Bazen gecenin tam ortasında uyanıyorum. Kalbim, sanki onu arıyormuş gibi çırpınıyor. Ama ellerimde sadece boşluk var. Onu tuttuğum, son kez baktığım o anı… Binlerce kez gördüm rüyamda.
Bu bedende hem insanın kırılganlığı var, hem de kanımdaki karanlığın susmayan fısıltısı.
Herkes büyülenmiş gibi bakıyor bu dünyaya. Gökteki iki ay, kendi kendine fısıldayan taşlar, kanatlı atların gölgeleri... Hepsi birer mucizeymiş gibi. Ama benim için değil. Belki de içimde bir yer, artık hiçbir mucizeye inanmıyor.
Bu evren, bana ait değil. Ne kadar parlasalar da yıldızları, dokunduğumda ellerim boş kalıyor. Her şey yabancı. Renkler fazla parlak, kelimeler fazla anlamlı, insanlar fazla gerçek dışı. Burada yaşananlar bir masalmış gibi anlatılıyor ama ben masallara inanmıyorum.
Belki yanlış evrende doğdum. Belki de başka bir yerde, başka bir hayatta bıraktım o inancı. Burası bana hiçbir şey vaat etmiyor. Sadece göz alıcı bir yabancılık. Bazen gecenin karanlığı bir perde gibi değil de, sanki yaşayan bir şey gibi üzerime çöker. Nefes alır, fısıldar, hatırlatır unutulmasını istemediği şeyleri. Ben de unutmam zaten. Çünkü bazı anılar, karanlıkta daha canlıdır.
Gözlerimi kapattım bazı şeylerden kaçmak için ama sonuçları ağır oldu.
Gerçekleri göremiyorum,
Yalanları göremiyorum,
Ölenleri göremiyorum,
Yaralananları göremiyorum,
Sevenleri göremiyorum,
Kendimi göremiyorum,
Ben kimim bilmiyorum.
Gözlerim kapalı olunca haliyle her yer karanlık oluyor, Karanlıkları seviyorum çünkü kimsenin yüzünde ki sahtekârlığı görmek zorunda kalmıyorum ya da dünyadaki yaşamın aslında yalan olduğunu görmek zorunda kalmıyorum. Karanlık iyidir, sahte duyguları gizler. İçinde tonlarca ruh barındırır, her biri kimsesizken onlar sana, sen onlara sırdaş olursun. Gündüzleri ağlamamak için kafamda attığım çığlıklarım burada gözyaşına dönüşüyor. Her ikisi de yasak aslında, ağlamak da çığlık atmak da. Karanlık gözyaşlarımı gizleyebiliyorsa, bende çığlıklarımı bir damla gözyaşı yaparım o zaman. Kimse görmez, kimse anlamaz ne oluyor burada…
Okulda yaşanan olaydan sonra Güneş ve Larin’i alıp kimseyle iletişime geçmeden okuldan çok sinirli bir şekilde çıkmıştım. Mehlika çok fazla dikkat çektiğimizi söylemişti ama umurumda olduğu söylenemezdi. İzel sorun olup olmadığını sormuştu ama ilgilenmeden sadece çekip gitmiştim.
Geçmişim kırmızıçizgimdi. Elini sürmeye kalkanı öldürmem gerekliydi. Anlaşma bu yöndeydi.
“Geçmiş asla ortaya çıkmayacak, senden benden başka öğrenen biri olursa bu ikinizin de sonu olur, prenses.”
“zorunda mıyım?”
“evet, yoksa unutuş senin için cellât olur.”
“ona dokunmasanız, cezayı sadece ben alsam. Hatırlamıyor zaten, hatırlamayan biri için ceza kesmek saçma olur.”
“yaşamak istemediğini biliyorum, Lavin. Öğrenildiği an bu senin için acı bir ölüm değil ödül olur. Ve ben sana ödül değil ceza olmasını istiyorum. Onun ölümü sana ceza olur.”
“ya kabul etmezsem?”
“ölür.”
Zorunda kaldığım şeyler teker teker gün yüzüne çıkarak batmaya başlıyordu. Kader sayfaları yazmaya hala devam ederken yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
“nasıl yani senin geçmişinden haberi olan biri var ve bunu bize daha yeni mi söylüyorsun?” Geçmişimi kimse bilmiyordu, bana şokla bu soruyu soran kardeşim de dâhil.
Esmişti. Batıdan doğan bir rüzgâr esmişti.
“konumuz bu değil. Geçmişimi bildiğini söyleyen hatta bunu kanıtlayan bir kâhinci varken şuan burada oturmamız bile hata. Geçmişimi bilen biri görevimizi riske atabilir, bunu göze alamayız.”
Mehlika bulunduğumuz toplantı salonunun ortasında bir ileri bir geri yürüyordu. En sonunda dayanmayarak ağzında ki baklayı çıkardı, “torbada ki şey neydi?” gözlerimin içine baktı. “ seni bu kadar sinirlendiren şey neydi?”
