Aksu Nil-Eskişehir
Ne kadardı yalnız ve umutluydu ikinci el eşyalar. Yıllarca birilerinin kendilerini görmesini ve istemesini beklerlerdi. Ama ne yazık ki bu pek gerçekleşmezdi çünkü kim kullanılmış bir şeyi hayatına sokmak isterdi ki.Kimse. Buna rağmen dediğim gibi umutluydu da ikinci el eşyalar. Hayatları boyunca doğru kişinin kendilerini bulmalarını beklerlerdi ve çoğu zaman bu gerçekleşirdi.Ancak sonu yine aynı.Unutulmuş bir dükkanda veya bir bodrumda en dipsiz ve tozlu köşelerdi yerleri. Yıpranmışlardı.Ama kim isterdi ki yıpranmak? Bizi ve onları yıpratan şey insanların tak kendisiydi ama kimse bir şey yapamazdı bu duruma. Ancak ikinci el eşyalar diğerlerinden her zaman daha iyi daha güçlüydü,hem de tüm yıpranmışlıklarına rağmen. Çünkü umutları vardı ellerinde.Umudu olan biri çölde bile yolu bulurdu bana göre.
İtiraf etmek gerekirse ben severdim ikinci el eşyaları.Çünkü bazen onlar gibi hissederdim.Hayır,eşya yönünden değil tabi ki.Onlara yüklediğim anlam yüzünden. Ben de başkalarının yanında yıpranmıştım.Eskisi kadar mutlu veya umutlu değildim. Ama içimde var olan küçük bir umut parçası istediğim yeri ışıl ışıl aramama yetecek kadardı. Bu ışıl ışıl parlayan küçücük umuda biraz sarılmam gerekiyordu yalnızca,küstürdüğüm ve küstüğüm bu umutla barışmak için bir adım atmak . Ama şu sıralar ayaklarım yere çivilenmiş gibi hissediyordum.
“Aksu çiçeğim,dalmış gitmişsin yine.” diye bana seslenerek yanıma,lacivert koltuğa oturdu en yakın arkadaşım Kayra. “Çok dalıyorum bu aralar.Sanırım bir hava almaya çıkmak iyi gelecek.” diye isteğimi açıkladım ona yüzümdeki hafif tebessümle. O ise zaten hep gülümsüyordu. “Tamam çiçeğim.Hazıy çıkmışken eve de biykaç eşya bak oluy mu?” Tatlı tatlı konuşmasıyla yanaklarını sıktım. Kayra peltekti ve bu onu fazlasıyla tatlı gösteriyordu.
Yaptığım hareketten dolayı bana ters bakışlarını atarken bu ikimizin de alıştığım bir şey olduğu için umursamadım. “Alırsam ikinci el alırım ama?”
“Sana bıyakıyoyum çiçeğim.” Yanıt vermek yerine gözlerinin içine baktım ve gülümsedim. “Sen de dikkat ediyorsun olur mu güzelim?” diyerek sözlerimi ona sıralamaya başladım beyaz tişörtümün üzerine renkli bir kazak giyerken. Mimarlık 4.sınıf öğrencisiydi Kayra ve okulu buraya biraz uzak kaldığı için endişeleniyordum. “Okula gidince yaz bana.Bir şey olursa da ara.” Görmesem de göz devirdiğini çok iyi biliyordum.”Tamam çiçeğim.Aynı şeyley senin için de geçeyli.” Kahverengi ceketimi giydim ve son kez yanına gittim. İki yanağına da bir öpücük kondurdum,ki bu benim için bir veda demekti. Sevdiğim birine kızgın da olsam her zaman bu vedalaşmayı yapardım çünkü birini veda edemeden kaybetmekten çok korkuyordum. Kayra da bunu bildiği için “Çok seviliyoysun.” diye veda etti bana ben kahverengi botlarımı ayağıma geçirirken. “Sen de çok seviliyoysun!” Yaptığım şeyle arkamdan adımı çığlık atarken aslında kırılmadığını bildiğim için gülümseyerek merdivenlerden inmeye başladım.Basamakların sonuna ulaştığımda bir elimle bez çantamdan JBL kulaklığımı çıkarırken diğer elimle de apartman kapısını açıp çıktım. Çıktığım anda botlarıma inen su damlaları başlayacak olan yağmurun habercisiydi.Ocak ayındaydık ve Eskişehir’e birkaç gündür suyla karışık kar yağıyordu. İyi ki beremi çantama almayı unutmamıştım.
