Arka kapıya uzanan ayak sesleri telefondan duyulurken aile evinin avlusunda Deniz’e bağırıyorum:
“Arka odanın üstündeki merdiven. Çatıya çıkın.”
“Kapak ağır,” diyor Deniz. Ardından metalin taşa sürtünme sesi geliyor. “Emre kaldırıyor.”
Miran Sancaktar eşiğin dışından çarşı yönüne bakıyor. Tespihi avucunda sessiz. Telefonda bir kapıya vuruluyor; Emre’nin zorlanan nefesini duyuyorum.
“Ön kapıyı açıyorlar,” diyor Deniz.
“Kapağı çekin. Karşı damdan eski hana inin. Avlusunda buluşuruz.”
Emre uzaktan, “Deniz, şimdi!” diye sesleniyor. Bir gürültü daha kopuyor, sonra Deniz’in sesi açılıyor; rüzgâr telefona çarpıyor.
“Damdayız. İkisi de içeride kaldı.”
“Koşun.”
Miran yola adım atıyor. “Han iki sokak ötede. Benimle gelin.”
Telefonu kapatmıyorum. Sesleri kesilirse onları nerede arayacağımı bilmek istiyorum. Avludan çıkıp kapıyı ardımdan çekiyorum. Miran’la aramızda bir adımlık boşluk var; ikimiz de o boşluğu kapatmadan dar sokağa giriyoruz.
Taş basamaklarda gecenin nemi parlıyor. Mardin’de düz bir sokak bulup hızlanmak mümkün değil; bir kemerin altından geçiyor, duvarın çıkıntısında yan dönüyoruz. Miran önümdeki yol ayrımında durup aşağı inen sokağı gösteriyor.
“Orası daha kısa.”
“Ama hanın kapısı yukarıda.”
“Alt geçitten avluya çıkılıyor. Yük taşıyanlar kullanıyor.”
Yolu biliyorum. Yine de onun bunu nereden bildiğini sormak yerine Deniz’in soluklarına kulak veriyorum. Telefondan iki çift ayak sesi geliyor. Sonra Deniz fısıldıyor:
“Karşı damdayız. Emre’nin ayağı kaydı.”
Duruyorum. “Yürüyebiliyor mu?”
“Yürüyorum,” diyor Emre. Sesindeki öfke ayakta olduğuna inanmama yetiyor.
Alt geçide vardığımızda Miran önce giriyor. Yüksek duvarların arasında sesi daha alçak çıkıyor. “Atölyeden çıkanları görecekleri yere araç bırakamam. Burada kalıp onları karşılayacağım. Siz avlu girişine geçin.”
“Onları gördüğüm yere giderim.”
“Peki.”
İtiraz etmeyişi beni hazırlıksız yakalıyor. Yan yana yürümeye devam ediyoruz. Geçidin sonunda hanın avlusuna açılan kemer görünüyor; bakır bir fener taş zemine zayıf bir ışık bırakıyor. Deniz’le Emre, kemerin öbür yanında beliriyor. Emre topallıyor ama kolunu Deniz’in omzuna koymuyor. Yanlarına vardığımda yalnızca yüzlerine bakıyorum. İkisi de burada, ikisi de nefes alıyor.
“Peşinizdeler mi?”
Deniz arkasına dönüyor. “Çatıya çıkamadılar. Atölyede kapağı bulurlarsa gelirler.”
Miran, hanın iç merdivenine yakın duran bekçiye gidiyor. Konuştuklarını duymuyorum. Bekçi önce kardeşlerime, sonra alt geçide bakıyor; yukarı kattaki odanın kapısını açıp önlerinde bekliyor.
Deniz yerinden kıpırdamıyor. “Miran’ın adamı mı?”
“Han bekçisi,” diyorum. “Siz yukarı çıkın. Merdiveni buradan görüyorum.”
Deniz’in bakışı cebimdeki telefona kayıyor. “Adamlar içeri girmeden önce birbirlerine bir şey söyledi.”
“Neyi?”
“Çocuklar yetmez, kâğıdı da bulun, dedi biri.”