“yıldız tozu.” Diye yanıtladım sorusunu. “önemli bir şey değildi. Sadece geçmişimin içinde bulunan bir şeyi bana hatırlatmasına sinir oldum o kadar.”
“geçmişinde ki olayı ne ki, yıldız tozunun?” dikkatle beni izliyordu Marsel. Ona bakıp tek kaşımı havaya kaldırdım. Bu, konunun onları ilgilendirmediğini anlamasına sebep oldu.
Güneş ayağa kalktı, “mektubu bende okuyabilir miyim?” bakışlarımı gözlerine çevirdim. Beklentiyle bana bakan gözlerine bakarken bir yandan da bunun doğru olup olamadığını sorguluyordum. En sonunda bir karara varıp kafamı salladım.
Masanın etrafında dizili olan sandalyelerin ilkine koyduğum çantama doğru ilerledi. Çantamı eline alarak içinde ki mektubu bulmaya çalıştı. Bulunca çıkardı ve yerine tekrardan oturup okumaya başladı. Hepimizin Güneş’in mektubu bitirmesini bekledik. Yüzünün aldığı şekilleri inceliyor, zihninde ki düşüncelere kendi içimde cevap veriyordum.
Mektubu bitirince uzun bir süre yeri inceledi, yazılanları anlamaya çalışıyordu. Ve ona anlatmadığım bir geçmişim olduğu gerçeğini sindirmeye. En sonunda gözlerini bana çevirdi. Zihnindekileri duyduğumu bildiği için sorularını zihninde tek tek sıraladı, hepsini duydum.
“Ne karıştırıyorsun?
Kim ya da kimler vardı geçmişinde?
Bu mektubu yazan kişi anneni nerden tanıyor?
Anlatmaya çalıştığı şey ne?
Senden iz bırakan ve aynı zamanda sende de iz bırakan kişi kim?
Anlat bana, lütfen bilmek istiyorum. Seni bu kadar yaralayan geçmişini bilmek istiyorum.”
Sadece gözlerinin içine bakabildim, ağzımı açıp da sorularının hiç birine yanıt veremedim. Ama o, beni anlardı. Duygularımı hisseder beni bırakmazdı.
“çok açık bir şekilde tehdit etmiş bu seni. Araştırsak mı acaba kim olduğunu?” zihninde ki sinsice olan planları duyuyordum. “ ne dersin abla?”
“tamam, sen seversin böyle işleri, sana bırakıyorum. Opia, sende bana gelen şu “Elysia” denen kızı araştır mısın?” Opia bana baş sallayınca, Güneşle birlikte odadan çıktılar.
Mektubu Mehlika’ya vererek bende odadan çıktım. Herkes bir işle meşgulken ben boş oturmayacaktım tabi ki, gidip o kâhin bozuntusunu bulacak ve ne işler karıştırmaya çalıştığını çözecektim.
(…)
Aşağı dünyanın büyüklüğünü göz önünde bulunduracak olursak, fanilerin bir yerden bir yere gitmek için kullandığı ulaşım araçlarını biz burada kullanacak olsaydık eğer, burada ulaşım haftalarca sürebilirdi. Hatta belki yıllar. Bir sürü krallık varken portal yoluyla ulaşım her şeyden daha kolay ve kısa. Normal bir yerli elbette kendi krallığından dışarı çıkamazdı ancak soylular, özellikle krallık çalışanları her gün başka bir krallığa iş için gidiyor hatta bazen her gün imparatorluk binasına gitmek zorunda kalıyorlardı. Bu sebeple bizler için portal neredeyse bir nimetti.
Yanıma gelen prenses, iblis krallığından olduğunu söylemişti. O sırada doğruluk iksirinin etkisi altında olduğunu varsayarsak doğru söylemişti. Belki araştırmayla Opia yerlerini hemen bulabilecekti. Ancak ben bekleyemezdim, zihin okuyabildiğimi kız kardeşim dışında kimse bilmezken bunun benim için avantaj olması gibi durumlar vardı.
Ben bir melezim, özellikle de hipnoz büyüsü yapabilen bir melez. Periler büyüleri ve sırları ile bilinirler. Özellikle de hipnoz ederek akıl çelmekle. Benimde yıllarımı peri krallığında geçirdiğimi düşünürsek, hipnoz benim için çok kolaydı. Şeytanlar ki kişilerin akıllarıyla oynamayı çok severler, özellikle de onları delirtmek zevk verir.
İblisler ve şeytanlar aynı şey değil burada, şeytanların uzun tırnakları varken iblislerin yapış yapış vücutları ve siyah bedenleri var. Şeytanlar zihinlerde varlıklarını sürdürürken iblisler, ruhunuzda varlıklarını sürdürür. Ruhunu kaybetmek daha tehlikelidir.
Sarayda hazırlanarak imparatorluğa, iblis krallığına ziyaret gerçekleştireceğim diyerek bir dilekçe göndermiştim. İznim kabul olunca hazırlanarak iblis krallığına portalla gelmiş ve ana sarayı yani kralın sarayını ziyaret etmiştim ancak kralın görevde olduğunun bilgisi verilmişti. Bende biraz krallığı gezmek istediğimi söylemiştim. Bana sarayda dinlenmem için bir oda vermiş istediğim kadar(!) kalabileceğimi söylemişlerdi.
