İçeriğe geç

İkizler ve Maskeler

Bölüm 1 · 7 dk okuma

İkizler ve Maskeler

Bölüm 1

Bölüm 1

Gölge benim, yankı benim, sahne benim.

Sahne ışıkları gözümü kamaştırıyor. Ama herkesin benden beklediği o değil. Beklentileri karşılamalıyım, Elara olmalıyım. Zira ben Elara Demir'im. En azından bu akademinin gözünde, öyleyim. Parmağımı kadife koltuğun yıpranmış kumaşında gezdirirken, kalbimin göğüs kafesime her çarpışında Elara'nın ritmini hissetmeye çalışıyorum. Beynim, "Sen Lara'sın, Lara," diye fısıldasa da dudaklarım kilitli. Bu bir rol, en büyük rolüm. Ve bu role hayatım bağlı.

Elara'nın "Dünya Sanat Akademisi"ne kabul edildiği mektubu ilk gördüğümüzde, annem sevinçten çığlık atmıştı. Ben ise içten içe bir burukluk hissetmiştim. Elara'nın yeteneği su götürmezdi. Sahnedeyken adeta başka bir boyuta geçer, izleyiciyi büyüleyici bir girdabın içine çekerdi. Ben ise hep arkada, kuliste, notaları kontrol eden, kostümlerin son dikişlerini atan, ışık ayarlarını gözden geçiren gölgeydim. Elara parlaktı, ben ise sönüktüm. Elara özgürdü, ben ise kurallara bağlıydım.

Fakat Elara, akademiye adımını atamadan kayboldu. Bir sabah uyandığımızda yoktu. Arkasında sadece buruşuk bir not ve bir kolye bırakmıştı. Notta "Gitmeliyim. Beni aramayın. Bulunmak istemiyorum," yazıyordu. Kolye ise hep boynunda taşıdığı, ikimizin de adının baş harflerinin işlendiği eski, gümüş bir kolyeydi. Annemle babam şoktaydı. Akademiye bir açıklama yapmak zorundaydılar. Skandal büyük olurdu. Dünya Sanat Akademisi gibi prestijli bir kurum, öğrencisinin okula gelmeden ortadan kaybolduğunu kaldıramazdı. İşte tam o anda, babamın gözleri bana takıldı. Bir an için içimi bir ürperti sardı. Gözlerinde gördüğüm şey, dehşet verici bir fikrin tohumlarıydı.

"Lara," dedi, sesi titriyordu. "Elara'nın yerine geçmelisin."

Nefesim kesildi. Hayır. Olamazdı. Ben Elara değildim. Onun ruhunu, yeteneğini, o sahne tutkusunu taşıyamazdım. Ama babamın kararlı bakışları, annemin çaresizliği ve Elara'nın boş odası, beni bir uçuruma sürüklüyordu. Kabul ettim. Kabul etmek zorundaydım.

Şimdi buradayım. Akademi'nin görkemli, Gotik mimarili ana binasının büyük salonundayım. Kırmızı kadife perdeler, tavandan sarkan devasa avizeler, cilalı mermer zeminler… Burası bir okuldan çok, bir sarayı andırıyor. Hava, eski kitapların, cilalı ahşabın ve bilinmeyen bir parfümlü temizleyicinin karışımıyla ağırlaşmış. Her köşede fısıltılar, her bakışta bir yargı var gibi hissediyorum. Buradaki herkes birbirine benzemeyen bir tür seçkinler ordusu. Yetenekleri, hırsları ve sırları birbirine karışmış durumda.

"Hoş geldin, Elara," dedi Madam Eliza, Akademi'nin müdiresi. Sesi buz gibiydi, bakışları keskin. Beyaz saçları topuz yapılmış, yüzünde tek bir mimik oynamıyordu. Onu daha önce fotoğraflarından görmüştüm. Soğuk ve uzlaşmaz duruşu, fotoğraflarında bile netti. "Büyük yeteneğini burada sergileyeceğin için sabırsızlanıyoruz."

Yutkundum. Elim istemsizce boynumdaki kolyeye gitti. Elara'nın bıraktığı kolyeyi, benim için çok özel bir anlamı olduğundan değil, onun burada bir izini taşımak için takıyordum. Belki de bu, benim yalanımı daha inandırıcı kılardı. "Teşekkür ederim, Madam," dedim, sesimin olabildiğince kendinden emin çıkmasına çalışarak. İçimde bir yerlerde Elara'nın o kibirli, kendinden emin duruşunu taklit etmeye çalışıyordum. Bu bir performans. Sadece sahnedeki değil, hayatımın performansıyla karşı karşıyaydım.

