“Zeliha’nın atölyesi,” diyorum. “Baran’la Eren de orada.”
Miran gider odasının kapısına yöneliyor. Süreyya, muhafaza çizelgesini önüne çekip satırın altındaki küçük yazıyı gösteriyor. Parmağının ucunu yazının üzerinde tutuyor; ikimiz de eğilip okumadan sözcükleri seçemiyoruz.
“Durun. Burada ‘evrak görüldü’ yazmıyor. ‘Alım adresi teyit edildi’ yazıyor.”
“Ne fark ediyor?” diyorum.
“Çocukların hesabına kesilen bedel açısından hiçbir fark etmiyor. Ama birinin atölyeye gidip evrak saydığı anlamına da gelmiyor.”
Süreyya kapının yanındaki çıngırağa uzanıyor. Biraz sonra Tahir içeri giriyor; elinde gider fişlerinin arasından ayırdığı dar bir kâğıt var. Kâğıdı çizelgenin yanına koyunca iki satırın aynı yere işaret ettiğini görüyorum.
“Bu satırı siz mi dolduruyorsunuz?” diye soruyor Süreyya.
“Ben dolduruyorum, hanımım. İmzasız kılıf için alım noktası isteniyor. Kılıfın bağlı olduğu kısa şerit siparişinin adresini fişten geçiriyorum.”
“Bugünkü teyit?”
“Adresin hâlâ açık olduğuna dair not. Evrakı görmüyorum.”
Demek bugün teyit edilen şey, Zeliha’nın atölyesinde duran bir senet değil. Kısa şeridin sipariş adresi. Yine de birinin kardeşlerimin bulunduğu sokağı muhafaza kaydına geçirmesi yeterince kötü. Tahir’in açıkladığı ayrım kâğıtta görünmüyor; çizelgeye bakan biri benim kadar durup soru sormayabilir.
“Bu ayrımı neden üst satıra yazmıyorsunuz?” diyorum.
Tahir dar kâğıdı katlamadan masaya bırakıyor. “Çizelgede ayrı hane yok.”
“Bedel için hane bulunuyor,” diyor Süreyya. “İtirazım Rıza’ya gidiyor. Bu fiş de ekinde gidecek.”
“Hamza götürüyor,” diyorum. “İtirazınız onda.”
“Öyleyse ek için onu çağırıyorum.” Süreyya kâğıdı alıyor. Çocuklarının payını korumaya çalışırken kardeşlerimin sokağını da kayıttan çıkarmaya uğraşıyor. İkimiz için aynı satır tehlike demek; aynı sebeple değil.
Miran bana dönüyor. “Baran’la Eren’e haber verelim. Atölyeden ayrılmasınlar.”
“Ben gidiyorum. Önce evime uğruyorum.”
Nedenini sormuyor. Bu kez susuşu, hakkı olmayan bir şeyi istememeyi seçtiğini gösteriyor. Yine de içimdeki öfke dinmiyor. Tel kutunun evimde nerede durduğunu meclisin bilmesinde onun payı var. Kutuyu orada bırakmak da onu buraya getirmek de içime sinmiyor.
“Siz gider odasında kalın,” diyorum. “Senedime kimse yaklaşmıyor.”
“Siz çağırmadıkça yaklaşmıyorum.”
“Bunu daha önce de bilmeniz gerekiyor.”
Miran cevap vermiyor. Süreyya ise Tahir’e fişin altına, teyidin yalnızca adrese ilişkin olduğunu kendi eliyle yazdırıyor. Odadan çıkarken kalemin kâğıtta bıraktığı sesi duyuyorum. Bir sokağın adı başka bir haneye kolayca taşınıyor; onu geri almak bu kadar kolay olmuyor.
Taş sokaklar evime doğru alçalıp yükseliyor. Çarşının üzerindeki kemerli geçide varmadan daha dar olan yolu seçiyorum. Baran’la Eren’in yolu burada kesiliyor; aynı geçitten geçip onları merakta bırakmak istemiyorum. Yol boyunca çizelgedeki küçük yazı aklımdan çıkmıyor. Tahir’in söylediğiyle orada yazan şey aynı, ama bir satırın altına sıkıştırılınca anlamı değişiyor.
Evde kapıyı içimden sürgülüyorum. Tezgâhın altına çömelip tel kutuyu çıkarıyorum. Mühürlü senet katlı duruyor; kâğıdın kenarına elim değer değmez parmağımdaki küçük pürüzü hissediyorum.
Sandığın üstünde eşimin ceketi duruyor. Kolunu düzeltme isteği geliyor, dokunmuyorum. Bugün kumaşa değil, onun bana bıraktığı kâğıda ihtiyacım var.