Şuanda üstüme giydiğim simsiyah kıyafetlerle birlikte iblis krallığının ‘Drakhalia’ adı verilmiş sarayının karşısında saatin gece yarısını geçmesini bekliyordum. Saatler gece yarısını geçince iblisler uyanır ava çıkarlar ve bu saat dilimi gölge avcılarının iş başı saatleridir. Masum canlıları öldürmek için çıkan iblisler gölge avcıları tarafından susturulurlar. Bu görev sadece iblis krallığına aittir, aynı zamanda halkın korunmak için yapıldığını söyleniyor. Aynı zamanda halka gece on ikiden sonra sokağa çıkma yasağı veriliyor.
İşin iğrenç yanı ise kralın kurallarına uymayan halkın mahkûmlara yem edilmesi, iblislerin beslenme biçiminin insan yemek olması halkın da insan yiyerek beslendiği gerçeğini değiştirmediği gibi bu işkenceye ses çıkarmayanların sayısı oldukça yüksek ne yazık ki.
Benim ise şuanda burada bulunma amacım gölge avcılarının liderini bulmak ve onunla tanışmak. Ve ne tesadüf ki gölge avcıların lideri yeni tanıştığım ve fani olduğunu sandığım biri.
Okulda ki yeni tanıştığımız arkadaş grubunda olan kas yığını. Arel Stormveil.
Bu bilgiyi öğrenmem ile anlık bir şok yaşamadım desem yalan olur, çünkü asla ama asla kendi dünyamdan birinden böyle bir atak beklemiyordum. Asıl şaşırma sebebim ise gölge avcılarının tek görevi iblisleri avlamak değil aynı zamanda kendilerinden olan birini korumak olduğunu öğrenmemdi. Gölgeleri korumak onların diğer görevidir. Ve o okulda bir adet gölge var ve benim bundan yeni haberim oluyordu.
Başarısızlık. Sadece başarısızlık.
Haklısın iç ses.
İleride sarayın içerine giriş yapan avcıları görmemle oturduğum çardaktan kalkarak onlara doğru ilerledim.
“savlete, dominae et duces. spero men on oblitos esse, charissimi proceres.” Gözlerim en önde duran lidere yani Arel’e döndü, “quomodo vales? Quomodo fuit mortalis mundus? Bene memini te, mi domine, ingenue.” Söylediklerimi çevirmek gerekirse şöyle dedim, “selamlar hanımlar ve beyler. Değerli soylular, beni unutmadığınızı umarım.” Daha sonra Arel’e bakarak şöyle dedim, “nasılsın? Ölümlü dünya nasıldı? Sizi iyi hatırlıyorum efendim, gerçekten.”
Aynı dili konuştuğumuzu fark edince Arel hariç ekipteki herkes önümde yavaşça reverans yaptı. Ekibi 15 kişiden oluşuyordu.
“regina mea” kraliçem.
Ekipte ki herkes Arel‘ e korku dolu bakışlar atıyordu. Yasalarda benim alt mertebemde olan biri önümde diz çökmezse idam edilirdi. Ancak eğer imparatorluk tarafındaysanız benim önümde diz çökmeyen kimse ceza almazdı.
İmparatorluk kuralı 6: imparatorluğa itaat et.
Ancak ben bu kurala hep karşı gelmiştim, hep.
Arel’e arkamı dönerek arka bahçeye doğru ilerlemeye başladım. “veni mecum.” Şaşırtıcı bir şekilde emrime uyarak arkamdan gelmeye başladı. Sarayın arkasında kalan boş alana geldiğimizde sakince arkamı döndüm. Bu sefer İspanyolca hattına geçtim, bu benim onlara okulda yalan söylemediğimin bir kanıtı olacaktı. Neden bilmiyorum ama güven vermem gerektiğini hissetmiştim.“como fue estar cerca del corazon de una mujer sin crazon? Me lo puedes decir? Porque ya hace años que lo olvide.” Kalpsiz bir kadının kalbine yakın olmak nasıl bir şeydi? Bana söyleyebilir misin çünkü ben yıllar önce unuttum.
“neden buradasınız kreliçem?”
“ufak bir ziyaret yapmak istedim. Malum bazen kendi krallığımdan da sıkılabiliyorum. Neden sevgili lordum, bu ziyaret sizi rahatsız mı etti?”
“hayır, sadece birkaç gün öncesinde fani olduğunu düşündüğüm birinin aşağı dünyanın bir kraliçesi olmasını sindirebilmiş değilim.” Önümde saygıyla eğildi ve reverans yaptı, imparatorluk yanlısı değilmiş. “beni nasıl anladınız?”
“öncelikle bana siz ya da kraliçem diye hitap etmezsen sevinirim. Açıkçası şans eseri öğrendim. Burada aradığım biri vardı ve bunun için yardımcı olacak birini arıyordum. Gölge avcılarının varlığı aklıma gelince güvenilir bir ekip olduğunuzu düşünüp ufak bir araştırma yapmaya başladım. Ve karşıma sen çıktın.” Anladım dercesine kafasını salladı.
