26/10/2008
İçeriye giren hemşire ile gözyaşları biraz olsun dinmişti. ''Efendim, ağrı kesicileriniz.'' Diyerek önündeki ilaçların birkaçını genç kadına uzattı. Hıçkırıkları sessiz iç çekişlere dönüşmüştü ama içindeki acının dünya üzerinde karşılığı yoktu genç kadının. Yaslandığı göğüs kafesinden yavaşça kaldırdı kafasını. Hemşireye ise getirilen ilaçları şifonyere bırakabileceğini söyledi. Narince ayaklanmaya çalıştı ama geçirdiği son birkaç saat onu ölümden beter etmişti. Uzun zamandır yanında olan ve bir elini daima sırtında hissettiği sıkı dostu hızlı adımlarla yanına vardı ve koluna girdi. Arkadaşına kısa bir baş selamı ile teşekkür dileklerini iletti. Yavaş ve bir o kadar huzursuz adımlarla hastane odasının lavabosuna girdiler. Soğuk su onu biraz olsun kendine getirmişti ama içindeki yangını hala dindirmemişti.
Genç adam ise göğüs kafesinden ayrılan kadının ardından öylece baktı. Gözleri yanıyordu artık. Sanki tüm hayatı birkaç saat önce gözlerinin önünde canlı canlı yakılmış, küllere dönüşmüş fakat o hiçbir şey yapamamış, öylece izlemek zorunda kalmıştı.
İnsanlar onun acımasız olduğunu düşünür ve dile getirmekten kaçınmazlardı. Babası adam örgütleme, kasten adam öldürme, kaçakçılık gibi suçlardan aranan ülkenin azılı suçlularından biriyken kendisi ülkesi adına çalışan, havacılık alanın profesyonel ve genç pilotlarından biriydi. Eğittiği milyonlarca asker, esir aldığı milyonlarca terörist ve uyguladığı sayısız ve çeşitli işkencelerle o askeriyenin gözü pek komutanlarından biriydi. Askeriyeyi şaşırtan ise bütün bu işleri yalnızca iki sene gibi kısa bir sürede gerçekleştirmesiydi.
Toprağa verdiği silah arkadaşları, kanlı bereler ve üniformalar, sayısız cenaze, ağlayan analar, yüreği yanan babalar. Hepsini tatmış bir pilottu. Bazen acı çekmiş bazen çektirmişti. Ela gözleri bazen hüzünle bazen neşeyle dolmuştu. Varlığını hatırlatan bir kadınla tanışmış, düşman saflarında olduğu fark etmiş ve hem onu hem kendini o zift gibi dünyadan kurtarmıştı. Birbirlerine bağlanmış zamanla da bütünleşmişlerdi. Yeni arkadaşlar edinmiş, birbirlerine daima destek olacak bir arkadaş grubu kurmuşlardı.
Mutlu bir evlilikleri vardı karısı Asel ile. Canı yandığında ona koşardı. Karısı ona bazen dost, bazen anne, bazen küçük bir kız kardeş veya abla olurdu. Ama o çoğunlukla annesi olarak görürdü eşini. Ona hissettirdiği anne sıcaklığı, ev yemekleri ve davranışları da cabasıydı. Yıllardır eksikliğini hissettiği anne sıcaklığını insan karısında bulabilir miydi? O bulmuştu.
Bu anne sıcaklığını başkalarının da hissetmesini istemişti. Ve başarmıştı da. Yani kısmen. Dokuz aydır yolunu gözlediği ikizleri bu lanet dünyaya sadece bir saat kadar göz atmayı uygun görmüştü. Askeriyenin gözü pek komutanını sadece bir saatlik iki bebek ağlatabiliyordu.
Sol elini yavaşça yanan göz pınarlarına bastırdı. Alnına düşen birkaç tutam koyu kahve saçları sağ eli ile saçlarının arasına kattı. Ardından Eren'in elini omzunda hissetti. ''Kendinizi hırpalamayın daha fazla. Olan oldu. Şimdi eşin için güçlü durman gerekiyor.'' Diye mırıldanmadan edemedi Eren.
Eren ile çocukluk arkadaşı sayılırlardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Aynı okulda okumuşlardı. Tek farkları ise Eren ondan bir sene daha geç mezun olmuştu. O ve eşi Sıla daima yanlarında olmuştu. Bazen ruhen bazen ise bedenen. Ama daima yanlarında hissetmişlerdi onları. Askeriyede hemen herkesi tanırdı. Ama Eren ayrıydı onun için. Bütün askeriye ise bunun farkındaydı.