Şu anlık yağmur çiselediği için bereyi takmayı boşverip kulaklığımı taktım. En sevdiğim şarkıcıdan rastgele bir müzik çalmaya başlarken havaya yavaş yavaş yayılan kara bulutlar ruhuma da işliyor gibiydi.Böyleydim işte bu aralar. Kendimle baş başa kalınca hep düşünüyor,umudun ellerimden kayıp gitmesine izin veriyordum.
Böyle zamanlarda normaldi bu hissetiklerim,biliyordum ama eski neşeme ne yaparsam yapayım kavuşamamak ve eskiye dönememek beni daha kötü yapıyordu. Bu yüzden İstanbul’dan kaçıp gelmiştim Eskişehir'e; kafamı bir an olsun dağıtmak için. O an benden 4 yaş küçük erkek kardeşimin söyledikleri yankıladı kulaklarımda.
Kaçıyorsun abla,hep! Sana en çok ihtiyacımız olan zamanda bizden kaçıp gidiyorsun!
Kendime kardeşim Kaan’ın haklı olduğunu bu kez söylemeyip bir apartmanın önünde durdum ve telefonumu cebimden çıkarıp Google Maps’den istediğim dükkanı birkaç dakika araştırdıktan sonra bir adres buldum. Adı ‘Mazi’ olan bir dükkandı. Buraya bir göz atmaktan zarar gelmeyeceğini düşünerek Mazi’ye ilerlemeye başladım.
꩜꩜꩜
Yağmur hızlanmaya başlarken dükkana ulaşmama da az kalmıştı. Az önce dükkanı sorduğum bir yabancı yürüdüğüm patika bittikten sonra sağa dönünce dükkanın hemen karşımda kalacağını söylemişti.
Patika bittikten sonra kadının dediği gibi sağa döndüm ve evet,Mazi tam karşımdaydı.
Eskişehir’de ilk defa bir ikinci el dükkanına gireceğimin heyecanı ile aklımdaki tüm negatif düşünceler uçup gitti.Derin bir nefes alarak dükkanın önüne ilerledim ve gülümseyerek içeri girdim. Girdiğim anda kapıya sabitli bir çan geldiğimin habercisi olarak çalarken acele etmeden birkaç adım attım. Etrafa kısa bir göz atarken karşıma buraya bakan birinin çıkmasını bekliyordum fakat gördüğüm saçlarını üstten 2 tane topuz yapmış küçük bir kız çocuğuydu. Ve bana dişlerini göstererek kocaman gülümsüyordu. Buna karşılık ben de gülümsememi büyüttüm,çocukları severdim.
“Size nasıl yardımcı olabilirim?” Çocuk sesiyle bazı harfleri yutarak söylemesi bu cümleyi daha tatlı kılmıştı. Neden bilmiyorum ama bu kız çocuğuna içim fazlasıyla ısınmıştı. “Buraya bakan başka biri yok mu?” dedim gözlerimle etrafı tararken.En son yine onunla göz göze geldim.
“Abim var ama bir işi çıktı o yüzden şimdi ben bakıyorum.” Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani,abin burada seni tek mi bıraktı?”
“Evet.” Beni ilgilendirmezdi biliyorum ama sinirlendim. Bu zamanda bir çocuğu sokağın sonundaki bir dükkanda tek bırakmak ne demekti? Saçmalıktı bu. Bu insanlar hangi zamanda olduğumuzun farkında değil miydi gerçekten?
“Doğa,ne yaptın kız!” İyi insan lafının üzerine gelirdi. Ya da iti an çomağı hazırla mıydı acaba?