“aradığın kişi kimdi?” çabuk uyum sağladı, ancak gergindi arada farkında olmadan yumruğunu sıkıyor zihninden gergin olduğunu söylüyordu.
“bir kâhin.”
“kâhin?”dedi sorarcasına ve alnında ki terini sildi. Kafamı sallayıp cebimden kül olmuş olan yıldız tozunu ve kesesini koyduğum bir başka kese çıkardım.
“bana bunu bir kâhin gönderdi ve benim o kâhini bulmam lazım.” Elimde ki keseyi alarak içini açtı ve inceledi.
“ ne vardı bu kesenin içinde? Sana sadece kül gönderdiğini düşünmüyorum.”
“seni ilgilendirdiğini düşünmüyorum, lord.”
“haklısınız, kraliçem. Lütfen bağışlayın.” Kraliçem sözünü vurgulamıştı.
“Sen sadece bu diyarda yıldız tozuyla ilgisi olan bir kâhin olup olmadığını söyleyeceksin.” Bana sorgulayan bakışlar atarken bakışlarım elinde ki keseye düştü.
Ne çok acı çekmiştim o kesenin içinde ki için.
“var, bu diyarda tanıdığım bir kâhin var. Hatta adresi de var. İblis krallığının köyünde kalıyor.”
Adresi bana ayrıntılı bir şekilde verdikten sonra elindeki keseyi bana uzatırken bileğinde ki sayıları gördüm.
121615. Arel. Arel bir denekti. Benim gibi bir denekti. Gözlerim hızlıca gözlerine tırmandı. “sen melezsin.” Ellerim bileğine uzandı ve bileğinde ki yazıyı ortaya daha çok çıkartarak doğru okuduğumdan emin oldum. “evet, sen bir melezsin.”
Elini hemen elimin üzerine koydu ve elimi bileğinden uzaklaştırdı. “bunu kimseye söylemeyeceksin.”
“bana emir veremezsin! Kimsin sen, ne zaman denek oldun? Seni hatırlamıyorum, sonradan melez olmuşsun.” ellerimi bileğinden çektim ve kendi bileğimde ki sayıları ortaya çıkardım. Bileklerimizi yan yana tutarak ona gerçeği gösterdim. Bana anlamlı bakışlar atmaya başladı ancak arka bahçeye giriş yapan adımlarlar birbirimizden uzaklaştırıp bileklerimizi gizledik.
“Arel, görev geldi.” Gelen ekip üyesiyle birlikte bana baş selamı vererek hızlıca uzaklaşmaya başladı. Üzerimde ki cepleri olan kargo pantolonumun içinden telefonu çıkardım ve Larin’i aradım.
“bana Arel Stormveil’ i araştırmanı istiyorum, Su. Mümkünse hemen.”
“bu saatte mi?”
“Evet, saatin önemi var mı?”
“ ne demek var mı? Zekâmın gelişmesi için ve güzelliğim için evet. Uyumayı seviyordum.”
“tamam, yarın izinlisin ama bana şu Arel denen adamı araştırman gerekli, Su.”
“tamam, bakıyorum şimdi.” Telefonu kapatınca arka tarafta bulunan kapıya ilerleyerek sarayın sınırları içinden uzaklaştım. Telefonuma 7 dakika 13 saniye içinde art arda gelen mesajlarla istemsizce sırıttım. Larin severdi dakikliği, hiç bir şeye geç kalmaz her işini en hızlısından bitirirdi.
Köy yoluna girdiğimde Arel’in bana söylediği büyük çeşmeyi arıyordum. Şuan da tam olarak köy meydanının ortasında duruyor ve etrafta ki evleri inceliyordum. Az ileride bulunan eski ahşap evin arkasında ki mermer çeşmeyi görünce o tarafa ilerlemeye başladım. Yürümeye devam ederken gecenin içinde ki bir beden dikkatimi çekti. Çeşmenin oturak kısımlarında ince bir beden oturuyordu, biraz daha ilerleyince üstüne giymiş olduğu siyah cübbeyi görmüş oldum.
Gecenin içinde bu kadar siyahken çok zor seçiliyordu, benim gibi dikkatli bir şekilde bakmayan biri asla burada biri olduğunu anlamazdı. Biraz daha ilerleyerek bedenin arkasında durdum, arkasında bedenimi hisseden beden önce yavaşça omzunun üstünden bana doğru baktı, ancak siyahlar içindeyken ve karşı tarafta bulunan sokak lambasının cılız ışığının oluşturduğu gölge yüzünden yüzünü göremedim.
Yavaşça ayağa kalkarak önümde durdu, benden kısa olan beden tanıdık gelmeye başlamıştı. Siyah eldivenlerin takılı olduğu ellerini kaldırarak üstündeki cübbenin kapüşonuna koyarak arkaya ittirdi. Sarı saçlar ve turkaaz gözleri görünce bedenimde ki gerginlik hızla dağıldı.
