmadan atladım ve caddeye ulaşmıştım. Kalabalık bir yana her yer cıvıl cıvıldı. Elimde kalan son lokmayı ağzıma atıp hemen ilerde hızla bize yaklaşan trene doğru koştum. Hafif dönemeç olan raylara yaklaşırken kabin koluna tutunarak trenin arkasına geçtim. Biraz dışarda olan çıkık yerine oturdum ayaklarımı aşağıya sarkıttım. Fazla gitmeyecektim, sadece iki durak. Hızla ilerleyen trenden dışarda beni izleyen insanlarla göz teması kurmamaya çalışıyordum. Hepsi kınayarak bakıyordu. Bu kadar düzenli bir şehirde hakkını vermeden araç kullanmak ayıplanıyordu. Sadece ayıplanıyordu, kimse polisi aramıyor veya sana kızmıyordu. İkinci durağa geldiğimizde tren yavaşladı ve durakta durdu. Oturduğum yerden atladım. Hemen karşımda olan sokağa doğru ilerledim. Caddeye nazaran daha dar bir sokaktı. Sokağa araba bile giremiyordu. Sıra sıra dizilmiş olan dükkanlardan en gösterişsiz olan kuaföre girmiştim. Dışı tamamen kaplama olan kapıdan içeri girdim. Baş selamı verip boş olan koltuğa oturdum. Ortam havasız ve basıktı. Küçük ve düzensiz olan ortam gayet temizdi. Arkamda sırtı bana dönük adam büyük ihtimal malzemelerini hazırlıyordu. Kısa boylu ama oldukça zayıf bir adamdı. Onun sormasına fırsat vermeden “Kısa istiyorum, omuzlarımın iki parmak üstünde ve eşit olsun iki taraf.” dedim. Aynadan adamı izliyordum. İşini bitirince bana döndü ve bir şey demeden saçlarımla ilgilenmeye başladı.
Adam önümdeki kumandaya uzanıp televizyonu açtı. Televizyonda dünyanın ortak kanalı mevcuttu. Dünya üzerindeki iyileşmelerden, nasıl daha iyiye gidecek olan projelerden bahsediyorlardı. Ara banner reklamlarından sonra son dakika haberleri geçmeye başlamıştı. Ekranda siyah saçlı, yeşil gözlü, baygın bakışları olan ve küçük burunlu, dolgun dudaklı bir kadın vardı. Sarışın spiker ‘Ekranda gördüğünüz kadını tanıyan, gören olursa aşağıdaki istihbarat numaralarına ne zaman, nerede gördüğünü iletilmesi rica olunur. Bunlara istinaden bu kadını saklayan veya ona yardımcı olan herkes hapis cezasına çarptırılacaktır. Güzel bir dünya için yaşamaya devam edin’ dedi. Ekran son dakika haberlerinden tekrar iyileştirme projelerine döndü. Adam sıkılmış olacak ki televizyonu kapattı. Aynadan kendime baktım. Birkaç yer dışında her yer neredeyse eşitti. Dükkânın içinde makas kesme sesi dışında sessizliğini bozan kapının açılma sesi olmuştu. İçeriye uzun boylu, esmer, hafif buğday tenli ve dikkatli bakınca çekik gözlü adam girmişti. Adam ilk etrafı daha sonra gözü arkadaki adamla hemen sonra gözleri benimle kesişti. Sormak istediğinden emin değilmiş gibi “Saç kesimi yapılıyor mu?” dedi. Sanırım tam olarak neye baktığını bilmiyordu ya da bir şeyler karıştırıyordu. Arkamdaki adam da benimle aynı düşünecekti elindeki makasları gösterdi. Sanırım bu arkadaşın da dili yoktu. Adam benim saçlarımı yarıda bırakıp eliyle gösterdiği yere yan koltuğuma adamı davet etti. Davetten kastım koltuğu çekti sadece. Çekik gözlü adam arakamdan geçerek yanımda duran koltuğa ilerledi ve oturdu. Önümüzdeki aynadan bana bakıp “Lütfen hanımefendinin saçlarını bitirin. Sonra benimle ilgilenirsiniz.” Adam onu dinlememiş gibi yapıp üzerine saç dökülmemesi için örtü sermişti. Sol tarafımda kalan camdan dışarıyı izlediğimde ortam olması gerektiğin fazla normal ve devamlılığı vardı.
‘Hayat ne kadar gerçekse o kadar illüzyonun içerisindeyiz.’
