

44 SENE ÖNCE...
Mağaranın oyuğundan sızan ışığa doğru sürünmeye başladı Candan. Tüm vücudu morluklarla doluydu. Kemiklerinin çoğu kırıktı ve ağzındaki kan tadı midesini bulandırıyordu. O kadar fazla acı çekiyordu ki ölümü bile düşünemiyordu. Kendini Hakikat Kapısı'na kadar sürükleyebilse son sınavını verecek ve gerçekliğine doğacaktı. Safiş'in hıçkırıkları kulağına geliyordu. Refakatçi olarak kendi kızını seçtiği için öyle pişmandı ki! Keşke kendi kanından başka birini alsaydı ama olan olmuştu.
''Anne bırak yardım edeyim bu benim görevim!'' diye haykırdı küçük kız. Bir senedir bu mağarada çekilen acılara ettiği şahitlik ergen yaştaki ruhunu geri dönülemez şekilde yaralamıştı.
''Hayır!Bunu tek başıma yapmalıyım! Lütfen mağaradan çık. Kasabaya geri dön. İyi olacağım söz veriyorum.'' Zorlukla konuşuyordu Candan. Biraz daha gecikirse can vereceğini biliyordu. Son kez derin bir nefes almaya çalıştı ve var gücüyle kendini ileri itti. Çok az kalmıştı.
Elini ışığa doğru uzatarak haykırdı. '' Herşeyin hayrıma olanını seçtim ve seçildim! Tüm mucizelere kucak açıyorum! Yaşanan herşey beni asıl kaderime götürüyor! Hem geçiciyim hem kalıcıyım! Tüm zamanlarla birim! Seviliyorum ve korunuyorum!''
Annesinin kutsal sözleri söylediğini duyduğunda ellerini kalbinin üzerine koydu Safiş ve sessizce beklemeye başladı. Zamanı gelmişti. Her yer o kadar sessizdi ki sanki yaşam durmuştu. Candan , dünyadaki hiçbir canlının enerjisini hissedemiyordu.
Herşeyin durduğu o anda Ulu mağara büyük bir gümbürtüyle sarsılmaya başladı. Yere savrulan Safiş içinden dua ediyordu. ''Ulu Kam Kadınları! Lütfen annem sağ salim geri dönsün. Lütfen yaşasın!'' Tavandan irili ufaklı dökülen taşlar her yerine çarparken mağaradan çıkması gerektiğini biliyordu. Zorlukla yürümeye başladı. Dönüp arkasına bakamıyordu çünkü annesine söz vermişti. Ne olursa olsun bu ana tanıklık etmeyecek, arkasına bakmadan çıkıp gidecekti. Ağaçlıklara doğru koşan kız , atının bağını çözmüş eyerine atlayarak hızla uzaklaşmıştı. Annesinin astral geçişini haber vermesi gerekiyordu. Henüz görevi bitmemişti.
O sırada son nefesini vermek üzere olan Candan , oyuğa bakıyordu.''Hadi!Hadi!Lütfen!''Umudunu kaybetmek üzereyken oyuktan sızan ışığın rengi değişmeye başladı. Önce kırmızı belirdi sonra kırmızının içinden pembe,sarı,yeşil,mavi... Rengarenk ışıklar adeta dans ederek birbirine karıştı ve oyuğun içinden genç kadına doğru süzüldü. Candan, renklerin ilk temasıyla vücuduna yüklenen gücü ve neşeyi cılız bir nefes gibi içine çekiyordu.
Yavaş yavaş havalandığında kendinden uzaklaşan yaşam enerjisi kat be kat artarak bedenine dönüyordu. Sağlığı geri geliyordu. Kahkahalar atmaya başladı. Başarmıştı! Son sınavını geçiyordu. Kemikleri tek tek iyileşiyor, morluklar kaybolurken teni parıldıyordu. Her solukla renkleri içine çekiyor ve dünyadaki tüm duyguları aynı anda hissediyordu. Renkler tüm vücudunu kapattığında oyuğa doğru çekilmeye başladığını hissetti ve gözlerini yumdu. Çünkü birazdan Hakikat'te uyanacaktı.