“leydim.” Sol elimi burnuna götürerek burnunu parmaklarımın arasına sıkıştırıp sıktım. Bu hareketim onu hep rahatsız ederdi, bende inadına yapardım.
“ya Gece! Salsana burnumu”
“leydimmiş, leydine sıçayım senin. Madem geleceğimi biliyorsun bu kadar germene gerek var mı?” inadına burnunu daha da sıktım, elleri hızla birbirine tutunup altta birleşti. Rahatsız olduğu bir şey olduğunda hep böyle yapardı, ellerini aşağıda birleştirerek parmaklarıyla koparırcasına oynardı.
“tamam, rahat bırak artık şu burnumu, ağlarım bak görürsün.”
“sus be! Çok simetrik burnun, sinirlerimi bozuyor bu kadar simetrik olması.” Küçük kalkık burnu fındık kadardı ve kemik kısmı fazla düzdü, sinirlerimi bozuluyordu.
Neden bu kadar simetrik olmak zorundaydı?
“takıntılarını lütfen sadece kendi üzerinde uygula abla. Burnum gayet iyi durumda ve onu seviyorum.”
Takıntım vardı. Fazla simetrik olan şeyler sinirlerimi bozuyordu, çok düzlüğe gerek yoktu. Dümdüz bir çizgi çekersem silerek bir kısmına hep eğrilik ekler dümdüz olmasını engellerdim. Kıyafetlerim dolabımda, asla askılarınım yönleri aynı tarafa bakılacak şekilde asılmamalıydı, hep biri ters yönde olmalıydı. Ya da masamda ki eşyalar düzenli bir şekilde durmazdı, hep bir eşya yamuk dururdu. Bu takıntım yüzünden başıma çok bela almıştım.
“ben sana gittiğin her yeri çamaşır suyuna boğuyorsun diye bir şey diyor muyum, hem sen niye geldin bakayım? Ben sana gelebilecek olsan gel derdim zaten, Güneş.”
Kafasına masumca öne eğdi ve ellerini arkada birleştirdi, bunu da hep bir suç işlediğinde yapardı. “biliyorum ama bana ihtiyacın olduğunu düşündüm. Sinirle hareket etmenin verdiği sonuçlarını biliyoruz.”
“Bu yine de arkamdan gizli iş çevirmeni gerektirmez, neden geldin, Güneş? Ben sana bir görev vermiştim zaten.” Yapma dediğim şeyleri inadına yapma huyunu sanırım benden almıştı. Gerçi 16 yaşında, varlığından haberi olan ablasından neyi görüp de ondan huyunu alacaksa…
Omuzlarını silkerek elimden tuttu ve beni yürütmeye başladı. “Güneş, kâhin kim bilmiyoruz ve zarar görmeni istemiyorum.” Elini çekiştirerek durdurdum, “Bu benim geçmişimle alakalı, bu yüzden bence hiç karışmamalısın.” Beni dinlemeyeceğini bilerek anlatmaya çalışıyorum ama kesin yine başının dikine gidecekti.
“tamam işte. Bende şu özenle gizlediğin geçmişini öğrenmiş olurum. Fena mı olur?”
“Güneş,”
“abla tamam, öğrenmemi istemiyorsan saygı duyup gidebilirim ama hani aramızda bir sır olmayacaktı? Şuan benden gizlediğin şeyler için sana trip atsam ne dersin, sadece aramızda sır olmamasını istediğin halde sır sakladığın için bu sırrın ne olduğunu merak ediyorum, o kadar.” Derin bir nefes aldı, “gerçekten ‘git’ dersen giderim ama sadece dürüst olmanı istiyorum.”
Gözlerini içine baktım, benim kardeşim hep böyle olmuştu. Başkalarına karşı gösterdiği saygının ona da gösterilmesini isterdi, herkese kolayca güvenirdi ve hemen saygı duymaya başlardı. Onun verdiği kararlara saygı duyulmadığında da dünyanın en çirkef insanına dönüşebiliyordu.
“tamam, gel ama ben sana anlatmadığım sürece sorgulamak ve üzerime gelmek yok tamam mı? Zamanı geldiğinde ben sana anlatacağım her şeyi zaten.”
Hemen kafasını sallayarak beni onayladı, verilen kararlara da hep saygı duyan biriydi. Kendi kendini büyüten biri olarak hep çok olgundu, Güneş. Annesini sadece 2 yaşına kadar görmüştü, sonrasında annesi ile ayrılmak zorunda kalınca büyüdükçe annesine dair her şeyi unutmuştu. Annesinin adını bile.
“düş önüme.” Dediğimi yaparak önden yürümeye başladı, ikimizde üzerimizde pelerinin başlığını kafamıza geçirdik ve ilerlemeye başladık.
“nerde bu kâhinin evi? Peşimden gelmeye kalkıştığına göre yerini de biliyorsundur.” Alayla konuşurken aynı zamanda telefonumu elime alarak mesaj var mı diye kontrol ediyordum. Marsel ve Mehlika gece görevindeydi acil bir durumda bana haber vereceklerdi.