Omzundaki ele birkaç kere dostça vurdu genç komutan. Acısı büyüktü. Ama Eren'in de dediği gibi. Eşi için güçlü durması gerekiyordu. Lavabodan yükselen Sıla'nın acı haykırışı ile hızlıca lavaboya adımladı. Çünkü haykırılan isim biricik eşinin adıydı. Genç kadın kendini fazla hırpaladığı için büyük ihtimalle baygınlık geçiriyordu.
Aynı sıralar doktor odası...
''Cenk, çantayı getir'' diye mırıldandı orta yaşlı adam. Siyah deri koltuğuna öylece kurulmuştu. Karşısında ise büyük umutlarla büyüttüğü şimdilerde ise evlatlıktan reddettiği kızının biricik ikizleri pusetlerinde her şeyden habersiz uyuyorlardı. Yanında ise hiçbir umut beslemediği, şimdilerde ise göz bebeği olan oğlu Baran büyük bir sevinçle yeğenlerini izliyordu.
Hayattı işte. Olma olanağı yüksek olan olayları bir anda tam tersine çevirebiliyordu. Kim derdi ki göz bebeği biricik kızının düşman saflarına sığınacağını? Neyi eksik yapmıştı da o adamda bulmuştu aradığını? Sevgisini hissettirmişti, prensesler gibi büyütmüştü, bir dediğini iki etmemişti. Ev ya da araba? Dünyanın dört bir yanında evleri, her model, her marka arabaları vardı.
Derin düşüncelerden onu kurtaran hafif bir boğaz temizlenmesiydi. Baran yüzündeki sırıtmayı hafif bir iç çekiş ile daha da genişletti. Yeğenleri ile geçireceği uzun yılları düşlüyordu. Acaba ilk adımları kime olurdu? Ya da ilk kelimeleri... Düşündükçe içi kıpır kıpır oluyordu. Kendine gelmeliydi ne yapıyordu şu an! O Baran Karakılıç'tı. Karanlık Dünya'nın önde gelen isimlerindendi. Karizmasını süründürmemesi gerekiyordu. Elleri ile yüzünü sıvazladıktan sonra son mutluluk kırıntılarını yüzünden sildi.
Odaya giren Cenk ise çantayı hızlıca doktor masasına bıraktı. Ellerini önünde bağlayarak sessizce geri çekildi. Yaptığı bu hatadan ömrü boyunca vicdan azabı çekeceğini bilen genç doktor ise sarı saçlarını düzeltti ve sandalyesinde dikleşerek çantaya davrandı. Siyah deri çantanın soğukluğu içindeki vicdan azabı ateşini az da olsa dindirmişti. Parayı hızlıca kontrol etti ve çantayı kapattı. Pembe ve mavi renkli pusetleri eli ile işaret etti ve müsaade ettiğini belirtti. Baran pusetlere ilerledi ve ikisini de alarak kapıya ilerledi.
Kapıda bekleyen eşi Açelya topuz yaptığı sarı saçlarından önüne gelen birkaç tutamı geri attı ve eşine ''Odadan çıkan olmadı. Hepsi yas içinde odadalar.'' Diye mırıldandı ve pusetlere kısa bir bakış attı. Yüzündeki tebessüme engel olamayan Açelya gözlerinin dolmasına da engel olamadı. Geçirdiği ameliyat yüzünden doğmayacak olan evlatlarının acısını biraz da olsa azaltabilirdi. Sessiz bir iç çekişle küçük kızın pusetini kavradı. Sakin adımlarla merdivene adımladılar. Otopark girişindeki korumalara kısa bir baş hareketiyle toplanmalarını emretti Baran. Arabalara davranan korumaların ayakkabı seslerine erkek bebeğin ağlama sesleri eşlik etti.
Annesinin eksikliğini hissetmişti sanki. Belki de yaşadığı dünyanın soğukluğu çarpmıştı yüzüne? Gelecekte dökemediği gözyaşlarına mı ağlıyordu yoksa? Gitgide artan sesine dedesi söylenmekle, dayısı ise kınayıcı bakışlar atmakla yetinmişlerdi. Onlara göre bir bebeğin hastaneden çıkar çıkmaz ağlaması güçsüzlüğe ya da işe yaramazlığa delaletti. Hele ki bir erkek çocuğunun ağlaması asla kabul edilemez bir davranıştı. Bu çocuk bir Karakılıç olunca ise işler fazlasıyla ciddiye biniyordu.