1 Haziran Sabahı / Günümüz
''Hüma! Kızım geç kalacağız şimdi totemin zamanı mı?''
Kapımı yumruklayan anneme seslendim. ''Ne olur birkaç dakikacık daha beklesen? Ölür müsün be kadın?''
Tam yedi dakika bu odada beklemem gerektiğini ona nasıl anlatabilirdim? Yoksa bugün başımıza kötü bir şey gelecekti. İç sesim ''Nereden biliyorsun Hümakuş? Müneccim boku mu yedin?'' dese de hislerim beni yanıltmıyordu. Ne zaman yüreğime bir totem hissi doğsa mutlaka kötü bir şeyler olurdu.
''Bibiiii! Canımın canı bibi! Kutsal ruhlar hatırına annemi kapımdan alır mısın? Biraz daha beklemem gerekiyor!'' diye aşağı seslendim. Bu kadın beni duymuyor muydu? Kalan dört dakikada annemi idare edecekti!
Sinirle cüppemi giyip kepimi takarak son kez aynaya baktım. Kendi kendime aptal aptal gülümsüyordum. Arkeolog-Kazı Bilimi uzmanı Hüma Öztürk. Kulağa hiç fena gelmiyordu. Abart istersen Feriha! Diyen iç sesime dil çıkardım. Ne abartması be! Senelerim kan, ter, gözyaşı içinde geçti benim! Bugün iç sesime kulak asmayacak ve mezuniyetimi şenliklerle kutlayacaktım.
Bekleme süremin bittiğini haber veren telefon alarmımı duyunca fırlayıp çantamı aldım ve kapının kilidini açtım. Kapıya vurmak üzereyken eli havada kalan annemle göz göze geldik.
''Safiş sultan ne bu yaygara? Değil kapıya vurmak , evi başıma yıksan dediğimi yaparım bilmiyor musun?'' dedim. Bıkkınlıkla nefesini veren annem '' Bu seferki totem neydi ?'' dedi. ''Yedi dakika geç kalmamız gerekiyordu ev ahalisi! Yoksa başımıza bir felaket gelebilirdi!'' diye heyecanla bağırarak merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladım.
Holde bekleyen Bibi ise anlayışla yüzüme bakarken ''Torunumu rahat bırak , vardır bir bildiği.'' dedi. Bu dünyada hislerime ve saçma totemlerime inanan tek kişiydi. Alıcı gözle bibiye baktım. Başındaki kırmızı şal ve yakasındaki broşla ne kadar da asildi. Her zamanki tüylü başlıkları ve mozaik desen etekleri bugünün şerefine dolaba kaldırılmıştı.
Sevgiyle yüzüme bakarken konuşmasa da söylediklerini duyuyordum. Yüzündeki mağrur ve gururlu ifade gözlerimi doldurdu. Canım bibiciğimle birbirimize dalıp gitmişken bakışmamızı bölen annem sinirle söylene söylene aramızdan geçti ve dış kapıyı açtı. Telaşla girişte üç kere ileri üç kere geri adımlayarak saçma aile geleneğimizi tekrar etti. ''Tepelerden tepelerden. Yer altındaki toprak gökyüzünden. Ev bizim evren bizim!'' diye bağırınca gülmeye başladım. Ev değil tımarhaneydi sanki!
Annemin dedesi yüz yıl önce Bozyeğin'e göç ettiğinde kasabanın merkezinden ev almak yerine Erenler tepesine çıkan yolun bitiminde ıssız bir yere müstakil bir ev inşa ettirmeyi tercih etmişti. Deliliğimiz atalarımızdan geliyordu!
Bahçedeki külüstüre ilerlerken canını iste arabasını isteme diyen iç sesime aldırmadan ''Bizimkileri meydandan almamız gerekiyor. Bekleye bekleye ağaç olmuşlardır. Arabayı bugünlük ben kullanabilir miyim cağnım anneciğim?'' diyerek yavru köpek gibi annemin yüzüne bakmaya başladım. İstifini bozmadan anahtarı elime attı ve yolcu kapısını açtı . Şok! Kıyamet günü bugündü galiba! Sürücü koltuğuna kurulup sırıtarak bibinin de binmesini bekledim.