Gelen kişiye baktığımda kumral bir çocuk gördüm. Muhtemelen benim yaşlarımdaydı.Altında sıradan bir mavi pantolon,üzerinde gömlek ve süs olarak taktığına emin olduğum bir kravat. Ceket olarak ise kahverengi,eskimiş ama hoşuma giden bir şey giymişti.
Onu süzmeyi bırakıp gülümseyen suratına çıkardım yüzünü. O da beni fark etti.
“Merhaba,nasıl yardımcı olabilirim size?” diye sordu gülümsemesini bozmazken. “Kız kardeşinizi ıssız bir sokakta bulunan dükkanınızda tek bırakmayarak yardımcı olabilirsiniz.” Sesim beklediğimden sert ve ciddi çıkmıştı.Onun da benim gibi sert çıkışmasını bekliyordum ama hayır,öyle yapmadı. Sadece yüzündeki gülümseme söndü. “Onu yalnız bıraktığımı nereden çıkardınız hanımefendi?” Sesi az önceki neşeli gelmiyordu ama yine de kibardı. “Kısa bir işim vardı,o yüzden çıktım. Ayrıca komşumuz gelene gidene dikkat ediyordu.Kardeşim de tehlikeli bir durumda ne yapacağını gayet iyi biliyor zaten.” Sözleri utanmamı sağladı. Geri adım atmayacaktım ama fazlasıyla kabalık yaptığım gözler önündeki bir gerçekti. “Sanırım biraz sert çıkıştım,kusura bakmayın.” Konuşmaya devam ederken vücudumdaki kanın yanaklarıma akın ettiğini hissettim. “Sorumsuz ebeveynler yüzünden çok kötü şeyler olabiliyor bazen,günümüzü de düşününce kafamın içinde beliren senaryolar beni hem korkuttu hem sinirlendirdi. Dinlemeden yargıladım.”
Gülümsemesi yüzüne geri geldi. “Sorun değil,ben sizi anlıyorum. Bu devirde kadın olmak gerçekten zor.” Sağ elini bana uzattı,bileğinde bordo bir bandana vardı. “Size hanımefendi demekten memnuniyet duyarım ama resmiyeti pek sevmiyorum. Akay ben.” Elimle yavaşça elini sıktım ve geri kendime çektim. “Aksu ben de. Tekrar kusura bakmayın.” Elini gülerek cebine soktu. “Unuttum bile.”
İyi insan lafının üzerine gelmişti. Bunu az önce yaptığım kabalığa rağmen benimle kibarca konuşan Akay adlı yabancı sayesinde anlamıştım.
“Size nasıl yardımcı olabilirim Aksu hanımefendi?” O neşeli ve enerjik gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.Normalde rahatsız olurdum ama bu sefer rahatsız olmadım. Aksine,onun gülümsemesi bana da bulaştı. “Aslında amacım biraz kafa dağıtmak,biraz da eşya aramaktı.”
“Hay hay hanımefendi. İzninizle sizi Mazi’ye götürüyorum!” Gözlerim kısıldı. “Hangi anlamda?”
“Hangi anlamda istersen.”
Çocukla flört mü ediyorsun Aksu?
Tabi ki etmiyorum!
“Fazla anlam yüklemeye gerek var mı sizce Akay beyefendi?” Onu kırmadan bu fazla samimiyetten rahatsız olduğumu belirttiğimde,ki rahatsız oldum mu ben bile bilmiyordum,hiç bozulmadı. “Buyurun o zaman şöyle.” Elini önden geçmem için solumu işaret edince birkaç basamak aşağı indim.Aynı zamanda etrafa bakınıyordum ama burası o kadar güzeldi ki her yere aynı anda bakabilmeyi istiyordum.
“Burada daha çok dekorasyonluk şeyler var ama söyleyeyim.”
“Farketmez.” diye mırıldandım ortamın güzelliğinden büyülenirken. Öyle güzel bir yerdi ki burası, fazlasıyla nostaljikti. Burada daha çok bordo ve kahverengi renkleri hakimdi. Yer yer duvardaki yer yer tavandan sarkan lambalardan çıkan loş sarı ışıklarla aydınlanıyordu.En önemlisi de her yerde eşyalar vardı. Tablolar,biblolar,koleksiyon eşyaları…Bordo duvarın bazı kısımları boylu boyunca siyah-beyaz eski gazete kağıtları ile kaplıydı. Burada yaşamak isterdim,hemde sonsuza kadar.