Açelya arabaya biner binmez minik bebeği sallamaya başladı. Ama ufaklık susmamakta kararlıydı. Gelecekte ona atılması yasaklanacak olan çığlıkları şimdi bilinçsizce atıyordu. Baran aynadan ona attığı bakışları arkasına çevirerek son verdi. ''Şu çocuğu sustur artık!'' yüksek tonda konuştuğu için huzurla uyuyan minik kızı da uyandırmıştı. ''Al işte! Diğerini de uyandırdın!'' Diye yeni doğan ve sesi susmayan küçük bebeğe bütün gücüyle bağırdı. Sesi yükselen ikizler ise ağlamaya devam ediyordu. Yüzündeki kızarık ve morlukları fondöteni ile gizleyen Açelya ise aynı morlukların oluşmasını istemediğinden sesini çıkaramıyordu. Kucağındaki erkek bebeği nefretle sallamaya ve sakinleştirmeye çalıştı. Ama ufaklık susmamak konusunda karalıydı. Baran'ın hiçbir işe yaramıyorsun sözleri ile hırsının birazını küçük bebek ile çıkardı. Yorgun düşen erkek bebek sonunda ağlamayı kesti. Kız kardeşi ise onun kesilen sesi ile sesini kesti ve açık gözler ile karşısındaki sürücü koltuğunun sırt kısmına bakıyordu.
Halil Karakılıç ise bu durumdan pek memnun değildi. Bakışlarını yola çevirerek ''Oğlandan pek umudum yok ama kız olanı işe yarayabilir'' diye mırıldandı. Dikiz aynasından bakışlarını küçük kıza çevirdi. ''Sen ne diyorsun? İşe yarar mısın kızım?'' Küçük kızın çıkardığı birkaç anlamsız ses ile Halil Karakılıç gülümsedi. Adı Asena olsun diye mırıldandı. Asena ismini severdi Halil. Kızının ismini Asena değil de Asel olarak anlayan yaşlı memur yüzünden kızının ismi Asel olmuştu. Ama kararlıydı. Bu küçük kızın kaderi annesi ile aynı olmayacaktı. Bir dişi kurt kadar atılgan
''Oğlanın ismi ne olacak?'' sorusunu yöneltti Baran. ''Onu da siz düşünün'' karşılığını verdi Halil. Açelya kısık bir sesle ''Buğra?'' Diye mırıldandı. ''Belli bir ağırlığı yok'' diyerek reddetti Halil. ''Merih?'' Dedi Baran babasına bakarak. Yüzünü buruşturarak ''Merih Karakılıç mı?'' Başını olumsuz anlamda sallarken. Morali bozulan Baran elini radyoya attı.
Radyoda yükselen belgesel sesleri leoparlardan bahsediyordu. Arada geçen Pars kelimesine takıldı Halil. Umutsuz bakışlarını çocuğa değdirdi ve ''Pars olsun'' Dedi. Baran bakışlarını ufaklığa değdirdi. Belgesel en fazla iki dakika onlara eşlik etti ve Baran'ın söylenme sesleri sayesinde kanal değişti.
Kaderleri o gün yön almıştı aslında. Belliydi her şey. Göz bebeği olacakta, Yerlerde sürünecekte. Omuzlar üstünde taşınacak olan da görmezden gelinecek olan da.
Sadece bazı şeyleri zaman açığa çıkaracaktı.
03/06/2026
Pars Karakılıç
İnsan kendi yansımasından korkabilir miydi? Ben korkmazdım ama Asena olsaydı o dev ve bir o kadar da kulak tırmalayıcı çığlıklarından birini salıverirdi. Ardından kolumu kaptığı gibi o tekli koltuklardan birine oturtur ve neredeyse dört senedir kullandığı ama hiçbir etkisini görmediği milyonlarca cilt bakımı ürünlerinden birkaçını sürerdi. Ya da güp diye bayılırdı. Sanırım insanın ikiz kız kardeşinin olması onu hayata bilmem kaç sıfır geride başlatıyordu.
Koyu yeşil gözleri, sarı ile kahverengi arası saçları, meraklı bakışları ve ufak bir hareketiyle dahi olsa neşe saçmayı başaran, ayrıca rengarenk renklere takıntılı olan Asena Karakılıç bu göz altlarını görünce deliye dönecekti.