Taşlı yoldan kasabanın meydanına inip bizimkileri alacaktık. Kendi kendime söylenerek ''Gece'yle Oğuz'u idare ederim ama Mercan bu sefer beni kesin öldürecek.'' dedim. Annemse arabayı kullanamama şeklime! ters ters bakarak '' Bu kadar disiplinli ve akıllı çocukların senelerdir sende ne bulduklarını anlayamadım gitti.'' dedi. ''Onlar benim arkadaşlarım değil ki hayranlarım anneciğim. Utanmasalar hergün imza isteyecekler!'' diye cıvıdım. Benim yerime Mercan'ı doğurmalıydı.
''Ne varmış benim torunumda Safiş?Bir daha duymayayım.'' Aynadan bibiye öpücük attım.
Mercan demişken arayıp önden yoklama alsam iyi olacaktı yoksa gördükleri yerde beni parçalayıp bibinin kuşlarına yem edeceklerdi. Telefonu arabaya bağlayıp arama tuşuna bastım.
Çok geçmeden Mercan'ın telaşlı sesi arabada yankılandı. ''Neredesiniz Hüma?!Kasabada yer yerinden oynadı ortada yoksunuz!Sen o telefonu niye taşıyorsun?Niye aramalara bakmıyorsun?'' dediğinde arabanın gazına yüklendim.
''Geliyoruz Mercan'ım yoldayız. Arkandaki gürültü de ne?'' dedim. Annemle bibi yerlerinden hafifçe kıpırdandı. ''Yazın ortasında toprak kayması oldu, inanabiliyor musun? Taş yoldan yuvarlanan kayalar meydandaki lisenin kapısını parçaladı. Ortalık toz duman!Bu ay kaçıncı felaket bu?Önce çekirge sürüleri , şimdi de toprak kayıyor!Tepeden dolanarak gelin sakın merkeze inmeyin. Duydun mu beni?'' Biliyordum! Bir şey olacağını biliyordum!
''Can kaybı var mı peki?'' dedim telaşla. ''Şans bu ya her zamanki işlek yol boşmuş. Tek tük geçen insanlar koşarak kaçmışlar. Birkaç öğrenci ufak yaralanmalarla atlattı ama ambulanslar kontrol için burada. Gece seni almak için evden arabasını almaya gitti. Oğuz'la ikisi delirdiler! Senin için çok endişelendik! Sabahtan gelip alalım diyoruz, bizi dinlemiyorsun. Bu karmaşada ayrı düştük. Şimdi mutlu musun Hüma? Yol da kapalı , nasıl bulacağız birbirimizi?'' diye bağırdı. Çok korkmuştu.
Çocukluğumdan beri üçü yanımdan bir an bile ayrılmazdı. Gardiyan gibilerdi. Bir yerden sonra bu gariplik normalimiz olmuştu. O yüzden verdikleri bu abartılı tepkiyi normal karşılıyordum. Hatta biraz da utanmıştım. ''Fakültede buluşalım. Merak etmeyin iyiyim. Çocuklara haber ver.'' dedim.
Telefonu kapattıktan sonra göz ucuyla anneme baktım. Şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. ''Üçüncü gözün tamamen açılmış artık eminim! Tanıdığım en büyük kahin annemdi ama sen onu da geçtin! Ben niye size benzemiyorum?'' diye hayıflandı. Bibi arkada gülerken ''Torunum bana çekmiş. Ama sen babana benziyorsun Safi'm. Şifalı merhemlerini bu dünyada başka kim yapabilir? Sen doğanın kızısın benim değil.'' diyerek annemin gönlünü yapmaya çalıştı.
Annem kasabanın şifacısıydı. Kasaba doktorundan çok annemi ziyarete gelirlerdi. Bugüne kadar iyileştiremediği kimseyi görmemiştim. Şaman bir bibi, şifacı bir anne ve üçüncü gözü açık bir ben! Neden sıradan aileler gibi değildik? Arkadaşlarım bile kaçıktı!