“Koleksiyon eşyaları mı istersin süs eşyası mı?” Büyülenmiş halimden beni soyutlayan kadife ses aynı kişiye aitti. Gözlerim hâlâ etrafta gezinirken “Bilmiyorum ki.” diye yanıtladım. “Hepsi harika görünüyor.” İki eli de cebindeyken gülümseyerek karşımdaki duvara yaslandı. Benim ilgim ise bir rafa dizilmiş fotoğraf makinelerine kaymıştı.
“İnsanlar genelde buraları beğenmez.Tozlu bulurlar. Sadece bir şeyi ucuzdan almak için buraya gelen çok kişi var.”
“Neler kaybettiklerinin farkında bile değiller.” Elime beğendiğim bir fotoğraf makinesini aldım.
“Kesinlikle katılıyorum.”
Fotoğraf makinesini ona doğru kaldırdım. “Uzun zamandır bunun gibi bir fotoğraf makinesi almak istiyordum.Şimdi sana bunun sağlam olup olmadığını soracağım ama muhtemelen bozuk da olsa bana sağlam diyeceksin.” Fazla mı patavatsız bir cümle kurmuştum?
Ben bunu düşünürken o kıkırdı. Dili dişlerinde gezindikten sonra başını sağa eğdi ve bana benim gibi karşılık verdi. “Şimdi sana doğruyu söyleyeceğim ama bu düşüncen yüzünden yalan söylüyorsun diyeceksin.”
“Denemek istersen lütfen dene. Çünkü cidden bunu istiyorum.” Cidden,bu fotoğraf makinesini haddinden fazla istiyordum.
“O zaman şöyle yapalım,” Ellerini ceplerinden çıkardı ve bana bir adım attı. Elini uzattığında ne istediğini anlayıp elimdeki fotoğraf makinesini ona uzattım. Bir tuşla makineyi açtı ve kamera kısmını kendine çevirip bana uzattı. “Senin için kısa bir anlığına denek olabilirim. Hem sen makinenin bozuk olup olmadığını anlarsın hem de benim senin bu makineyi alman için süslü cümleler sarf etmeme gerek kalmaz. Kazan-kazan durumu,ne dersin?” Peki,olurdu. Hem nasıl çektiğini görmüş olurdum.Sanırım ben daha kârlı oluyordum bu durumda.
Onun bu samimi tavrına soğuk davranmak istemedim. “Poz vereceksen bekleyebilirim.” Söylediğimi beklemiyor olacak ki bu söylediğime başını havaya kaldırarak gülerken içimden gelen bir dürtüyle makinenin tuşuna bastım ve o gülerken pozunu yakalamış oldum.
“Beni oyuna getirdin.” dedi yaptığımı fark edip. Her zaman olduğu gibi gülüyordu ama. “Poz veriyorsun sanmıştım.” dedim yalandan omuz silkerken. Bana inanmadığına dair yandan bir bakış atarken aynı zamanda makineyi elimden aldı. Ben ise onu beklerken gözümün önüne gelen açık karamel rengindeki uzun saçlarımı tamamı ile kulağımın arkasına ittim.
Fotoğrafını açıp bana uzattığında “Ta da,” dedi. Çıkan görüntü hoştu.Tam istediğim gibi çekmişti kamera,sanki bu fotoğrafı daha eski zamanlardan kalmış gibi yansıtmıştı. Kaliteli değildi pek,ama benim sevdiğim gibiydi. “Çok güzel çıkmış.” Fikrimi belirtmek istemiştim ama bir yandan da onu övmüş olduğum için utandım. “Yani şey,çekim kalitesi hoşuma gitti. Peki çektiğim bir fotoğrafı telefona aktarabilir miyim?” Konuyu değiştirmeyi başardığımda başını sallayarak beni onayladı. “Tabii ki,bilgisayara aktarıp oradan da telefona aktarabiliyorsun.,Etrafa daha bakmak istersen ödeme yapmadan hemen önce göstereyim.”