“yazısından kim olduğunu anlamaya çalıştım, sisteme sorduğumda böyle bir yazının sisteme kayıtlı olmadığını söyledi. Kâğıtta parmak izi ya da başka bir iz yoktu, ancak kâğıt yasemin kokuyordu, sistem yasemin ve kan kokusunu tespit etti.” Yutkunarak devam etti, “ senin yerini kolyeden buldum.” Onun güneş, benim ay kolyemde takip cihazı vardı. Bunu olası bir tehlike durumu için yapmıştım.
“yasemin mi, iblis krallığında yaşayan biri için gereksiz derecede saçma değil mi?”
“Bende öyle düşünüyorum ama kim olduğunu bilmiyorum ve sistemden aldığım sonuçlara göre kâhinin varlığı yok.” Düşüncelerim doğrulanmıştı.
‘Sistem’ dediğimiz şey imparatorluğun yönetim sistemi gibi bir şeydi. Tüm yaşayan halkın kan gurubunun, aile geçmişinin, diğer kişisel bilgilerinin yanında yazı tiplerinin, parmak izlerinin hatta kokularının bile bulunduğu bir sistem. Bu sisteme sadece imparatorluk elçiliğinin üyesi olan kişilerinin erişim izni vardı. Ve bizim örgütümüzde de Alpay Valerius varken bu sisteme erişmek oldukça kolaydı.
Alpay imparatorluk üyesiyken aynı zamanda da bize çalışıyordu, Alpay ilk bizim aramıza gireceğinde açıkçası ondan şüphelenmiştim. İmparatorluğa kolayca ihanet eden biri bize de ihanet eder diye düşünmüştüm ancak zamanla gerçekleri öğrenince bu şüphem yavaşça yok olmuştu.
“zaten yaşayan biri değil.” Güneş şoke olmuş bir şekilde bana dönerken ben yüzümde ki ifadesizlikle yürümeye devam ediyordum.
“ne?”
“bildiğin yaşayan biri değil, sürgün edilmiş ama sürgün esnasında kaçmış biri ancak sürgün edilmeden önce sisteme ‘ölü’ olarak girildiği için öyle kalmış. Kaçtıktan sonra bulunamamış olmalı.”
“abla, bunu nasıl anladın diye sormaktan korkuyorum ama nasıl anladın?” kıkırdayıp yavaşça onu kolumun altına çektim. Oda hızlıca kollarını belime sararak yüzünü boynuma gizledi ve kokumu içine çekti. Bunu çok sık yapardı, kokumun en fazla boynumdan geldiğini söylerdi.
“şuana kadar geçmişimden yaşayan biri karşıma geçmedi. Geçmişimi bilen herkesi sürgün eden ya da ettiren bendim zaten. Yaşayan biri olması çok zor bir ihtimaldi, imparatorlukla yaptığım anlaşmada bu vardı: geçmişimi bilen kimse yaşamayacaktı.”
“Sen imparatorlukla anlaşma mı yaptım dedin az önce?”
“sorgulama. Ayrıca çok yaklaşma kan kokuyorum prensesi öldürdükten sonra duş almaya şansım olmadı.”
Hayır,”
“ne hayır?”
“kan kokmuyorsun, şeftali kokuyorsun.” Zorlukla yutkundum, cümlesiyle geçmişimin kanlı sayfaları gözümün önüne geldi.
15 yaşındaydım, sarayda ki odamda kitap okuyordum. Yan odadaki kavga seslerini duyabiliyordum. Ancak seslere takmadan kitabımı okuyor ve sonuna kalan 3 sayfanın bitmesini iple çekiyordum. Odadan gelen eşyanın kırılma ve tokat sesinin duyunca yerimde irkildim ve kitabımdan gözlerimi ayırarak seslere kulak kesildim.
“Ellos no pertenecen aqui!” onlar buraya ait değiller.
“ne saçmalıyorsun sen? Onlar bize lazım. Zyran, o Gece iti bize Simon’a karşı çok işe yarayacak biri.” Simon dedikleri kişi benim babamdı, babam olmayan babam. Kulağa komik geliyordu doğrusu, benim ne bok yediğimi umursamayan babama beni koz olarak kullanacaklarmış, ne yazık ki babamın benim ne durumda olduğumu düşündüğünü sanmıyordum.
“Aurelia, kız daha reşit değil. Bizim başımıza bir bela gelecek. Babası kızı umursamıyor ayrıca. Umursuyor olsa şimdiye bulmaya çalışırdı. Boşuna uğraşıyorsun, kız senin yaptığın deneylere cevap vermiyor bile.” Onlar öyle sanıyordu, ben zaten melez kanına daha önceden sahip olduğum için deneylere tepkime vermiyordum.
“neyden bahsediyorsunuz siz, ‘onlar’ dediğiniz kişiler kim?” bu ses ona aitti, benim Gölge’m. “Lavin’e ne yapıyorsunuz, anne ne diyor babam? Cevap verin, ‘onlar’ dediğiniz diğer kişi kim?”