Fakültenin kapısından girerken bizimkilerin telaşlı yüzlerini gördüm. Arabayı durdurduğumda hızla kapımı açtılar. Yaka paça dışarı çekilirken kendimi Oğuz'un kollarında buldum. Arkamdan da Mercan ve Gece sarılmışlardı. Kemiklerim kırılacaktı!
''Hümakuş biraz daha gelmeseydin bu Gece ayısı tüm hıncını benden alacaktı!'' diyen Oğuz'a bakarak güldüm. Yüzündeki telaşı silmeye çalışıyordu. Gece ''Ulan serseri! Senin yüzünden yol boyunca İsmail YK dinledim!'' diyerek Oğuz'un kafasına vurdu. Sonra bize dönerek ''Merak etmeyin toprak derinden kaymamış. Sadece tepenin sağ tarafından kopan büyük birkaç kaya parçası okulun kapısını kırınca insanlar telaşlandılar. Şehir merkezinden ekip gönderiyorlarmış. Herşey yolunda.'' diyerek bibiye kafasıyla küçük bir selam verdi. Bana daha çok rapor vermiş gibi gelmişti ama üzerinde çok durmadım. Çünkü içimde mezuniyet heyecanı vardı!Bizimkilerin garipliklerini bile görmezden gelebilirdim.
Mercan hemen annemle bibiyi mezuniyet alanına yürütmeye başlamıştı. Biz de arkalarından ilerledik. Bahçedeki herkes sabahki toprak kaymasıyla ilgili konuşuyordu. Çoğu kişi kasabadan göç etmekten bahsediyordu. Değil toprak kayması kıyamet kopsa Bozyeğin'i terk etmezdim!Burayı o kadar çok seviyordum ki! Bozyeğin benim yuvam, çocukluğum, anılarımdı. Bu insanların hepsi delirmişti!
Ben düşüncelerimle boğuşurken Nadire cadısı sahneye cıkarak mikrofona eliyle vurdu. ''Ses Deneme!Bozyeğin bir kii!'' Bet suratını bugün son kez göreceğim için oldukça mutluydum çünkü senelerce hepimize kök söktürmüştü.
''Bozyeğin Teknik Üniversitesi Arkeoloji bölümü öğrencileri ve sevgili veliler, mezuniyet törenine hoşgeldiniz!Diplomanızı teslim etmek için tek tek adınızı okuyarak sahneye davet edeceğim. Sonra kep atma töreniniz gerçekleşecek.'' diyen Nadire sırayla isimlerimizi okumaya başladı.
Gece, Mercan ve Oğuz sırayla diplomalarını aldılar ve sahnede bekleyen öğrencilerin yanına katıldılar. Arkeoloji benim çocukluk hayalimdi ama bu deliler neden başka bölüm tercih etmemişlerdi ki? Bu ülkeye bu kadar arkeolog çoktu!
''Şimdi alkışlarınız eşliğinde bölüm birincisi Hüma Öztürk'ü sahneye davet ediyorum!'' diyen Nadire'nin sesi düşüncelerimi bölmüştü. Yavaş yavaş sahneye çıkarak derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım.
