9, Mihri ve Baran'ın hikayesinde önem taşıyan bir rakam. Bunu size bazı noktalarda belli etmeye çalıştım; vip9 kumar odasında satranç oynamaları, kulüpte vip9 numaralı odada sabahlamaları gibi gibi. Bu yüzden bu bölüm, kitap için önemli bir dönüm noktası. Asıl konumuz şimdi başlıyor.
Şunu söylemeliyim ki, kitapta yer verdiğim en ufacık bir sayı, yapılan küçük bir hareket bile boş değil ve birçok spoi içeriyor. Noktasına kadar her şeyi düşünerek ve ilmek ilmek işleyerek yazıyorum, bunu bilmenizi isterim.
♣️
Dipte hissettiğin an, aynaya bak. Yansımanda gözlerin ile yüzleşebiliyorsan, henüz dibi görmüş değilsindir.
♣️♣️♣️
Ağlamaktan ve uykusuzluktan kızarmış, ela gözler... Aynaya baktığımda gördüğüm ilk şey bu oldu. Emir yanımdan esip gittikten sonra kendimi toparlamam zaman almıştı ama bir şekilde kumarhanden ayrılıp kendimi otel odama atabilmiştim. Beyza benim için endişeleniyordu ama öyle bir haldeydim ki, onunla konuşmaya bile korkuyordum. Emir ile iş birliği yapanın kim olduğu hala meçhuldu ve tek şüphelim Beyza'ydı. Bu durum, uykusuzluğa dayanamayıp uykuya daldığım zamanlarda bile beni rahat bırakmıyordu. Sürekli huzursuzdum, uykuda bile diken üstündeydim ve kalp çarpıntıları ile gecenin bir yarısı uyanabiliyordum. Bu gece de aynısı olmuştu. Her şeyi bir kenara atıp, sağlığım için uykuya dalmaya çalışmıştım; başarılı da olmuştum fakat bu uzun sürmemişti. Kabuslar ile boğuşarak uyanmıştım ve şimdi banyodaydım. Baran'ın söylediği gibi, aynanın karşısına geçmiştim ve yansımamda ki gözlerimle yüzleşmeye çalışıyordum.
Sandığımdan zordu bu. Baran bana bu cümleyi söylediğinde de ağırlığını kalbimde hissetmiştim ama aynanın karşısındayken ve yüzleşmeye çalışırken hissettiklerim daha ağırdı. Saçlarım bakımsızdı, dudaklarım çatlamıştı ve gözlerimin altı hiç görmediğim kadar koyu halkalara sahipti. Her gece kumarhaneye hazırlanırken gördüğüm hâlimdi tüm bunlar ama Baran'ın cümlesinden sonra anlam kazanmışlardı. Yansımamdaki kız Mihri'ye hiç benzemiyordu, Mehir'di bu ve bana çok yabancıydı ama o benim yarattığım kızdı; iki yüzlü, yalancı, hayatı mahvolmuş. Her şeyi kendi ellerim ile yapmıştım. Vardığım noktaya beni, ben getirmiştim ve o adımları ben atmıştım.
Keşke Kıbrıs'a hiç gelmeseydim. Keşke bu kumarhane işini kabul etmeseydim.
Israrla tekrarladığım cümleler, kendimi bana salak gibi hissettiriyordu. Geçmişe dönemezdim ve adımlarımı tekrar gözden geçiremezdim; böyle bir şansım yoktu. Tek yapabileceğim şey bundan sonrası için ders çıkarmaktı. Bulunduğum labirentten nasıl çıkacağım veya bu labirentin nasıl sonlanacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu ama ders alacaktım. Bundan sonra ki hayatımda büyük konuşmayacağım, büyük adımlar atmayacağım.
Şu durumda gidebileceğim başka bir yolum yoktu, başa gelen çekilirdi. Ağlamanın ve küçük çocuklar gibi geçmişe dönmeyi dilemenin bana bir faydası olmayacağı kesindi. Emir, akşam 9 sularında beni otelden alacaktı. Kendi dilinde beni bir yemeğe çıkaracaktı ve benden ne istediğini söyleyecekti. Beni neyin beklediğiyle yüzleşmeye cesaretim yoktu, tam da yansımamda ki gözlerim ile yüzleşmeye olmadığı gibi.
Yansımamdan gözlerimi çekip, balkona çıktım. Derin bir nefes aldım, artık ağlamıyordum. Ağlamaya mecalim olmadığından mı yoksa öğrenilmiş çaresizlikten mi göz yaşı üretmiyordu göz pınarlarım, bilmiyordum. İki haftaya yakındır altında ezildiğim korku ve mutsuzluğa artık bağışıklık kazanmış gibiydim. Sanki hayatım boyunca böyle hissetmeye devam edecek gibi hissediyordum, artık başka türlüsü yok gibiydi. Mutsuzluk çok uzaktaydı. Hayat ile savaşamıyordum, güçsüzdüm ve bu savaşı kaybedeceğime en başından emin gibiydim. Kendimi yetersiz, özgüvensiz ve başarısız hissetmek beni öncelerinde rahatsız etse bile artık konfor alanım bu gibiydi.
Oysa ki ben bir hukuk öğrencisiydim, başarılı bir avukat olmanın hayaliyle büyümüştüm. Mesleğim başlı başına bir savaştan ibaretti. Sürekli yeni bir savaşa kuşanmam gerekecekti, suçsuz ve adalete sığınmış bir çok insan için savaşacaktım mahkeme koridorlarında. İlk annem için savaşacaktım, babamı alt edecektim; bize yeni bir hayat kuracaktım, hayallerim böyleydi. Şimdi hepsi o kadar uzak bir ihtimal gibi geliyordu ki... Ben artık Kıbrıs'a tıkılı kalmış gibi hissediyordum ve hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünüyordum. Kendimi bu noktaya getirenin ben olduğumu düşününce, beynim tamamen sarpa sarıyordu.