Madam Eliza'nın yanında, genç bir çocuk duruyordu. Ares Kaplan. Elara'nın günlüğünde adını sıkça gördüğüm o karanlık, yetenekli müzisyen. Saçları gece kadar siyahtı, gözleri ise sanki evrenin tüm sırlarını barındırıyordu. Bana baktığında, içimde bir yerlerde buz gibi bir rüzgar esti. Bana bakmıyordu, içimi görüyordu sanki. Yalanımı, taklidimi, beni ele veren her şeyi… Elara'nın günlüğünde onun hakkında "Gözleriyle ruhumu soyuyor," yazdığını hatırladım. İşte o an Elara'nın ne demek istediğini anladım. Benimle ilgili bir şeyler biliyor gibiydi, ya da sadece ben öyle hissediyordum.

"Ares, Elara'ya kampüs turunda eşlik edecek," dedi Madam Eliza, sesinde herhangi bir duygu kırıntısı yoktu. "Gerekli formlarını doldurduktan sonra ona katılabilirsin, Elara."

Ares bana kısa bir baş selamı verdi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bu beni daha da geriyordu. Yanından geçerken, hafif bir nane ve toprak kokusu aldım. Elara'nın günlüğündeki Ares'e atfedilen gizemli havanın bir parçası olmalıydı bu koku.

Madam Eliza'nın ofisinden çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Kalbim hala hızla atıyordu. Bu binanın her köşesinde, Elara'nın hayaleti dolaşıyor gibiydi. Ya da benim kendi korkularım.

Formları doldurmak, düşündüğümden daha zordu. Elara'nın doğum tarihi, adresimiz, aile bilgilerimiz… Her bir bilgiyi yazarken elim titriyordu. Sanki attığım her imza, kendi kimliğimi biraz daha siliyordu.

Formları teslim ettikten sonra, Ares'i bulmak için büyük salona geri döndüm. Orada değildi. Paniklemeye başlamıştım. Kaybolmuştum ve kimsenin dikkatini çekmeden, şüphe uyandırmadan Ares'i bulmam gerekiyordu. Koridorlarda dolaşırken, gözüm açık bir kapıya takıldı. İçeriden piyano sesi geliyordu. Melodi hem hüzünlü hem de tutkuluydu. İstemeden içeri girdim.

Odaya adım attığımda, büyük bir konser piyanosunun başında Ares'i gördüm. Uzun parmakları tuşlarda dans ediyordu. Çaldığı müziğin her notası, odadaki havayı dolduruyor, duvarlara yayılan bir melankoli hissi veriyordu. Gözleri kapalıydı, sanki müziğin içine tamamen dalmıştı. Bir süre onu izledim, müziğin beni de kendi girdabına çekmesine izin verdim. Onun bu kadar yoğun bir duyguyu müziğe dökebildiğine inanamadım. Elara haklıydı, Ares gerçekten de bir dahiydi.

Müziğin son notası yankılandığında, Ares gözlerini açtı ve bana döndü. Bakışları, az önceki müziği kadar keskindi.

"Elara," dedi, sesinde bir tını vardı, sanki adımı tadına bakıyormuş gibi. "Beklettim mi seni?"

"Hayır," dedim, sesim boğuk çıkmıştı. "Sadece… müziğin büyüsüne kapıldım."

Ares'in dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi, ama gözlerine ulaşmadı. "Elara'nın müzikle özel bir bağı vardır," dedi. Sanki beni test ediyordu.

"Evet," dedim, hemen kendimi toparlayarak. "Müzik, benim için her şey demek."

Ares başını salladı. "Öyleyse, akademiyi gezmeye ne dersin, Elara?" Son kelimeyi vurgulamıştı. Gözlerinde bir parıltı vardı, sanki ne kadar iyi bir taklitçi olursam olayım, o gerçeği görebiliyordu.

Beni Gotik koridorlardan, kırmızı kadife perdelerle çevrili provalara, mermer heykellerin ve loş ışıkların süslediği çalışma odalarına götürdü. Her adımda, buranın sadece bir okul olmadığını, aynı zamanda bir sır perdesinin ardına gizlenmiş bir yer olduğunu anladım. Duvarlarda asılı eski tabloların gözleri beni izliyormuş gibiydi. Her köşe, bir fısıltıyı, bir geçmişi saklıyordu.