''Çocukluğumuzda hepimize uyku öncesi masallar anlatılır. Kimi çocuk pamuk prensesle büyümüştür kimisi külkedisiyle. Bense annemin anlattığı sıradışı hikayelerle büyümüş bir kızım. Dinlediğim ilk masalı sizlerle paylaşmak isterim. Uzak diyarlarda ormanın derinliklerinde küçük bir kız yaşarmış. Yalnız yaşadığı için korkmazmış çünkü orman ona yoldaş olmuş. Ağaçlara sarılır, çiçekleri öper, taşları kucağında tutarak onlarla sohbet edermiş. Bu hareketi için doğa anne , kızı ödülllendirmeye karar vermiş ve ağaçları dile getirmiş. Bitkiler şifa kaynaklarını öğretmişler. Taşlar, yüzlerce yıldır hafızalarında sakladıkları bilgileri aktarmışlar. Çiçekler kıza yarenlik etmiş. Bu küçük kız minik elleriyle toprağı kazar ellerini toprağın içine sokarak dünyanın seslerini dinlermiş. Günlerden bir gün kazdığı toprağın altından parlak bir taç bulmuş. Ormandaki çiçekler tacı sahibine vermek isteyen bu kıza yolculuk için yardımcı olmuşlar. Uzun bir yolun ardından küçük bir şehire düşmüş yolu. Bulduğu tacı elinde görenler ''Bu taç şehrimizin kayıp uğuruydu!Başımıza gelmeyen felaket kalmadı!Seni bize Tanrı gönderdi!'' diyerek kızı bağırlarına basmışlar. Toprağın altından çıkardığı bu uğurlu eşya ona koskoca bir aile bahşetmiş. Hepimizin bir annesi varken bu küçük kıza tüm kasaba kadınları annelik etmiş. Yani demem o ki çocukluğumda fark ettiğim şey , toprağın bahşetme gücüydü. Geçmişimizden bulduğumuz parçalar bazen geleceğimizi inşaa etmek için bize yardım eder. Dünya öyle büyülü bir yer ki bulmayı istediğimiz zaman bize her cevabı getirir. İşte bu yüzden Arkeoloji okudum. Büyük bir aşkla girdiğim dersler, katıldığm kazılar bana çok şey öğretti ama evrende bir toz tanesi bile sayılmadığımı da anladım. Bugün mezun olurken sevgili anneme çocukken yüreğime ektiği tohumlar için, sevgili bibime beni kayıtsız şartsız desteklediği için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.'' dediğimde ailemin göz yaşlarıyla beni alkışladıklarını gördüm.
Bu konuşmaya çok hazırlandın mı diyen iç sesime bozularak arkadaşlarımın yanına geçtim. Evet çok hazırlanmıştım. Annemin anlattığı bu hikaye beni toprağa, doğaya daha minicikken gönülden bağlamıştı.
Herkes heyecanla birbirine sarılırken sıra kep atma anına gelmişti. Ondan geriye saymaya başladık. '...Dört, üç, iki,bir!'' Herkes keplerini havaya fırlattığında deliler gibi zıplayarak büyük bir yaygara kopardık. Tam o anda gökyüzüne uçan beyaz balonları gördüm. Onlarca balon aynı anda gökyüzüne uçuyordu! Hızla kafamı Gece'ye çevirdim ve bana göz kırptığını gördüm. Hayalimi unutmadıklarına inanamıyordum! Konu arkadaşlıksa dünyanın en şanslı kızıydım. Gözyaşımı gizlice silerken arkadaşlarıma sokulmuştum. Bugün en güzel günümdü.
Tabi bu arada en ufak mutluluk kırıntısına tahammül edemeyen Nadire'nin balonları görünce mikrofonu eline almasıyla törenimiz sona ermişti. Tek tek bölüm arkadaşlarımın yüzüne baktım sonra okul binamıza ve dersliğimizin penceresine. Kendimce dört seneme veda ediyordum. Mercan'ın saçlarımı öpmesiyle toparlanmaya çalıştım.
''Hadi annenleri bekletmeyelim.'' dediğinde aklıma önemli bir detay gelmişti! ''Mercan? Baban niye gelmedi? Gece'yle Oğuz'un da annelerini göremedim. Bir sorun mu var?'' deyince telaşlanan yüzü Gece'ye yardım ister gibi dönmüştü. Neler oluyordu? Gece iki adımda yanımıza gelip ''Benimkiler Ankara'ya gitti. Oğuz'un annesi yeni otelleri için Antalya'da. Enver amca da ayağını incitmiş evdeymiş Hümakuş. Başka sorun yoksa artık gidebilir miyiz?'' Mercan'ın omzuna elini atmış dik dik yüzüme bakıyordu. ''Mezuniyet günümüzde hepsinin mi işi çıktı? Ama bu mezuniyet! Sadece bir kere olacak! Kaç kere daha kep atacağız ki?'' Arkadaşlarım adına çok üzülmüştüm.