Şişmiş ve uykusuzluktan morarmış ve gözlerim, ağrıyan başım, onları yalnız bırakmayan ve stresten yer yer patlayan dudaklarım. Hepsi bugün olacak görev içindi. Sadece bir ay önce denenmem için Oktay Demirbağ tarafından el konulan oğlu Hakan Demirbağ ve gelini Asel Demirbağ'ı kurtarmam bekleniyordu. Yani annem ile babamı kurtarmam gerekiyordu.
İşim basitti. Eve girecek, birkaç bayıltıcı iğne ile korumaların düşmesini sağlayacak kırılan demir kapı eşliğinde ikisini Halil Karakılıç'ın yanına çıkaracaktım. Beni strese iten şey ise görevin başarısız olma ihtimaliydi. Başarısızlık Karakılıçlar için ağır ve izi geçmeyen bir leke demekti. Ve o lekeyi çıkarabilecek şey ise insanların seni avuç içleri kızarıncaya kadar alkışlaması, adının dilden dile dolaşmasıydı.
Benim için başarısızlık söz konusu değildi. Düşmeyen netlerim, eskrim kupalarım ve madalyalarım ve satranç şampiyonluklarım ile kendimi göstermeye çalışıyordum.
Bu gece de aynı kaderi yaşamayacaktım.
İçeriye giren kar maskeli adamlardan biri vaktin geldiğini gösteriyordu. Koyu kahve saçlarıma ellerimi geçirerek arkaya doğru taradım ve komodinin üzerindeki eldivenler ile siyah renkli kar maskesini parmaklarım ile buluşturdum. Küçük odadan salona çıkarak tek katlı evin salonuna çıktım. Birkaç adımda da bahçeye çıktım. Bahçe bitişinde olan birkaç siyah arabadan ortada duran minibüse adımladım. İçeride bilgisayarına dalmış olan Halil Karakılıç, beni fark edince kısa bir bakış atmaktan fazlasını yapmadı. Bu da beni şaşırtmadı. Oktay Demirbağ'ı ise Marmara Deniz'ine bakan evinden alacaktık.
Hareket eden siyah minibüs eşliğinde ben de tabletimi elime aldım ve silah şirketinden gelen belgeleri kontrol ettim. Yol boyu belgeler ile uğraştım. Oktay Demirbağ'ın gelişi dahi istifimi bozmamıştı. Kısa bir kafa selamından fazlasını hak etmiyorlardı. Edemezlerdi de zaten. Yol boyu bize sessizlik eşlik etti.
Sessizliğin içinde patlayan Halil Karakılıç'ın telefonundan gelen arama sesi ise bakışlarımızın ona doğru dönmesini sağladı. Çattığı kaşları ile telefonu cevapladı. ''Evet Cenk?'' bir süre karşı tarafı dinledi ve sessizce telefonu kulağından ayırdı. Aramayı sonlandırdıktan sonra bakışlarını ilk defa bana değdirerek ''Asena da araya karışmış. 'Katılmak istiyorum' diye söylenip Leman'ın kafasını şişirmiş. Cenk'i arayıp izin istemiş.'' Sessiz bir nefes çekti içine. ''Ben bir şey sızdırmadım'' aklına düştüğünü hissettiğim ihtimalleri kendimce bu basit kelimelerle çürüttüm. İfadesiz tuttuğum bakışlarımdan açık yeşillerini çekti ve Oktay Demirbağ ile buluşturdu. ''Sorun olur mu?'' diye mırıldandı. Oktay Demirbağ'ın umursamaz bir şekilde kafasını sallaması ona olan uyuzluğumu katlamaktan başka bir işe yaramıyordu.
Belgeler ile biten işimin ardından akıp giden yolu süzdüm. Birkaç dakika sonra duran araba ise geldiğimizi söylüyordu. Kar maskesini yüzüm ile kapattım. Kemerime sıkıştırdığım kurusıkı tabanca, botumda bulunan katlanabilir kelebek ve elimdeki uzun namlulu silah ile hazırdım. Camın tıklatılması ile başımı hafifçe kaldırdım. Sırtına dökülen dalgalı saçları, sırıttığı için kısılan ve kar maskesinden dolayı belirginleşen koyu yeşil gözleriyle Asena Karakılıç ile aramızda sadece bir araba camı vardı.