Beni son olarak büyük tiyatro salonuna götürdü. Burası Akademi'nin kalbiydi. Sahne, loş ışıklar altında devasa ve ürkütücü görünüyordu. Tozlu havada eski kostümlerin ve terin kokusu vardı. Sahnenin ortasında, tek başına bir figür duruyordu. Uzun boyluydu, kaslı bir vücudu vardı ve hareketleri son derece zarifti. Müzik yoktu ama o adeta melodiyle dans ediyordu. Her hareketi bir anlam taşıyor, bir hikaye anlatıyordu.

"Emir Yıldız," dedi Ares, sesi alçak ve gergindi. "Dans bölümünün yıldızı. Ve Elara'nın... yakın arkadaşı."

Emir'in hareketleri öylesine büyüleyiciydi ki, bir anlığına etrafımdaki her şeyi unuttum. Yüzünü göremiyordum, bana arkası dönüktü. Ama vücudunun her bir kasının ne kadar kontrollü olduğunu, her bir figürün ne kadar kusursuz olduğunu görebiliyordum. Bir süre sonra Emir durdu, nefes nefese kalmıştı. Başını geriye attı ve sonra yavaşça bize döndü.

Gözleri benimkilere kilitlendi. Maviydi, derin bir okyanus gibi. Yüzünde samimi bir gülümseme belirdi, Ares'inkinin aksine gerçek ve sıcak. Yanımıza doğru gelmeye başladı. O geldikçe kalbim hızlanıyordu. Elara'nın günlüğünde Emir hakkında da bir şeyler yazıyordu. "Ares karanlık bir fırtınayken, Emir baharın ilk güneşi gibiydi," demişti.

Emir yanımıza geldiğinde, gözleri parlıyordu. "Elara!" dedi, sesi neşeliydi. Hiç tereddüt etmeden bana sıkıca sarıldı. Vücudu sıcaktı, kaslı kolları beni sararken içimi garip bir his kapladı. O an, Elara'nın ne kadar özel bir insan olduğunu, etrafındaki herkesi nasıl etkilediğini daha iyi anladım.

"Seni çok özledim," diye fısıldadı kulağıma. "Neredeydin bu kadar zaman?"

Donakaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Bu samimi sarılma, bu içtenlik, beni hazırlıksız yakalamıştı. Ares'in gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum. Emir'in kollarında erirken, kendimi Elara'nın yerine yerleşmiş gibi hissettim. Ama aynı zamanda, içimde bir yerlerde kendi benliğimin de kaybolduğunu biliyordum.

Emir geri çekildi, hala gülümseyordu. Ama gözleri bir anlığına gölgelendi. Sanki bir şeyi sorguluyor gibiydi. Yüzümdeki en ufak bir ifade değişikliğini bile fark etmeye çalışıyor gibiydi. "Değişmişsin," dedi yavaşça. "Daha… olgunsun."

Yutkundum. Yakalanmış mıydım? Henüz ilk saatimde mi? Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Ares'in yanında durduğunu, bizi dikkatle izlediğini hissediyordum. Emir'in sözleri bir bıçak gibi saplanmıştı içime. "Belki de," dedim, sesimin titrememesi için zorlanarak. "Akademiye gelmek beni heyecanlandırdı."

Emir'in gözleri bir an Ares'e kaydı, sonra tekrar bana döndü. Gülümsemesi zayıflamıştı. "Öyle mi?" diye mırıldandı, sesi daha alçak çıkmıştı. "Yoksa başka bir şey mi?"

O an, tiyatro salonunun derinliklerinden, kulislerden boğuk bir ses yankılandı. Sanki bir fısıltıydı, ama net bir şekilde duymuştum. "Elara..."

Arkamı döndüm, ama kimse yoktu. Sadece boş sahne ve loş ışıklar. Tüylerim diken diken oldu. Bu bir hayal miydi, yoksa burada gerçekten de bir şeyler mi vardı? Elara'nın neden ortadan kaybolduğunu ve bu akademinin ne gibi sırlar sakladığını daha da merak etmeye başlamıştım. Ama bir şey kesindi: Bu ses, bana ait olmayan bir ses, Elara'nın ruhu mu, yoksa bir uyarı mıydı? Gözlerim tekrar Emir'e takıldı. O da duymuş muydu? Yüzündeki ifade, sanki bir sırrı saklıyormuş gibiydi. Ve Ares... Ares'in gözlerinde, karanlık bir zafer parıltısı gördüğüme yemin edebilirdim. Sanki her şeyi biliyordu, en başından beri.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.