"Günaydın." diyerek balkona giren Beyza, ilk kez irkilmeme sebep olmamıştı. Bu bile benliğimde ki değişimin göstergesiydi, artık Mihri gibi hissetmiyordum. Neşem yoktu, sevincim yoktu, irkilmelerim yoktu. "Uyumadın mı yine?"
Cevap vermedim, sadece baktım. Cevabı dudaklarımın yerine gözlerimin kızarıklığı ve altında oluşmuş halkalar veriyordu zaten. Beyza da cevabını almış olacak ki, sıkıntılı bir nefes verip karşımdaki sandalyeye oturdu. "Mihri, neyin var?"
Dudaklarımı görünmez bir fermuarla kapatmış gibi cevap vermemeye devam ettim. Neyim olduğunun ne önemi vardı; zaten sorun bir şeyimin olması değildi, bir çok şeyimin olmamasıydı. Düşüncem yoktu, fikrim yoktu, kendime üretebildiğim bir çözümüm yoktu. Yolum yoktu, yol bile görünmüyordu.
"Gidelim buradan." diyen Beyza'ya şaşırmıştım, uzun zaman üstüne korkudan başka bir tepki verebilmeme de ayrı şaşırmıştım. "Bırakalım kumarhaneyi. Sözleşmenin ne önemi var? Biraz borç takarlar, ailemize ulaşıp burada çalıştığımızı söylerler; başka ne yapabilirler ki? Bize ne kadar zarar verebilirler?"
Başka ne yapabilirler ki? Bize ne kadar zarar verebilirler?
"Bilmiyorum."
"Neyi bilmiyorsun, kalıp kalmamayı mı? Kumarhanede kalmak istediğini sanmıyorum. İyi değilsin burada, bunu görebiliyorum."
"Hayır, ne istediğimi biliyorum." dedim ve yorgun bakışlarımı beni anlamaya çalışan gözlerine çevirdim. "Bize ne kadar zarar verebileceklerini bilmiyorum."
Beyza hiddetle yerinde doğruldu. "Ne yapabilirler en fazla? Boş ver, kalk toparlanıp gidelim buradan."
Sıkıntıyla bir nefes verdim, "Beyza, bu iş teklifi geldiğinde de en fazla ne olabilir ki, diyordun." dedim ve devam ettim. "Bilmediğimiz, sonunu görmediğimiz; hatta bunu zerre kadar düşünmediğimiz bir yola girdik ve ben en fazla ne olabileceğini yavaş yavaş deneyimliyorum. Tekrardan ucunu görmediğim bir yola girmeye cesaretim yok."
Gidemezdim, bunu yapamazdım çünkü ne olacağını bilmiyordum. Bilmediğim yollara sapmaya ve sağlam tahta olup olmadığını görmeden atılacak hovarda adımlara cesaretim yoktu.
"Mihri sen ne saçmalıyorsun? Kimsin sen?" dedi şaşkınlıkla, beni tanıyamıyordu. "Benimle bu konuşan kim?"
Beyza'nın gözleri, ela gözlerime kitlenmiş sorduğu sorunun cevabını arıyordu ama yoktu. Ona verebilecek bir cevabım yoktu. Beyza cevap vermeyeceğimi anlayınca, oturduğu sandalyeden kalktı ve karşıma geçti. Yüzüne yumuşak bir ifade yerleştirip, ellerini omzuma koydu. Yanımda olduğunu hissettirmeye çalışıyor gibiydi ama çabası boşaydı.
"Benden ne saklıyorsun?" diye sordu, cevabını alacağına ümitli bir şekilde. En yakın arkadaşımdı ve benim ondan hayatıma dair bir şeyleri sakladığımı hiç görmemişti. "Söyle bana, sorun nedir?"
Gözlerine uzun uzun baktım, sadece baktım. Dudaklarımı aralayıp, onu rahatlatacak cümleler kurmak istedim ama yapamadım. Çok kötü görünüyor olmalıydım çünkü Beyza'nın gözlerine endişe oturdu. Bunu hissettim ve suskunluğum gibi, gözlerindeki endişe çığ olup büyüdü. Halimden anlamıyordu, bir anlam çıkaramıyordu ve ne olup bittiğini bilmek istiyordu. Onun bu hali bana, Beyza beni Emir'e satmış olamaz diye düşündürüyordu ama emin değildim.
Hayatta kimseye güvenmeyeceksin, babana bile.
♣️
"Yemeğini neden yemiyorsun?" diye soran Emir'in gözlerine baktım. Benim aksime o çok sakin ve rahat görünüyordu. "Aç değil misin?"
Oturduğum sandalyede husursuzca kırpındandım. Emir tam söylediği gibi akşam 9 sularında bir şoför göndererek beni aldırmıştı. Yol boyunca kalbim ağzımda gelmiştim, şoföre beni nereye götürdüğünü bile soramamıştım. Emir karşımda oturmuş, sipariş ettiği bonfileyi afiyetle yiyordu. Sanki normal bir akşam yemeğine çıkmışız gibi, lüks ve deniz manzaralı bir restoranda cam kenarından bir masayı rezervelemişti. Ütülenmiş takım elbisesi, taranmış saçları ile bu geceye hazırlanmış gibiydi. Başka bir olay örgüsünde olsaydık, masadaki mumlar ve kadehleri süsleyen kırmızı şarap ile beni güzel bir akşam yemeğine çıkardığını düşünürdüm.
Emir eline kendi kadehini alıp, masada duran ve hiç dokunmadığım şarap dolu kadehe hafifçe vurdu. "Şerefe."