Onu onayladıktan sonra biraz daha bakındım etrafa.Ardından bir tane tablo dikkatimi çekti. Bordo renginden dalgalar vardı bu tabloda. Ve altın rengi bir güneş. O altın rengi güneş ışıklarından iki insan oluşmuştu ve birbirlerine sarılmışlardı,hırçın bordo dalgalara rağmen ikisi de durabiliyordu bu dalgaların üzerinde.Sanki bu dayanacak gücü birbirlerine olan sevgilerinden alıyorlardı. Dalgaların ve güneşin hakim olmadığı yerlerde ise lacivert bir arka plan vardı.
Burası nasıl bir yerdi veya bana ne oluyordu bilmiyordum ama burası beni çoktan etkisi altına almıştı bile. Kesinlikle bir büyüsü vardı buranın,emin olmuştum.
“Bu ne kadar?” diye sordum Akay’a dönerek. “Övünmek gibi olmasın,” Övünecekmiş gibi hissetmiştim. “Bunu ben kendim yaptım. Yani o yüzden biraz pahalı. Ama sana 600 yaparım.”
“Ciddi misin,böyle bir şeyi kendin yaptın ve yalnızca 600 TL'ye mi satıyorsun?” Biraz şaşırmıştım çünkü dehşet beğenmiştim bu tabloyu. “Yani,fiyatından gayet memnunum,alacağım ama şaşırdım biraz.”
Ellerini iki yandan yapacak bir şey yok der gibi açtı. “İnsanlar pahalı olunca pek almıyor. Bende ortalama bu fiyatlarda satıyorum ama bir de aramızda kalsın,” Bana hafifçe yaklaştı ve alçattığı sesi ile konuşmaya devam etti. “Zengin gibi hissettiğim kişilere daha pahalı fiyat söylüyorum.”
Ah, kibar olsa da nasılsa o da bir satıcıydı değil mi?
Aksu,bize yoksul mu diyor anlamadım?
“Peki,iki sorum var. Birincisi, oradan bakınca yoksul mu görünüyorum?” Bunu oldukça normal sormuştum,sert bir ses tonu kesinlikle kullanmamıştım. “İkincisi,her gelen müşteriye bunları söyledikten sonra linçlenmiyor musun?”
“Birincisi,onu söyleyerek asla kabalık yapmak istemedim. Sadece sana çok pahalı bir fiyat biçip seni hem buradan,hem de bu tablodan soğutmak istemedim. Çünkü tabloyu çok beğenmiş görünüyorsun. İkincisi de bunu her gelen müşteriye söylemiyorum. Sana söylemek istedim çünkü gözlerinden,” İki parmağı ile kendi masmavi gözlerini işaret etti. “Burayı çok beğendiğini görebiliyorum,dediğim gibi böyle insanlar pek çıkmıyor karşıma. Yine de beni ifşalamak sana kalmış.”
Sözleri doğruyu söylemek gerekirse hoşuma gitmişti. Bana karşı kibardı ve bu kibarlık beni beğendiği için değildi,anlayabiliyordum. Bakımsız biri de olsam bana aynı şekilde davranacağına bir yanım emin olurken bir yanım onun bir erkek olduğunu bana hatırlatıyordu.
Evet Aksu,o bir erkek ve tüm erkekler aynıdır.
Evet,o bir erkekti ama karşımda benden bir yanıt bekleyen bir erkekti!
“Bu dükkana daha çok geleceğim.Bu yüzden de seni ifşalama işi sonraya kalıyor.”
“Ha beni ifşalayacaksın yani?” Yüzünde aynı gülümseme vardı ve masmavi gözleri parlıyordu.
Tek kaşımı kaldırdım.“Kimin ne zaman ne yapacağı belli olmaz,insanlara bu kadar güvenmemeni öneririm size Akay beyefendi.”
“Öneriniz alındı Aksu hanımefendi.” Beğendiğim tabloya eğildi ve eline aldı. “Kasaya götürüyorum. Sen de biraz daha bakın.” Başımla onaylarken o dediği gibi gitti.