Önlüğümün iç cebindeki senet, yürürken yerinden oynamıyor. Elimi oraya götürmüyorum. Miran birkaç adım ötede bekçiyle konuşmayı bitiriyor; Deniz’in sözünü duyup duymadığını yüzünden anlayamıyorum.
“Kâğıt ne kâğıdı?” diye soruyor Emre.
“Bilmiyorum.” Ona baktığım için yalanın yüzümde nasıl durduğunu göremiyorum. “Önce yukarı çıkın.”
Deniz soru sormaya hazırlanıyor, sonra Emre’nin sendelediğini görünce merdivene yöneliyor. Bekçi kapıyı arkalarından kapatıyor. Kilidin sesi avluda yankılanıyor. Gözümü o kapıdan ancak Emre’nin üst kattaki dar pencerede beliren gölgesini görünce ayırıyorum.
Miran, kemerin altında duruyor. Tespihi hâlâ elinde. “Sabaha kadar burada kalabilirler. Bekçi alt geçidi kapatacak. Ben de bir araç göndereceğim.”
“Sabaha kadar yetmez.”
“Biliyorum.”
Avlunun ortasındaki boş yük arabasına doğru yürüyüp dönüyorum. Aile evinin kapısında söylediğim şartı tekrarlamak istemiyorum. Orada kardeşlerim kapana kısılmıştı; şimdi onların penceresi gözümün önünde. Ne isteyeceğimi buradan, ayakta söyleyebilirim.
“Yarınki görüşmeye katılacağım,” diyorum. “Ama gelinlik hakkında cevap vermeye değil. Kardeşlerimin güvenliğini evlilikten ayrı, yazılı bir yükümlülük olarak konuşmaya geleceğim.”
Miran’ın bakışı yüzümde kalıyor. “Aile meclisi bu şartı reddedebilir.”
“Öyleyse kimin reddettiğini de yazsınlar.”
“Onları masaya oturtmak kolay değil.”
“Benim yerime konuşmanız daha kolay mı?”
Tespihin taneleri avucunda duruyor. “Hayır.”
Sözcük kısa, fakat arkasından bir gerekçe gelmiyor. Ona yaklaşmıyorum; yalnızca yük arabasının kenarına dayanıp ellerimi iki yanımda tutuyorum.
“Süreyya Hanım’a danışılmadığını söylediniz,” diyorum. “Onun hayatı için de benim hayatım için de başkalarının verdiği kararı onaylamamı beklemeyin.”
Miran başını eğiyor. “Sizin sözünüz olmadan bir karar bildirmeyeceğim. Meclise de bunu söyleyeceğim.”
“Bu gece kardeşlerim için ne yazabilirsiniz?”
Ceketinin içinden küçük bir sipariş defteri çıkarıyor. Açık sayfayı yük arabasının ahşabına koyup yazıyor. Kalemi kaldırdığı anda kâğıdı almıyorum.
“Okuyun,” diyor.
Fenerin altında satırları izliyorum. Deniz ile Emre’nin korunması için kendi imkânlarıyla araç, güvenli yer ve hukuki yardım sağlayacağını; bunun benim evlilik kararımın şartına bağlanmadığını yazıyor. Altında adı ve imzası var. Aile meclisi adına tek kelime yok.
“Bu onların sözü değil,” diyorum.
“Hayır. O sözü henüz almadım.”
Kâğıdı koparıp yük arabasının üstünde bırakıyor. Aramızdaki boşluğu geçerek alıyorum; o geri çekiliyor. Senedin bulunduğu iç cebe koymuyorum, defterden ayrılmış sayfayı önlüğümün dış cebine katlıyorum.
Üst kattaki pencereden Emre’nin gölgesi çekiliyor. Alt geçitte bir motor duruyor. Miran hemen kemere dönüyor; dışarıdan bir erkeğin sesi yükseliyor:
“Miran Bey, meclisten haber var. Gelinin cevabını siz vermişsiniz.”
Miran bana bakıyor. Benim ağzımdan çıkmayan bir cevabı kim vermiş, henüz bilmiyorum. O ise kemere doğru bir adım atıp duruyor.
“Ben,” diyor dışarıdaki adama, “henüz hiçbir cevap vermedim.”