Onun aksine ben bu lüks restorana yakışır bir vaziyette değildim. Siyah kot şortum ve tişörtüm, tarak bile vurmadığım saçlarım, bembeyaz olmuş suratım ile karşısında oturuyordum. Bundan hiç rahatsız olmuş gibi değildi çünkü ilgilendiği benim dış görünüşüm değildi, bu belliydi.
Restorana geleli neredeyse bir saat olmuştu ve ben oturmuş Emir'in yemeğini yemesini izliyordum. Tek bir soru dahi soramamıştım, cesaret edememiştim. Tüm ipler onda gibiydi ve onun konuşmasını bekliyordum. Diken üstünde gibiydim ve soğuk terler atıyordum. Bu korkulu halim Emir'in umurunda bile değildi, keyifle yemeğini yiyor ve şarabını içiyordu.
"Dalmore tercih ederdim." dedi sahte bir üzüntüyle. "Dalmore çok severim, eski bir dostumun favorisiydi."
Daha fazla bu saçmalığa katlanamayacağımı hissettim ve sesimi toparlamak için hafifçe öksürdüm. "Bak, buraya gelmek için Ferhunde hanımdan zor izin aldım. Benim kumarhaneye gelen müşteriler ile dışarıda görüşmem yasak. Ne söyleyeceksen.."
Sözümü kesen Emir'in söyledikleri şaşkınlıkla dudaklarımın aralanmasına sebep oldu. "Geçen gece Baran ile sahilde köfte ekmek yiyordun. O kumarhaneden değil mi?"
Oydu... o silahlı saldırıyı yapan, oydu. Bunu tahmin edebiliyordum ama onun kendi ağzıyla itiraf etmesi beni dumura uğratmıştı. Zihnime o gecenin anıları dolduğunda, kalbim korkudan yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Üstelik bu itirafı yaparken, gözlerinde zerre merhamet yoktu. Aksine normal bir şey itiraf etmiş gibi keyifle şarabından bir yudum almıştı.
"Sen..." dedim, tahminimden daha kısık çıkan bir sesle. "Sen yaptın. Bize ateş eden sendin." Zorlukla yutkundum, ağzımın içi duyduklarım ile kurumuştu. "Yanımızda küçücük bir çocuk vardı, ona bir şey olabilirdi." Bu cümleyi içimde vicdan mahkemem kurulurken zorlukla çıkarabilmiştim dudaklarımın arasından. Gözlerinde merhamet aradım, üzüntü aradım, pişmanlık aradım. Orada bir çocuk olduğunu bilmeden, o silahı ateşlemiş olmasını diledim. En azından bu şekilde daha az vicdansız olabilirdi gözümde, ben de gözlerinde gördüğüm merhamete sığınabilirdim. O gördüğüm merhametten, merhamet dilenebilirdim ama beklediğim gibi olmadı.
"İlgi alanımda değil."
Başım döndü, avuçlarımın içi terledi. Soğuk terler alnımda kendini gösterdi ve kalbim korkuyla kaplandı. Nefesimin gittiğini sandım.
"Buraya seninle bir sokak çocuğunun canını konuşmaya gelmedim." Susmasını istedim, sus. Daha fazla konuşma. Daha fazla korkutucu olma gözümde. Yok olmak istedim, yer yarılsın içine düşeyim ve kimse beni bulamasın istedim. Ölmek istedim.
"Benden ne istiyorsun?" dedim, zorlukla. Kelimeler dudaklarımdan dökülmüyordu, bayılacak gibiydim. Başım dönüyordu ve gözlerim Emir'in yüzünü net olarak seçemiyordu. Tekrarladım. "Kimsin sen? Ne istiyorsun benden?"
"Seninle iş birliği yapmak istiyorum." dedi keyifli bir ses ile. Gören, yeni bir iş teklif ediyor sanırdı; büyük bir işe imza atmaya hazırlanıyor sanırdı. Bu iş, kariyeri için en önemli adım sanırdı ve bu yüzden bu kadar heyecanlı olduğunu düşünürdü.
"Seninle iş birliği yapmak dışında bir seçeneğim var mı?" diye sordum. Sesim sitemli çıkmıştı. Sanki bana başka bir seçenek var gibi davranması sinirimi bozmuştu. Oynadığı bu sahte rol, yapmacık hareketleri hepsi şu an bana çok fazla geliyordu.
"Tabii ki var." dedi, sahte bir şaşkınlıkla. Ela gözlerimi kırpıştırarak, kara gözlerine kitledim. "Ben kaba bir adama mı benziyorum?" Kafayı yiyecektim. Oynadığı bu sahte rol bana kafayı yedirecekti. Aynı rolleri kumarhanede oynadığımı hatırladım, benim de Emir gibi sahte davrandığım çok an olmuştu ama orada sahne benimdi fakat şuan ben onun sahnesindeydim.
"Eğer yarın bütün ailenin cenazesini kaldırabilecek gücün var ise, iş birliğimi reddedebilirsin."
Söylediklerini zihnim bir an algılayamadı. Bütün ailenin cenazesi... yarın... Gözlerimin önüne gelen ilk yüz, annemin yüzü oldu. Yeşil ve ela karşımı olan, o güzel gözleri ile gülümseyerek bakıyordu. Gülünce alt dudağının sağ kenarında oluşan gamzesini gösteriyordu bana. Aynı gamzeden benim dudağımın alt kenarında da vardı ama en son ne zaman onu aynada gördüm, hatırlamıyordum çünkü uzun zamandır aynalara gülümseyerek bakmıyordum. Annemin yüzünün yerini, Emir'in ilk kumarhaneye geldiğinde temiz sandığım yüzü aldığında ensemden aşağıya bir ürperti indi.