Batacaktım. Cidden batacaktım ve Kayra beni gebertecekti. Bu yüzden son kez etrafa bakınmalı ve buradan çabucak çıkmalıydım. Ne de olsa buraya daha Kayra ile yine gelir ve uzun uzun etrafı incelerdim.
Bir kutunun içinde doğal taşa kalın iplerle bağlı kolyeler gördüm,aklıma hemen Kayra geldi. Kayra doğal taşlarla çok ilgiliydi. Öyle ki hangi taşın hangi taş olduğunu,anlamını bilirdi.
Kaşlarım taşlara incelerken istemsizce çatıldı.. Sonra gözlerime Kayra’dan çok iyi bildiğim ametist taşı ilişti. Anlamını doğru bilip bilmediğimi doğrulamak için hemen telefonuma sarıldığımda sahip olduğum bilgilerin doğru ama eksik olduğunu gördüm. Ametist taşı, ruhsal dengeyi destekliyor,zihni sakinleştiriyor ve negatif enerjilerden koruyordu. Ek olarak da sezgi gücünü arttırdığı yazıyordu. Tam Kayra’yı yansıtan bir taştı bu.
Kolyeyi de satın almak için avuçlarımın arasına aldım ve sonunda kasaya ilerlemeyi başardım. Bugün biraz daha alışveriş yapmam lazımdı ve burada biraz daha zaman geçirirsem tüm alışverişi tamamlayamayabilirdim,bu yüzden vaktimi iyi değerlendirmem gerekiyordu.
“Başka bakmak istediğiniz bir şey var mı?” Bu ses dükkan sahibi Akay’a değil,onun kardeşi Doğa’ya aitti. “Hayır teşekkürler.” dedim onun tatılığına kıkırdarken. Ardından elimdeki kolyeyi tezgaha koydum. “Bu da mı var?” Akay’ın sorusunu baş hareketi ile cevapladığımda önündeki bilgisayarda birkaç ayar yaptı. “Seni buraya alacağım kısa süreliğine. Fotoğrafı nasıl aktaracağını göstermek için.” Ona gülümseyerek kasanını arkasına,yanına ilerledim. Bana nasıl aktaracağımı gösterdiğinde fotoğraf makinesinde de bir sıkıntı olmadığını anladım,en azından şimdilik.
Ücreti kartımla öderken o da bana büyük torba poşeti uzattı.”Yine bekleriz.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Yine geleceğime emin olabilirsin.” Bana gamzeli gülüşlerinden birini sunarken kapıyı açarak dışarı çıktım. Ve sıcaktan çıkıp soğuk yüzüme vurunca anladım ki, 2 aydır dağıtamadığım kafamı 20 dakika içinde Mazi adı verilen ikinci el dükkanında dağıtmıştım.
꩜꩜꩜
Elimde poşetlerle apartmandan içeri girerken yorgunluktan bitap düşmüştüm.Mazi’den çıktıktan sonra bir dükkandan tabak,bardak gibi eşyalar almış,giysi dükkanının birinden üzerime bir kaç parça kıyafet ve eve dönerken de marketten evin eksiklerini almıştım. Hem bacaklarım ağrımıştı hem de ellerim ağır poşetler yüzünden sızlıyordu.Mazi’den aldığım tablo bu yolculukta bana biraz sorun yaratmıştı çünkü boyundan dolayı taşıması zordu. Bir dahakine alışverişe çıkarken en son Mazi’ye girmeye dikkat edecektim anlaşılan.
“Ay,geldim geldim!” 1.katta olan dairemize son bir gayretle çıkıp kapıyı alacaklı gibi çalmıştım. Kayra sonunda mor pijamaları ile kapıyı açınca elimdekileri onun eline tutuşturup botumu çıkardım. O tüm aldıklarımızı salonun girişine bırakırken ben çoktan koltuğa yığılmıştım bile.
“Çiçeğim neley aldın böyle? Keşke kendini zorlamasaydın bu kaday,biylikte çıkaydık tekyay.”