“Gölge, çık dışarı. Seni ilgilendiren bir durum yok, hemen çok dışarı!”
“Çıkmıyorum, bana Lavin’e ne yaptığını hemen anlatıyorsunuz. Diğer kişi umarım Larin değildir.”
“Göle, haddini aşıyorsun çık dışarı!” babası Gölge’ye sinirlenmişti, benim yüzümden.
“ona ne yapıyorsanız bana da yapın. Hemen şimdi, onlara ne yapıyorsanız bana da yapın.” Bunu dememeliydi, benim için hayatını zehir etmemeliydi. Larin her ne kadar bu aileye üvey evlat olarak gelmiş olsa da kullanılıyordu. Benim gibi o da kullanılıyordu.
O gece belki yatağıma zincirlenmemiş olsaydım eğer Gölge’yi kurtarabilirdim. Ama maalesef benim yetersizliğime denk gelmişti, yine.
“Gölge, son uyarım çık dışarı.”
“Baba, “ birkaç gürültü sesi sonrasında kapını açılıp sertçe kapanma sesini duymuştum. Anlamıştım, onu götürüyorlardı. Bana ve Larin’e yaptıklarının aynısını yapmaya.
Dakikalar sonra yerin altında olan deney odasından gelen haykırışları duyabiliyordum. Her haykırışta bir damla gözyaşı düşüyordu yanağımdan, ama yine de elimden hiçbir şey gelmiyordu. En sonunda 46 dakika sonrasında gelen en acılı olan haykırışla birlikte bende aynı şekilde haykırdım. Oturduğum yatakta haykırıyor ve aynı zamanda kendime tırnaklarımı geçiriyordum.
Gelen basamak tırmanma seslerinden sonra odamın kapısın kilidi ve zincirleri açıldı. İçeri giren Gölge’nin annesi ile birlikte içime düşen rahatlamayla öfke beni çok zorlamıştı.
”neden bağırıyorsun, tepkime mi var?”
Acı çeker gibi başımı sallayıp yerimde kıpırdamaya başladım. Aurelia hızla yanıma geldi ve ben incelemeye başladı, yanıma gelmesiyle birlikte tırnaklarımı yüzüne geçirerek büyük bir yarık açtım. Yüzündeki kanlar üzerime sıçramıştı, kan olmuştu üzerimdeki beyaz kıyafetler.
Kadından kopan haykırışla odama giren muhafızlar ellerimi zorlukla kadının üzerinden çekmişti. O gün muhafızlardan biri yüzüme, hayatımda yediğim en sert yumruğu atmıştı. Muhafızlar kadını alıp revire giderken ben kadının cebinden aldığım kelepçelerin anahtarı ile bileğimdekilerden kurtuluyordum. Kapıyı açık bırakmışlardı, hemen dışarı çıkıp gizlice aşağı inmiş ve Gölge’nin içinde bulunduğu odaya girmiştim.
Gördüğüm görüntü ile yerimde sendelemiştim. Gölge yerde vücudundaki iğne izleri ile yatıyordu. Yapılan iğneler değildi, her bir iğne ile vücudunuzda ki tüm hücrelerin uyuştuğunu ve size katlanılmaz bir acı vererek hissizleştiğini düşünün. Ve Gölge’ye sayabildiğim kadarı ile 125 tane iğne yapılmıştı.
“G-Gölge?” yerde hissiz bir şekilde sırtı duvara yaslı bir halde yatıyordu, gözleri yerdeydi. Zorlukla yanına ilerleyerek ona üstten bakmaya başlamıştım, hala bir tepkime vermeyince masanın üzerinde bulunan ilaç kutusundan narkoz alarak yanına çöktüm ve kolunu tuttum.
Uykudan uyanır gibi hızla elimi tutmuştu, “yapma, bırak çekeyim bu acıyı.”
“neden? Gölge çok acıyordur, biliyorum. Benim yüzümden bu acıyı çekiyorsun. Lütfen izin ver.” Gözlerini gözlerime sabitleyerek elimde ki şırıngayı aldı ve en uzak köşeye fırlattı.
“hayır, sen her gün bu acıyı çekiyorsan bende çekebilirim.”
“Gölge,”
“Lavin, sen bu acıyı benim ailem yüzümden çekiyorsun. Benim ailem sana işkence ediyor.”
“ben alışığım, babamda yapıyordu. Alışığım ben ama sen değilsin.” Elimi uzatıp alnına koydum, ateşi vardı. Tepkime gösteriyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladığımda tutarak beni kendine çekerek sıkıca sarılmıştı.
“C-Canın acıyacak, Gölge. G-Gölge ölebilirsin, tepkime gösteriyorsun. Lütfen,” sözlerime inat kafasını daha çok boynuma gömerek kokumu içime çekmişti. Dudaklarını şah damarıma bastırdığında ister istemez gerilmiştim, oraya annesinin kanı sıçramıştı ve kan kokuyordum.