"Kumarhanede çalıştığın için seni cesur sanmıştım, sandığımdan korkak çıktın." dedi alaylı bir ifade ile.
Kendime bir çıkış yolu aradım. "Ben korkağım, işine yaramam."
Yüksek sesli kahkahası ile birkaç masanın bize döndüğünü hissettim. Gözlerim restoranda gezindiğinde, çığlık atmak ve yardım dilenmek istedim ama sesim çıkmadı. İnsanlar benim aksime, keyifli bir akşam yemeği için buradalardı. Onların yerinde olmayı dilerdim, onlar gibi keyifli bir akşam geçirmek isterdim.
"Anlaşılan beni reddedebilecek bir gücün yok o zaman iş birliğimizin detaylarını konuşabiliriz."
"Neden ben?" Günlerdir beynimi asıl kurcalayan soru buydu. Neden ben? Kumarhanede çalışan onlarca kız vardı, onların arasından neden tüm bunlar gelip beni bulmuştu?
Emir kadehine uzanıp, keyifle yudumlarken korkudan gözlerimi ondan bir saniye ayıramıyordum. Normalde insan korkunca göz temasından kaçınırdı ama ben aksine gözlerimi ondan ayırırsam bana zarar verir gibi hissediyordum. "Şans." dedi umursamaz bir tavırla. "Kumarhaneye geldiğim ilk gün masama gelen sendin."
Şans... Dört harf, tek hece. Benim tüm hayatımın alt üst olmasına ve ailemle tehdit edebilecek kadar kötü bir adamın elime düşmeme sebep tutulan bu kelime miydi? Duyduklarıma inanmak istemiyordum. Her şeyin bir şaka olmasını diledim, hatta bir rüya. Korkunç bir rüya... Kabus.
"O günden sonra seni biraz araştırdım ve adının Mihri olduğunu öğrendim. Nermin Özden, annen bir ev hanımı. Uygar Özden, baban bir inşaat ustası ve hatta şuan Bursa'da. Merve Özden, kardeşin lise ikinci sınıfa geçti." dedi ve düşünüyormuş gibi yaparak devam etti. "Mihri Özden, hukuk öğrencisisin ve aslında 23 yaşındasın. Başka detaylar vermem gerekiyor mu, nerede doğduğun falan? En sevdiğin renk, en sevdiğin yemek?"
Benimle dalga geçiyordu. Hayatımla ve benimle alay ediyordu ve bunu yaparken asla gocunmuyordu. Avucunun içine almıştı beni ve bunun farkındaydı. Gözlerimde teslimiyeti görebiliyordu, bundan haz alıyordu.
"Ne istiyorsun benden?" diye sordum korkuyla. Daha korkunç ne duyabilirim diye bekledim. Beni daha fazla ne kadar ürkütebilir diye merak edercesine sormuştum sorumu.
"Uslu olmanı." dedi omuz silkerek. "Ne diyorsam onu yapacaksın, sözümden çıkmayacaksın ve uslu olacaksın. Kimseye bir şey söylemeyeceksin, bana karşı gelmeyeceksin. Bu kadar basit aslında."
Onun kölesi olmamı istiyordu ve bunu basit bir şey olarak görüyordu. Bana neler yaptıracağı hakkında hiçbir fikrim yoktu ve bunları daha bilmeden kabul etmemi istiyordu, karşı gelme şansım olmadığını söylüyordu. Beynim sanki durmuş gibiydi, ne düşüneceğimi ve ne hissedeceğimi bilmiyordum. Kendi aklım yok gibiydi, kendimi bir kukla gibi hissediyordum ve biri uzuvlarıma bağlı hayali ipler ile beni oynatsın diye bekliyordum. Günlerce karşıma çıkmayarak ve bana bu korkuyu yaşatarak yapmak istediği buydu Emir'in. Korku ve endişenin kara bulutları üzerime çöksün, kendimi çaresiz hissedeyim ve bir kukla olayım diye yapmıştı her şeyi. Aklımla oynamıştı.
"İlk görevin." diyerek düşüncelerimi böldü. "Senin için kolay bir görev, zaten yapmaya başladın bunu."
İçimde ufacık bile bir merak uyanmadı, öğrenmek istemedim ne söyleyeceğini. Susmasını diledim sadece, belki bu şekilde kurtulurum gibi gelmişti ama dileğim gerçek olmadı ve devam etti. "Baran'ın hayatına sızacaksın. Hatta gönlüne."
Baran mı? Baran ne alakaydı? Bu adam benden bunu niye istiyordu?
"Neden?" diye sordum istemsizce.
"Sana ne?" dedi, hecelerine ayırarak. "Nedenlerden sana ne, ne diyorsam onu yap. Baran'a yakınlaş, hayatına gir. İki hafta sonra marinanın ihalesi var. Baran'ın evine sızacaksın, çalışma odasına gireceksin ve ihale için düzenlediği belgelerini fotoğraflayıp bana getireceksin."
"Ne istiyorsun Baran'dan?" diye sordum kendimi tutamayarak. Bana ne yaptırmaya çalıştığını anlayamamıştım, hayatımda duyduğum en saçma şeydi. Soruyu sorduğum an, Emir'in gözlerine yemeğin başından beri görmediğim nefret kırıntıları serpildi.
"Canını yakmak istiyorum." dedi, sıktığı dişlerinin arasından. Kara gözlerindeki nefret kırıntıları, saniyeler içerisinde çığ olup büyüdü. Korkutucu görünüyordu ve bu yerimde husursuzca kıpırdanmama sebep oldu, zorlukla yutkundum. Hiçbir şey söyleyemedim ve öylece kaldım. Gözlerindeki nefretin altında ezildiğimi hissettim. Belki saniyeler süren ama bana saatler gibi gelen bakışmamızdan sonra; Emir, aklımı iyice oynatacağım bir hareket yaptı ve gülümsedi. Bir an onun deli olabileceğini düşündüm ve bu beni daha çok ürküttü.