Daha fazla pot kırmamak için sustum çünkü Mercan gözlerini benden kaçırıyordu. Sahneden inerek annemlerin yanına ilerlerken düşüncelere dalmıştım. Arkadaşlarımın aileleriyle ne kadar az vakit geçirdiğini ve sürekli bizde olduğunu şu an fark ediyor oluşum beni gerizekalı yapar mıydı?
''Çocuklar bugün hepiniz misafirimsiniz. Mezuniyetinizi kutlamak istiyorum.'' diyen annemin yanaklarını sıkan Oğuz '' Seni hiç kırar mıyız Safişciğim? Sen emret dağları aşar gelirim!'' diyerek günün ikinci şaplağını da yemişti! ''Ulan düzenbaz herif, senin kadar yalakasını bu dünya görmemiştir.'' derken bibiyle göz göze gelen Gece yavaşça kafasını aşağı indirdi ve sessizleşti. Bibinin ölümcül bakışlarına kim karşı koyabilirdi ki? ''Oğlum ne biçim konuşuyorsun? Birbirinize saygınızı ne zaman kaybettiniz? Varlığımızı olduğu gibi kabul etmeli, anlayışla desteklemeliyiz.'' derken ders verir gibiydi. İşin garip tarafı arkadaşlarım çocukluğumuzdan beri bibinin sözünden çıkmaz, hep hürmet ederlerdi. Ailenin haşarı çocuğu ise sadece bendim. Kimseyi dinlemez, burnu boktan çıkmaz , sakarlıklarının sonu gelmez Hüma!
Şamatayla geçen kısa yolculuğumuzun ardından evin bahçesine arabayı park eden annem direktiflerine başlamıştı bile. ''Oğuz siz Gece'yle mangalı yakın oğlum etlerin yerini biliyorsunuz. Anne bal şarabını kazana döker misin? Ateşi Hüma yakıversin. Ben de sofrayı kuruyorum. Herkes iş başına!'' derken bizimkiler bıyık altından gülüyordu.
''Yetişin komşular Hüma hepimizi yakacak!'' diyen Oğuz'a dil çıkararak ''Sanane be! İster evi yakarım ister kendimi!'' dedim. Ne olgunca bir savunma diyen iç sesimi susturdum. Ne var yani birkaç kez evi yaktıysam? Ateşle aramda aşk-nefret ilişkisi vardı. Beni görünce heyecanlandığını düşünüyordum çünkü ne zaman sıcaklığına yaklaşsam harlanarak patlıyordu. Aklı olan elime çakmak bile vermezdi ama annem inatla ateşi bana yaktırıyordu.
Saatler sonra çaputlu ağacımızın altındaki kamelyada soframıza kurulmuş sohbet ediyorduk. ''Bu seneki ritüel için hazırlıklara başlamamız lazım anne. Eylül ayına şurada kaç ay kaldı?'' diyen anneme ''Bu seneki ritüeli Hüma'nın doğum gününde yapmaya karar verdim.'' diyerek cevap verdi Bibi. Annemle ikimiz şaşkınlıkla bibiye bakıyorduk. ''Ben bu sene kasaba meydanında kutlama yapacaktım! Bu da nereden çıktı şimdi! '' Sinirden saçlarımı yolmak üzereydim çünkü bibi böyle önemli bir konuda karar almışsa geri döndürmek imkansızdı.
Bu arada ne ritüeli diyorsunuz değil mi? Bibim yani insanların deyimiyle anneannem eski Türk'lerin son Şaman kadınıydı. Her sene belirlenen tarihte Kaz dağlarındaki Tahtakuş köyünde toplanır ormanda ibadet eder, müzik çalar , dans ederdik. Sabahlara kadar hikayeler anlatılır, dilekler dilenirdi. Yılın en sevdiğim zamanıydı! Ama bu sene neden benim doğum günüm seçilmişti? Bibinin işlerine akıl sır ermezdi ki.