“kan kokuyorum, ben”
“hayır, şeftali kokuyorsun. Şimdi sus ve sana sarılmama izin ver, Lavin.” Bana bir tek o Lavin derdi. Başkasının demesine izin vermezdim…
“tamam, yeter bu kadar gevezelik. Gidelim artık şu kâhinin evine.” Kafasını sallayarak önüne döndü ve yürümeye devam etti. Arkasında olduğum için yüzümü görmüyordu, hızla düşen bir damla yaşı sildim. Hissetmiş gibi bana dönen kardeşime gülümseyerek ilerledim ve öne geçtim.
Verilen konuma ulaşınca eski evin ahşap kapısını tıklattım. İçeride olması gerekliydi. Kapıyı çalmama rağmen içeriden ses gelmeyince evin arka tarafına ilerledim. Evin arka bahçesinde evin içine girilen bahçe kapısı aralıktı. Arkamdan gelen kardeşime elimle gel hareketi yaptım. Hızla yanıma gelen kardeşime döndüm ve elimde ki hançeri ona uzattım.
Bana sorgulayan bakışlarına karşı kafamı iki yana sallayarak hançeri eline tutuşturdum ve içeri girdim. Ancak tabi ki Güneş rahat durmadı ve komlu tutarak beni durdurdu.
“senin silahın yok ama. Sen nasıl korunacaksın.” Kafamı iki yana salladım ve diğer elimi oraya çıkararak parmaklarımdaki sihri görmesini sağladım.
“sana bir silah veriliyorsa sorgulamadan al, Güneş. Karşı tarafın bir planı olmasa sana elindeki tek silahı vermez zaten. Şimdi sus ve yürü.” Kafasını sallayarak başlığını düzeltti. Evin aralık kapısından içeri girince yakılmış olan 12 mumu görünce kaşlarımı çattım.
Mum mu? Burada gerçekten bir kâhin yaşıyormuş anlaşılan. Yoksa elektrik varken mum ne alaka.
Evin her yerini aradık ancak kâhin burada değildi. Geleceğimi bildiğini biliyordum zaten ancak bu kadar korkak çıkacağını düşünmemiştim.
“Gücü sadece bana mektup yazmaya yetiyormuş anlaşılan.”
“abla!” Güneş’in sesi ile hızla sesin geldiği yine koştum. Koridorda ban doğru gelen kardeşimle karşılaşınca ikimizde durduk. Güneş elinde adımın yazılı olduğu bir zarf tutuyordu. “bunu buldum, yatağın üzerinde öylece duruyordu.” Elinden zarfı açarak salona ilerledim.
“Güneş, şu ışığı lütfen açar mısın? Karınca duası gibi yazı zaten mum ışığında ben bunu asla okuyamam.” Açılan ışıkla birlikte görüşüm netleşti ve zarfı açıp mektubu okumaya başladım.
Karanlıkla dokunmuş tahtın sahibine;
Zaman, bir nehir gibi akmaz her yerde. Bazı vadilerde o donar, bazı zirvelerdeyse kudurmuş bir rüzgâr gibi geri eser. Ben, gözlerini yıldızsız gecelere çeviren biri olarak, geçmişin yankılarını duyuyorum. Ve bu yankılar, sessizliği bile uyarıyor.
Sana dair eski bir kehanet, küllere gömülmüş bir ayinin küskün fısıltılarında yankılandı dün gece. Mühürlenmiş bir kapı açılmış olabilir, ya da açılması yakın. Geçmişin hataları, unuttum sanılan isimler gibi geri döner. Ve bazı isimler… Unutulmamak için çok büyüktür.
Sana dokunan o eski bağ, bir zamanlar kana bulanmıştı. Gölgeler sana hala “bizden biri” diye fısıldıyor, çünkü kandaki sır unutmaz. Ve kan, zamanı tanır. Sen geçmişi gömmedin. O sadece uyudu. Şimdi ise uyanmak üzere.
Sana yalnızca şunu söyleyebilirim:
Her ay ışığında parlayan yüz, sana dost değildir. Her sessizlik, huzur değil pusudur. Ve bazı sorular sorulmaz, çünkü cevapları zincirleri kırar.
Geçmişin izlerini silmek isteyenler, kaderin kalemini karalayamaz.
Hazır ol, kraliçem. Çünkü eski yemin… Yeniden yankılanıyor.
Zamanın üçüncü kapısından…
“ama sikerler yani, her seferinde böyle mektup yazıp kaçacak mı bu?” telefonumun titremesiyle birlikte kaşlarım çatıldı ve cebimde ki telefonumu çıkardım. Marsel’den mesaj vardı:
“acilen gelmen lazım olaylar karıştı, 4 tane fani ölüsü bulduk.”
Sinirle soludum, “lan bir tek tek gelin amına koyayım. Yeter lan.” Bana tuhaf bakışlar atan Güneş’e gözlerimi devirdim. “gitmemiz lazım bizimkilerin başı dertte.”
“kâhin?”
“sonra hallederiz onu, burayı ateş altında bırakıp gidelim.” Beni tehdit edenin arkasında bıraktığı şeylerin hepsini kül edecektim. Bu da benim kendime yeminimdi…