"Kötü bir adam gibi gözüküyorum, değil mi?" diye sorarken yüzüne öyle masum bir ifade yerleştirdi ki, neye uğradığımı şaşırdım. Bu adam gerçekten çok iyi rol yapıyordu, gerçek kimliğini gizlemekte bir ustaydı. Cevap vermedim, dudaklarımdan dökülen her yanlış cümlenin bana dönecek bir yaptırıma sebep olmasından korktum.
Cevap vermememin üstüne devam etti. "Kumarhanede ikinci gün locada otururken bana söylediklerini çok düşündüm ve bir aydınlanma yaşadım." Ciddiyetle önündeki artık soğuduğuna emin olduğum bonfileden bir parça kesti ve ağzına attı. "Haklısın, her insan içinde iyi ve kötü bir taraf taşır. Bana da senin kötü tarafın lazım, ikimiz Baran için kötü olacağız."
"İyi veya kötü insan yoktur. Kime göre iyi, kime göre kötü? Her insan kimine göre iyi biridir, kimine göre kötü biridir. Her insan içinde iyiyi ve kötüyü taşır."
Kumarhanede Emir ile locada oturup, dalmore içerken kurduğum cümleler bir bir gözümün önüne geldi. "Yapamam." dedim çaresizce ve beni anlamasını bekledim. Beni anlamalıydı, ben böyle bir şey yapamazdım. Bunun Baran ile bir alakası yoktu, ben bunu kimseye yapamazdım. Kimseye bile isteye zarar veremezdim, göz göre göre canını yakamazdım. Bu kadar kötü olamazdım. "Benim kötülük sınırımı aşıyor bu." dedim, kumarhanede onun söylediklerine ifhafen.
"Peki sen, ne olursa içindeki kötüyü çıkarırsın?" diye sormuştu bana o gün.
"Bir insan sana göre ne yaparsa kötü biri olur?" diye sorusuna soruyla cevap verdiğimde, "Ben bana göresini sormadım. Her insanın sınırları farklıdır. Senin kötülüğün bana iyilik kadar masum kaçabilir, benim iyilikten saydığım sana kötülük kadar gaddarca gelebilir." demişti. Anlamalıydı bunu, bu benim sınırlarımı aşıyordu üstelik kendi söylemişti herkesin sınırlarının farklı olduğunu.
Emir yine sahte gülümselerinden birini bana gösterdi ve, "Her insanın kötü olmak için kendince sebepleri vardır da demiştim sana." dedi.
"Mesela ailene zarar gelmemesi için, içinde ki kötülük baş kaldırır mı?"
"O zaman kötü olmak için bir sebebim olur."
O locada konuştuğumuz her cümlenin, bu gün karşıma çıkacağını tahmin edemezdim. Emir her şeyi ilmek ilmek işlemişti aslında o gün, sormuştu ve söylemişti bana. Konuşmanın sonunda kara gözlerinde oluşan memnuniyeti anımsadım. Zafer kazanmış gibi. O gün, zafer kazanmış gibi gülümsemesini çok saçma bulmuştum ama şimdi anlamıştım. Hiç anlamamayı dilerdim.
"Yapamam." dedim tekrar, sesim iyice korkudan kısılmıştı.
"Ah, çok masumsun." dedi Emir, yine yalancı bir üzüntüyle. "Sen zaten bu işi yapıyorsun, Mehir. Kumarhanede bir sürü adamı kandırıp, bahis yaptırarak parasını yiyorsun. İşini hafifletiyorum, tek bir adamın kanına girmeni istiyorum senden. Daha ne istiyorsun?"
Yüzüme vurduğu gerçekler ile kanımın donduğunu sandım. Ben Emir'in gözünde zaten kötü biriydim, o kumarhanede çalıştığım için. Keşke dedim içimden çaresizce. Keşke o kumarhanede işe başlamasaydım.
"Üstelik sana bir kıyak geçeceğim. Daha işime yaramadın ama öğrendiğim kadarıyla babanın yüklü miktar bir kumar borcu var, oturduğunuz evi satmış bile." dedi ve artık midemin kaldırmadığı alaylı ifadesiyle bana döndü. "Ne kadar trakikomik değil mi? Kızı kumarhanede başka adamları borca sokuyor, babası başka kumarhanede borçlanıyor. Babanı acaba hangi kızlar dolandırıyordur?"
Babam'ın kumar borcumu vardı? Oturduğumuz evi mi satmıştı? Duyduğum şeyleri artık kaldıramıyordum, bu çok fazlaydı. Her şey öyle üst üste gelmişti ki, hangi biriyle baş edeceğimi bilmiyordum. Aslında annem hissetmişti babamın bir şeyler karıştırdığını ve bunu bana söylemişti ama böyle bir şey beklemiyordum. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemez haldeydim, taş gibi kasılmıştım ve kurbanlık bir koyun gibi bekliyordum kafamın kesilmesini.
"Evinizi yarın satın almış olurum," Emir her açıdan beni kuşatmaktan geri kalmıyordu. "Babanın tüm kumar borcunu da üzerime aldım, artık bana borçlu. Sen benim işime yaradıkça, ben borç için üstünüze gelmem, merak etme."
"Nereden öğrendin benim hakkımda bu kadar şeyi?" diye sorabildim sadece. Daha fazla hayatımı nasıl eline aldığını dinlemek istemiyordum, gücüm yoktu. Bana bu kötülüğü yapan Emir olabilirdi ama asıl kötülüğü yapan kişi; beni ona satandı.