Hızlıca minibüsün kapı aralığından aşağı atladım. Peşim sıra inen adamların da dağılmasıyla Asena ile karşı karşıya kalmıştık. O beni süzerken ben de onu süzüyordum. Baştan aşağıya giydiği siyah kıyafetler onu daha zayıf göstermişti. Saçlarında olan sağ eli, birazdan bileğindeki toka ile toplayacağına delaletti. Bunca koyu giysi arasında kaybolacağını sandığım gözlerindeki ışıltı, tahminlerimin aksine belirginleşmişti. Sakince yanıma adımladı ve kulağıma eğilerek ''Göz altların için elimde mükemmel malzemeler var. Seninle sağlam bir cilt bakımına ihtiyacımız var.'' Diye mırıldandı ve sıkıca sarıldı. Aramızdaki tek şey ise biri benim boynumda diğeri ise onun boynunda olan uzun namlulu silahlardı.
Silah eline yakışmamıştı.
Onu olduğundan çirkin göstermişti.
Bunları dile getirseydim onu uzak tutabilir miydim?
Bir süre birbirimize sarılı vaziyette öylece kaldık. Burnuma dolan tanıdık vanilya kokusu içimdeki korkunun üzerine az da olsa su dökmüştü. Aile dediğim kişiler parmakla sayılacak kadar azdı. Öyle olması gerekiyordu zaten. Asena ise sayacağım kişiler arasında başı daima gören isimdi.
Halil Karakılıç'ın boğaz temizleme sesiyle yavaşça birbirimizden ayrıldık. Ellerim kollarını sıkıca tutarken ''Ekipten ayrılma, ön sıralarda bulunma ama sonda da olma, bir gözün daima açık olsun'' diyerek sıkı tedbirlerimi dile getirdim. Kafasını olumlu anlamda salladı. Adamlara kısa bir bakış attım ve ön sıraya geçip uzun namlulu silahı parmaklarım ile buluşturdum. ''Hazır olun. İçeri geçiyoruz.'' Ve her şeyin başlangıcı olan göreve başladık.
Sessiz tuttuğum adımlarım ile bir süre boş koridorda ilerledim. Gözümdeki kameralı lens ile Halil Karakılıç ve Oktay Demirbağ olan biten her şeyi benim gözümden görebiliyordu. Merdivenlere küçük adımlar ile ilerledim ve sakin ama hızlı adımlarla üçüncü kata çıktım. Çatı katında olan Asel ve Hakan Demirbağ, sesleri duymuş muydu?
Merdivenlerden kontrollü çıkışım ile karşıma çıkan üç koridora kısa bir bakış attım. Ve arkamdaki adamların birazını sağ taraftaki koridora birazını ise soldaki koridora yönlendirdim. Omzumun üzerinden Asena'yı hızlıca kontrol ettim. Bakışları ile etrafı tarıyordu. Önüme döndüm ve Asena'yı arkama alarak ve kapısı kapalı olan beşi sağda, beşi de solda olmak üzere toplam on odalı koridorda kapıları kontrol ederek koridoru turladım.
Bingo!
Sağ taraf dördüncü oda. Yeşil gözlü kumral kadın ve koyu kahve gözlü esmer adam. Asel Demirbağ ve Hakan Demirbağ. Şaşkınlık, kaygı ve bolca korku dolu iki çift göz. Bağlı eller ve ona eşlik eden ayaklar ve ağız. Penceresiz ve havasız bir oda. Eşyasız ve koyu tonlu bir duvar ve yer döşemesi.
Kontrollü şekilde içeri adımladım ve esmer adamın ayaklarını çözdüm. Yeşil gözlü kadın tüm dikkatiyle beni izlerken esmer adam olabildiğince dikkatli ve mesafeli davranıyordu. Asena ise kumral kadının ayaklarını çözmekle meşguldü. Ayaklanmalarına yardımcı olduktan sonra önlerine geçtim ve Asena’ya bir bakış attım. Ben önden ilerleyecektim, Asena arkadan ve Asel ile Hakan Demirbağ ortada olacak şekilde ilerleyecektik. Benim yanımda olan iki adam ve Asena’nın yanında olan üç adam ile binadan çıkışı sağlamıştık.
Bitmişti. Peki ulaşmış mıydım amacıma?
Asena, Hakan ile Asel Demirbağ’a kısa bir bakış attıktan sonra çıkardığı kulaklığı ve maskesiyle arabaya bindi. Asel ve Hakan ise etrafı kontrol ederek arabaya bindiler. Kulağıma dolan ses ise nefesimin kesilmesine, korku, başarısızlık ve umutsuzluk gibi duygularımı arşa taşırken sırtımdaki yaraların sızlamasına sebep oldu.
‘’Pars Karakılıç, bodrum katına.’’