“Olsun,birlikte yine çıkarız güzelim.” Ona aldığım kolyeye ne tepki vereceğinin merakı içimi sardı ve heyecanla oturur pozisyona geldim. O heyecanımı fark edip koltuğun diğer ucuna otururken bez çantama attığım kolyeyi çıkardım ve gözlerinin önüne kaldırdım. “Bak sana ne aldım.” Gördüğü gibi eliyle ağzını kapayıp bir çığlık attı. Ben ise onun bu heyecanlı haline kıkırdadım. Hediyenin büyüğü küçüğü olmazdı ona göre, ‘seversin diye aldım’ demeniz yeterli oluyordu.Onunla bu konuda çok benzerdik.
“Ama Aksu çiçeğim bu çok güzel!” Kolyeyi elimden aldı ve doğal taşı adeta gözünün içine soktu. “Ametist almışsın biy de,neye ihtiyacım olduğunu çok iyi biliyoysun!” Kollarını boynuma doladı. “Çok teşekküyley çiçeğim!”
“Ne demek güzelim. Takayım mı?” Kolyeyi elime tutuşturup arkasını döndü ve örgülü saçlarını tek omuzuna alarak ensesini açtı. Kolyeyi boynuna taktıktan sonra “Çok yakıştı sana.” diye ekledim. Hem taş siyah saçlarını arasına serpilmiş mor saçlarla da gayet uyumlu olmuştu. “Güzele ne yakışmaz!” diyerek tatlı tatlı kıkırdadı o da.
Daha sonra ben biraz yatarak telefonuma bakındım ve o da aldıklarımı yerleştirmek için kurcalarken aldığım tabloyu biraz övdü ve ikinci el dükkanından fotoğraf makinesi aldığım için biraz azarladı. Yine de bu azarlamayı pek umursamadım çünkü yeni fotoğraf makinem ile çok mutluydum. Ona da aynen böyle dedim zaten. O incelemeyi bitirdiğinde bende sıcak bir duşa girdim. Çıktığımda ise ıslak saçlarımı kurutmadan Kayra’nın yanına oturdum.
“Kaç keye diyoyum sana şu saçlayını kuyut hasta olacaksın diye,beni dinleyen kim!” O eline aldığı kuru havluyla saçlarımın ıslaklığını biraz almaya çalışırken “Sevmiyorum,biliyorsun.” diye savunmaya geçtim. Bu özelliğim yüzünden hem annemden hem de Kayra’dan sık sık azar işitiyordum ve nedense onlar bu huyuma hâlâ alışamamıştı. Yapacak bir şey yoktu ama,ne demişler,huylu huyundan vazgeçmezdi.Hele ki Aksu Nil olarak ben hiç vazgeçmezdim.
“Saçlarımı örer misin?Yarın kıvırcık uyanmak istiyorum.” Bu yaşıma kadar örgü örmeyi öğrenememiştim ve bundan sonra da öğrenebileceğimi sanmıyordum ama iyi ki yanımda hep örgü yapan bir arkadaşım vardı. Ve bu arkadaşım bunu söylememle beni azarlamayı bırakmış ve saçlarımı iki yandan örmeye koyulmuştu.
O saçımı örmeyi bitirdikten sonra iki yanağından öpüp küçük odama çekildim. Evi yeni tuttuğumuz için henüz beni yansıtan hiçbir şey yoktu bu odada ama zamanla burayı dekore etmeyi umut ediyordum.
Yabancısı olduğum bu şehirde,bu evde ve bu odada 2. haftamdı. Buraya alışabilecek miydim bilmiyordum ama ben alışırdım,her şeye hep alışırdım. Alışamayacağım tek bir şey vardı bu hayatta ve bu şuan benim en büyük yaramdı. Hiç dağlanmayacağını düşündüğüm bu yarayı tuz basarak geçirmeye çalışıyordum.
Ben Aksu Nil,ve ben hiç tanımadığım bir şehre kaçarak o yaranın kapanmasını bekliyordum. Ama biliyordum ki kaçarak kapatılan her yara sizi bir sokak sonunda karşılardı ve bu kez eskisinden daha çok can yakardı.