''Bence şahane olacak Hüma! Aklınla bin yaşa Candan teyzeciğim.'' diyen Mercan'a ters ters baktım. ''Bu sene yeni katılımcılar olacakmış. Sayımız her zamankinden fazla olacak. Sıkı önlemler alınmalı.'' dedi Gece. Kontrol manyağı ne olacak! Büyüdükçe durumunun travmatik bir hal aldığını düşünüyordum.
Oğuz kadehini eline alarak ayaklarını Mercan'a doğru uzatıp ''Ben sizi korurum yiğidim gerekirse aslan olur kükrerim, kendimi önünüze siper ederim. Senin toton sağolsun!'' dedi. ''Sus ulan gevşek! Kendi gölgenden korkan adamsın. Bizi nasıl koruyacaksın?'' diyince Oğuz'un yüzü ciddileşmişti. '' Konu Hüma'ysa kimseyi tanımam. Canım yoluna feda olsun.'' dedi. İşte böyle bir itirafı beklemiyordum. Duygular ılık ılık kalbime akarken gözlerim dolmuştu. Fırladığım gibi Oğuz'un boynuna atladım. Kafamı boynuna gömüp ağlamaya başlamıştım. Kendini geri çekip çenemden tutarak yüzüme baktı. ''Hümakuş! Niye ağlıyorsun? Altına mı işedin yoksa?'' diyerek telaşla bağırdı. ''Oha daha neler!Vallahi işemedim yemin ederim!'' dedim şok içinde. Ben az önce ağlamıyor muydum? ''Yetişin komşular!Kazık kadar kız altına işiyor!İşemeli ayin var!'' diyerek ayağa fırladı. Bir sağa bir sola koşarken o kadar komik görünüyordu ki hepimiz gülmeye başladık. Sadece Gece gülmüyordu. Sessizce ''Gıcık herif'' diyerek kafasını sağa sola salladı. Mizah anlayışı taş devrinden kalmaydı. Oğuz ise...Oğuzdu işte. Kalbimin pamuk köşesi , iki damla gözyaşıma kıyamaz türlü şaklabanlıklar yapardı hep.
Gece yarısını geçerken bahçeyi toparlamış bizimkileri yolcu etmiştik. Eve girdiğimizde hala ''Ah bibi ah yine yaptın yapacağını.'' diye söyleniyordum. ''Sus Hüma. Çocukluğundan beri sana ne anlatıyorum? Uzun vadede planlar yapma çünkü hayatın sana ne mucizeler sunacağını asla bilemessin.'' Gözlerimin içine baktı ve yatak odasının kapısını suratıma kapadı. Vallahi bravo! Karizmasından asla ödün vermiyordu. Kime çektiğim o kadar belliydi ki.
Annem salona geçerken bende merdivenleri çıkıp yavaşça odama girdim. Üzerimi değiştirirken bir gözüm penceredeydi. Kendimi bildim bileli her gece pencereme ziyarete gelen kuzgunum iki gündür ortalarda yoktu. Hayır leylek ya da güvercin değil bildiğiniz Kuzgun'du. Çocukluğumdan beri pencereme gelir bir süre beni izler, anlattıklarımı dinler sonra gökyüzüne havalanırdı. En soğuk kış gecelerinde bile evimizin çatısında ıslık çalarak birkaç tur atar varlığını hatırlatırdı. Ama iki gündür yoktu!
İçimdeki endişe tohumları git gide filizleniyordu. Yatağıma uzandım ve ihtimalleri hesaplamaya çalıştım. Yakınlarda hayvan avcısı psikopatlar da yoktu ki ne olmuş olabilirdi? Benden mi sıkılmıştı? Onu özlemiştim. Kuzgunum neredeydi? Arkadaşlarımın aileleri neden mezuniyete gelmemişti? Bibi şaman ayinini neden doğum günümde yapıyordu? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrenmişti? Kafamda deli sorularla yorgunluktan gözlerim yavaşça kapanırken göreceğim en tuhaf rüyadan bihaber uykuya dalmıştım.