"Herkes olabilir." dedi ve masanın üzerinden bana doğru eğildi. Kara gözlerine korkutucu bir perde çekti ve gözlerime kitlendi. "Gece rahat uyuma, o otelden biri seni sırtından bıçakladı, belki de bir gün sen huzurlu uykundayken gerçekten bıçaklar."
İfadesi çok ciddiydi, bu ciddiyeti tüylerimin ürpermesine sebep oldu. Zorlukla yutkundum, dilim damağım kurumuştu ama su bile içemeyecek kadar kötü bir haldeydim. Gözlerimde yeteri kadar korkuyu gördüğüne emin olmak istercesine bakıp, yüksek sesli bir kahkaha attı. Benimle alay etmesine sinir olsamda, az önce söylediklerinin kötü bir şaka olduğunu anlamam ile rahatlamam bir olmuştu. Bütün ayarlarımı alt üst etmişti.
"Sen gerçekten çok korkakmışsın." dedi kahkahalarının arasından. "Bu kadarını beklemiyordum. Söylesene, o kumarhanede bu korkaklığınla nasıl çalışıyorsun?"
"Yapamam ben." dedim tekrardan direterek. "İşine yaramam, söylediğin şeyleri yapamam. O kadar kötü biri değilim, beceremem."
İnsan oğlu, bazı şeylerden ders çıkarsa bile aynı hatayı tekrarlayabilirdi. Kendime bu sabah, büyük konuşmamak adına ders çıkarmam gerektiğini tembihlerken yine yapmıştım, büyük konuşmuştum çünkü bilemezdim. Geleceği bilebilseydim, böyle yapmazdım ve keşkelere sığınmak zorunda kalmazdım.
"Her insan masumdur," dedi ve devam etti. "Kötü tarafını ortaya çıkaracak sebepler edinene kadar."
♣️
Yürümek her insana iyi gelen bir şeydi, ben çok severdim. Genelde baş edemeyeceğimi hissettiğimde, kendimi yollara atardım. Kulaklıklarımı takar, ayaklarım acıyana kadar yürür ve müzik dinlerdim, ruhuma iyi gelirdi. Yürüyüşümü, iyi hissettiğimde ve baş edemeyeceğimi düşündüğüm şeyi aslında çözebileceğime inandığımda bitirirdim. Kaç saattir yürüdüğümü veya nereye geldiğimi bilmiyordum ama yürümek, bu sefer iyi gelmiyordu. Bunun için çabaladım ama olmadı, üstelik başıma gelenleri çözebileceğime de inandıramamıştım kendimi.
Önüme çıkan ilk banka, üzerimde hissettiğim yoğun bir yorgunluk ile oturdum. Gözlerimi kapattım, kendimi dinlemek ve olanları sindirmek istedim. Boğazımda ne kadar yutkunursam yutkunayım, geçmeyen bir yumru vardı. Kendimi dinlemeye çalıştım ama onu bile başaramadım. Zihnim allak bullaktı, ne düşünmem gerektiğini bile kestiremiyordum. Her şey o kadar birbirine girmişti ki, neresinden tutarsam tutayım elimde kalıyordu.
Emir daha fazlasını sonra konuşacağımızı söyleyerek yanımdan ayrıldığından beri, yürüyordum. Benim için bir araç bırakmıştı ama binmemiştim, yürümek istemiştim. İyi gelir sanmıştım ama sanki yalnız kalmak beni daha çok boğar olmuştu. Hayatımın yönetimi ellerimden kaymış gibi hissediyordum, sanki kendim için bir şeylere karar verebilecek yetkili artık ben değildim. Bir kuklaydım ve uzuvlarımın görünmez ipleri, Emir'in parmakları arasındaydı. Bana, Baran'ın hayatına girmemi ve bir şekilde evine sızmamı istemişti, ilk görevim buydu. Onun gönlüne girmemi söylemişti ama bu ne kadar çabalarsam çabalayayım, benim elimde olmayan bir şeydi. Emir, bunları anlayamayacak kadar duygulardan uzak bir herifti, bunu daha net anlamıştım. Birinin gönlüne girmek farazi bir durumdu, herhangi bir çabayla karşılığı yoktu.
Tüm bunları reddetmemin karşılığı ise, ailemdi. Annem, babam, kardeşim... Haberleri olmasa bile onların hayatı da Emir'in avuçlarının içindeydi. Yapacağım yanlış bir hareket, onların hayatına mâl olabilirdi. Bunu kaldıracak gücüm yoktu ama Emir ile iş birliği yapacak gücüm de yoktu. Emir'in önüme koyduğu iki yolun ucu da karanlıktı ve benden kötünün iyisini seçmemi bekliyordu.
Emir, onun ile uyum içerisinde ilerlediğim sürece banka hesabıma yüksek miktarlarlar yatıracağını söylemişti. Bu işin sonu nereye gider bilmiyordum ama Emir, Baran'ın canını yeteri kadar yakabildiğine emin olduğunda daha yüksek bir miktarı hesabıma geçirip, beni Kıbrıs'tan göndereceğini söylemişti. Bu işten en büyük kârımın, ailemin canını almaması olacağını da üstüne basa basa belirtmişti. Her şey tek kelime ile korkunçtu. Kıbrıs, kumarhane, bu gece ve Emir'in bana söylediği her şeyin hissettirdiği tek şey korkuydu. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Neyin içine düştüğümü çözemiyordum, bu işin nereye varacağını ve Emir'in bana neler yaptıracağını bilmiyordum. Bu bilinmezlik bana korkunç hissettiriyordu. Ellerimi saçlarımın içine gerginlik ile geçirip, sertçe çekiştirdim. Saçlarıma verdiğim acı, kalbimdeki acıyla kıyaslanamazdı bile. Berbat bir haldeydim, ölmek istiyordum ama buna bile cesaretim yoktu, o kadar acizdim.