Senedi açmadan çantamdaki boş evrak kılıfına koyuyorum. Kılıfı kapatmıyorum; bu, bir teslim değil. Senet benim elimde kalıyor. Tezgâhtan ince bir gümüş tel alıp parmağıma doluyorum. Çarşıya döndüğümde tel hâlâ orada.
Dar merdivenlerde yukarı çıkan bir yük arabası yolumu kesiyor. Arabayı süren adamın geçmesini beklerken aşağıdaki dükkân kepenklerine bakıyorum. Bu şehirde bir adres yalnızca kâğıttaki satır değil. Kimin hangi kapıda beklendiğini de söylüyor.
Atölyeye yaklaştıkça adımlarımı hızlandırıyorum. Önündeki taş eşikte kimse yok. İçeriden çekiç sesi geliyor; sonra Zeliha’nın Baran’a bir parçayı örse nasıl dayayacağını anlatan sesi. Eren kapıyı açınca ikisini de içeride görmek omuzlarımdaki yükü biraz hafifletiyor. Ocağın sıcaklığı kapı aralığından yüzüme vuruyor; içeri girince sesimi ikisinin de duyacağı kadar yükseltiyorum.
“Çıkmayın,” diyorum. “İkiniz de.”
Baran elindeki maşayla öylece duruyor. “Yine sokağı mı soruyorlar?”
“Bu defa adınız bir muhafaza çizelgesine girmiyor. Ama atölyenin adresi giriyor.”
Eren söylenecek şeyi anlıyor. Kapıyı kapatıp sürgülemiyor; sokaktan içeriyi görebilecek kadar aralık bırakıyor. Saklanmanın suçlu görünmekle aynı şey sayıldığı günlerde tedbirin bile ölçüsü var.
“Zeliha,” diyorum, “kısa şeridi çıkarmanızı istiyorum. Senedi ben tutuyorum.”
“Böyle yapıyoruz,” diyor ustam.
Zeliha çekmeceden son siparişten kalan şerit örneklerini çıkarıyor. Baran’la Eren’i tezgâhın öbür ucundaki işe gönderiyor; sesimizi duyabilecek kadar yakınlar. Tezgâhın üzerini boşaltırken ona kılıftaki kâğıdı göstermeye hazır olup olmadığımı düşünüyorum. Buraya kadar onu kimseye açmadan getiriyorum; şimdi gözlerimi ondan ayırmak istemiyorum.
Senedi kılıftan çıkarıp kendi önümde açıyorum. Zeliha dokunmadan eğiliyor.
“Kenardaki şu iz,” diyorum. “Telkâri işi mi?”
“Baskı değil. İnce tel kâğıda takılıyor, sonra çekiliyor.” Ustam kısa şeridi yanıma koyuyor. “Şurada iki delik var. Aralarındaki uzaklık aynı.”
Şeridi senedin üzerine kapatmasına izin vermiyorum. Kâğıtları yan yana getirip deliklerin karşısındaki lifleri gösteriyorum. Kırık bir hilal gibi duran el işi izi, şeridin kenarına denk geliyor. Bir evrak kılıfının ağzında birlikte duruyor olabilirler. Bu ihtimal, senedi elimde tutma nedenimi değiştirmiyor; gördüğüm izleri unutmamaya çalışıyorum.
“Bu senet o kılıftan geçiyor mu?” diye soruyor Baran.
“Olabilir,” diyor Zeliha. “Aynı tel başka bir kâğıda da takılıyor olabilir. Şu iki delik daha güçlü bir iz, ama tek başına yeterli değil.”
Senedin ucunu çantamdaki kılıfa geri çekiyorum. Miran’a gördüğümüzü anlatmam gerekiyor; kâğıdı ona vermem gerekmiyor. Üstelik meclise gitmeden önce kardeşlerimin adresine çizilen sınırın ne anlama geldiğini duymak istiyorum. Bir satırın ne kadar kolay çoğaldığını bugün görüyorum.
Zeliha şeridi ışığa doğru çeviriyor. İki deliğin arasındaki soluk yuvarlağı tırnağıyla işaret ediyor.
“Bu iz senedinizin mührüne uymuyor.”
“Boya mı?”
“Baskı. Eski vakıf mührünün kenarı.” Şeridi masaya bırakmıyor, yeniden çeviriyor. “Aynı kılıfta başka bir belge mi duruyor, yoksa aradığımız belge o mu?”
Cevap veremiyorum. Senedin kenarı elimde, eski mührün izi Zeliha’da.
Kılıfta ikinci bir mühür var.