Olduğum yerden kalkıp daha çok yüzümü aynaya yaklaştırdım. Kısa boylu adama bakıp “Sizce olmuş mudur? Etrafım tamamen düz müdür?” Eşitsizlik bozuyordu beni. Adam saçlarıma daha dikkatli bakıp ve ellerinle kendince eşitlik ölçüsünü kullandı. “Aslında sanki 5 makas ve 3 kırpma istiyor.” dedi. Aynadan tekrar baktığımda kesinlikle haklıydı ama ona verecek tek kuruşum dahi yoktu. Ani bir haraketle kapıyı açıp dışarıya çıktım. Arkamdan bağıran adamı umursamadan hızla koşmaya devam ettim. Arada arkama baktığımda peşimden koşan iki kişi vardı fakat bu kuaförde çalışan adam değildi. Tam olarak içine çekildiğim illüzyonun içindeki kuklalardı. Hızla koşarken yaşlı bir adama çapmıştım. Eğer farklı bir zamanda çarpmış olsaydım özür dilerdim fakat şu an kendi canım özür dilememden daha kıymetliydi. Girdiğim kuaförden 5 sokak ilerisindeki sokağa girdim. Etrafımdaki evlere bakarak en kolay tırmanabileceğim evlere hızlıca göz gezdirdim. Sokağın başındaki dış kapısı açık olan binanın kapısından girdim. İkişer adımlarla en üst kata çıkmaya başladım. Büyük ihtimal peşimden geliyorlardı. 45 saniyenin sonunda en üst kata vardığımda çatıya açılan kapağı kaldırdım. Köşedeki iki kenara tutunup kendimi yukarıya çektim. Arkamdan gelen seslerle daha da hızlandım. Güneşten dolayı kuruyup çatlayan çatı basamaklarından atlayıp yanda olan evin çatısına atladım. Arkama baktığımda peşimden biri kız diğeri erkek olan siyah giyinmiş iki kişi geliyordu.
Karşımda olan üçüncü çatıya biraz geri çekilip atlamak için hazırlandım. Olduğum çatıyla karşı çatının arsında 1.5 metre mesafe vardı. Hızla ivmemi alıp koştuğumda basamakla aramda bir adım mesafe kalmıştı. Oradan destek alıp atladım. Atladığım gibi çatıda sabitlenemediğim için yuvarladım. Bir sonraki çatıya atlamam için süper güçlerimin olması gerekiyordu. Nefes nefese kalmıştım, adamlar bana yetişmişti. Benimle aynı evin çatısındaydılar. Adamların arkasından kuafördeki çekik gözlü adam bize doğru koşmaya başlamıştı. Bana doğru yaklaştıklarında çatıdaki basamağa çıktım. Aşağıya baktığımda 4 kat vardı. Buradan atlasam büyük ihtimal ya beyin kanamasından ya da yaşarsam sakat olarak hayatıma devam ederdim. İçlerindeki kız bana daha çok yaklaşarak “Oradan atlarsan ölürsün, bunu hepimiz biliyoruz.” dedi. Bu kızın da gözleri çekikti. Esmer, uzun boylu ve biçimli vücut hatlarına sahipti. Hemen arkasında olan kumral çocuk “Seni bu kadar kolay yakalayacağımız aklımızın ucundan geçmezdi. Kendi kendini sıkıştırdın. “dedi. Evet, kendi kendimi bu kapana sürüklemiştim. Bunu yapmam gerektiğini düşünerek yapmıştım belki de. Kimse kendine bunu yapmazdı. Kaçınılmaz son kader konuştuğunda susardı. Öyle de olacaktı. Son susmaya mecburdu. Diğer adam da bizim yanımıza vardığında nefes nefese ellerini dizlerinin üstüne koymuştu. Sabırsızca “Şunu yakalayın ve bağlayın. Yeter bu kadar kovalamaca. Can, hadi al gidelim artık!” Aralarından yeşil gözlü olan kumral çocuk bana doğru yaklaştı. Bana yaklaştığında onu durdurmak adına “Sizce canlı mı yoksa cansız bir beden mi işinize yarar?” diye sordum. Adamlar başta bunu kendi içinde sorguladı ve çekik gözlü adam “Her iki türlü de işimize yarıyorsun. Cansız bedeninin üstüne bile para biçmişler ama haklısın. Canlısı olsa daha işimize yarar.” Kendince hesabını yaptı ve sustu. Evet, televizyonlarda son dakika haberi yapılıp aranan kişi bendim.
Çıktığım yerden geriye doğru baktım tekrar, oldukça yüksekti. Onlara döndüm, bakabildiğim en itici bir tarzda baktığımı hissedebiliyordum. Suratlarından belli oluyordu benden nefret ettikleri. Sesli bir şekilde “Madem öyle, cansız bedenimle irade edin.” dememle onların bunu anlama hızıyla ve benim kendimi boşluğa atma hızım birdi. Kısa bir süre sonunda kendimi koca bir karanlık ve acının içinde bulmuştum. Artık sonumuzdu. Kaderim sonumu geçmişti ve kendisi bana bir son hazırlamıştı. DEVAM EDECEKDİR....