Oturduğum banktan kalkıp, bir taksi çevirdim. Uzun zaman üstüne kendimi yorgun hissediyordum ve bünyeme uyku bastırmıştı. Uyumak istiyordum, uyumak beni uzaklaştırırdı. Üstelik uzun zamandır uyku bana uğramıyordu, bunu değerlendirecektim, ihtiyacım vardı. Daha fazla beynimde dönem düşüncelere katlanabileceğimi sanmıyordum. Ya delirecektim ya da uyuyacaktım.
♣️
"Mihri, uyan. Kumarhaneye geç kaldık."
Kulağıma çalan tanıdık ses ile gözlerimi aralamaya çalıştım. Kaç saattir uyuduğumu bilmiyordum ama vücudum hala uyku istiyordu. Göz kapaklarımda ağırlık vardı ve açmamam için beni engelliyordu. Zorlanarak gözlerimi aradığımda beynim bana bir oyun oynadı ve karşımda Emir'in alayla bakan kara gözlerini gördüm. Tüylerim ürperirken, korkuyla çığlık attım ve hızlıca yattığım yerden kalkıp, kendimi korumaya çalıştım.
"Mihri, benim Beyza!" dedi Beyza panikle ve yüzünü, Emir'in yüzünün yerine bıraktı. "Sakin ol."
Beyza beynimin oynadığı oyunun üzerimdeki etkisini yatıştırmaya çalışırken, göz yaşlarım yanaklarıma nüfuz etti. Kendimi tutamaz bir şekilde, ağlama krizine girmiştim. Korku tüm damalarımda kendini hissettiriyordu ve endişe beni avuçlarının içine almıştı, bir de üstüne çaresizlik eklenmişti. Kendimi çaresiz hissetmek, göz yaşlarımı tutmamı engelliyordu. Emir ile konuştuktan sonra hiç ağlamamıştım ve şimdi onun acısı çıkıyordu. Artık beynimi kontrol edemiyordum ve kendimi mahvolmuş hissediyordum.
Beyza beni anlamıyordu, anlayamazdı. Sorular soruyordu ama cevaplamak için en ufak bir çabam yoktu. Konuşmak istemiyordum. Tek anlatabildiğim kişi Ferhundeydi ve artık ona da anlatamazdım çünkü Emir, kimseye söylememem konusunda beni uyarmıştı. Destek alabileceğim ve beni rahatlatabilecek kimse yoktu. En azından Ferhunde de Emir'in dünyasında biriydi ve benim için araştırabilirdi ama tehdit altında olduğumu söyleyemeyecektim. Beyza sabırla ağlama krizimin bitmesini bekledi, teselli etmeye çalışsaydı bunun boşa gideceğinin farkındaydı. Az önce ağlama krizine girmemişim gibi kalkmış ve Caner ile konuşmuştum. Hiçbir şeyden haberi yoktu ve hayatımdaki kişinin her şeyden birhaber olması beni artık üzmüyor, sadece düşündürüyordu. Ona rol kesmek için çaba bile sarfetmeme gerek kalmıyordu çünkü sesimin durgunluğu dikkatini çekmiyordu. Hiçbir şey anlamıyordu halimden. Telefonu kapattıktan sonra tekrar bir ağlama krizine girmiştim ve yine hiçbir şey olmamış gibi hazırlanıp, kumarhaneye çıkmıştım. Hayatımın akışı benim elimde değildi ve her şey artık o kadar normal geliyordu ki, hiçbir şeye karşıt bir görüş sergilemiyordum. Kumarhanenin henüz asansöründeyken bile midem bulanmaya başlamıştı.
Kumarhanede hazırlanmamız için ayrılan odadaydık ve hazırlanıyorduk. Gözlerimin altında ki halkaları kapatırken, aynadaki yansımamın ruhsuzluğu beni rahatsız etmiyordu artık. Baktığım aynadaki yansımamı tanıyamıyordum, o ben değildim. Mehir'di. Mihri'yi hissedemiyordum, o İstanbul'da kalmıştı. Bu ben değilim ki, diye düşünüyordum içimden. Ben değilim.
Tam o sırada kapı açıldı ve Ferhunde'nin sesi duyuldu, heyecanlıydı. "Kızlar, nasılsınız?" dediğinde, herkes bir cevap vermişti ve tek cevap vermeyen bendim. "Bugün çok önemli birilerini ağırlayacağız, yeraltının en önemli isimleri. Önce restoranımızda yemek yiyecekler, sonra kumarhaneye çıkacaklar. Kumarhaneye geldiklerinde onlarla ilgilenmenizi istiyorum, en iyi şekilde." Kızlar aralarında fısıldaşmaya başladıklarında, Ferhunde'nin bakışları beni buldu. "Seninki de onlarla olacak."
Anlamaz bakışlarımı Ferhunde'ye attığımda, soru bile sormak istememiştim. Bakışlarımdan anlasın ve cevap versin diye beklediğimde, istediğim gibi oldu. "Baran Karakaya. Onunla ilgilenmeni istiyorum."
Baran'ın adını duymamla, kalbimin ağırdığını hissetmem bir oldu. Adını duymak bile bana hiç iyi gelmemişken, onunla nasıl vakit geçirecektim? Emir beni tehdit etmeden önce, herkese söylediğim yalanlar beni boğarken, şimdi nasıl söyleyecektim? Hem de artık amacım para değildi, resmen birine zarar vermekti ve parayı bunun karşılığında alacaktım. Bu iğrençti, bu Mihri'nin yapabileceği bir şey değildi, bu ben değildim. Hayatım allak bullak olmuştu, çıkış yolu aramaya bile mecalim kalmamıştı. Sadece konfor alanıma çekilmek ve her şeyden izole olmak istiyordum ama ailemin canı pamuk ipliğine bağlıyken bu imkansızdı. Polise gitmeyi bile düşündüm veya en azından anneme anlatmayı düşündüm ama aklıma sabah Beyza'ya söylediklerim gelmişti.
"Beyza, bu iş teklifi geldiğinde de en fazla ne olabilir ki, diyordun. Bilmediğimiz, sonunu görmediğimiz; hatta bunu zerre kadar düşünmediğimiz bir yola girdik ve ben en fazla ne olabileceğini yavaş yavaş deneyimliyorum. Tekrardan ucunu görmediğim bir yola girmeye cesaretim yok."
Yapamazdım, bilmediğim bir yola giremezdim. Düşünmeden hareket edemezdim, bunu yaptığımda başıma gelenler ortadaydı. En iyisinin olduğum yerde kalmak ve hiç hareket etmemek olduğunu düşünüyordum ama bu da imkansızdı. Kendimi kukla gibi hissetmek rahatsız edici olsa da, bunu kabullenmiştim. Bir kukladan, bir robottan farksızdım. İpler benim elimde değildi, hayatımın hiçbir alanında. Öğrenilmiş çaresizliğin ne demek olduğunu biliyordum ve kabul etmek zor olsada, buna yakalanmıştım. Öğrenilmiş çaresizliği bana ilk babam tattırmıştı. Sanırım ben sandığım kadar güçlü biri değildim, hayatım hep böyle başkalarının koyduğu kurallar ile geçecekti.
Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin sürekli olarak olumsuz sonuçlarla karşılaşması durumunda, gelecekteki olumlu sonuçlara ulaşma yeteneğine olan inancını yitirmesi olarak tanımlanır. Bu psikolojik kavram, bireyin kendini bir durumu kontrol edemez, değiştiremez veya etkileyemez olarak algılaması sonucunda ortaya çıkar.
Kumarhanenin ana salonuna geldiğimizde, kendimi tamamen ruhsuz hissediyordum. Kumarhanenin renkli kumar masaları, merdivenlerini süsleyen kan kırmızı halıları, bar dolabında duran çeşit çeşit içkileri, duvardaki gösterişli tabloları... hepsine zıt bir şekilde buradaydım ama yine de hissettiğimden iyi görünüyordum. Siyah askılı, vücuduma yapışan mini bir elbise giymiştim. Taşlı maskem, yüzümde her zaman ki yerindeydi ve siyah stilettolarım ile iyi görünüyor sayılırdım. Mehir'in dünyası bir rolden ibaretti ve Mihri o rolü oynamaya gelmişti. İsterse sabahında kıyamet kopsun, gecesinde kumarhanede en iyi haliyle görünecek ve etrafa sahte gülümsemesini sergileyecekti. Henüz sahte gülümseme için gücüm yoktu ama zamanla neye dönüşeceğimi hissediyor gibiydim.
O sırada Baran'ın dört tane adam ile kumarhaneye girdiğini gördüm. Koyu mavi gözleri, etrafı kolaçan ediyordu. Yanında her zaman ki gibi Yusuf vardı. Ferhunde hanım hızlıca yanlarına gidip, onları karşıladı. Baran'ın enerjisi tüm ana salonu sarmıştı, kendimi onu incelerken bulmuştum. Koyu mavi gözleri, siyah hafif uzun saçları, uzun boyu ile çok güzel ve etkileyiciydi. Burnunun kemeri bile ona ayrı bir karizma katıyordu. Sakalları hafif uzundu ve aralarına birkaç beyaz tel karışmıştı. Etkileyici bir adamdı ama bu dış görünüşünden bağımsız bir durumdu. Enerjisinin kasveti insanı etkiliyordu ve bir şekilde kendine çekiyordu. Birkaç gün öncesinde ondan uzak durmam gerektiğini kendime tembihliyordum fakat kader yine aldığım kararları yutturmuştu bana. Kaderin cilvesiyle baş edemeyeceğimi bir kere daha anlamıştım.
Sen ne kadar yazıp kurmaya çalışırsan çalış, kader kendi oyununu oynatır.
Baran, ekibiyle rulet masasına geçtiğinde ben de bara döndüm. Burak'a bana bir dalmore vermesini istedim ve gösterişli kristal bardakları hazırladım. Madem kader oyunu oynatandı bana ayak uydurmaktan başka bir çare kalmıyordu. Emir ne istiyorsa ailem için yapacaktım ve eninde sonunda Kıbrıs'tan kurtulacaktım, şu an bu yolu izlemekten başka çarem yoktu. Onlara doğru döndüğümde derin bir nefes aldım ve adımlarımı atmaya başladım. Bir adım diğerini takip ettikçe, zihnim bulanıyordu ve net seçememeye başlıyordum. Bayılacak gibi hissettiğimde, duraksadım. Gözlerimi sakinleşmek için kapattım ama annemin yüzünü görmem ile paniğim arttı. Oksijenin azaldığını hissettim ve ellerimdeki tepsi titredi, düşürecek gibi oldum. Kalbim kontrol edemeyeceğim bir hızda atmaya başlamıştı. Bar masasına geri dönmek istedim ama bir el beni durdurdu.
"İyi misin Mehir?" diyerek, telaşlı gözleriyle bana bakan Ferhunde'yi gördüm. "Ne oldu?"
"Panik atak geçiriyorum sanırım." diyebildim sadece. Ellerimden tepsiyi aldı ve yakınımızda olan masaya koydu. Saçlarımı elleriyle geri attıktan sonra, yüzümü avuçları içerisine aldı ve yumuşak gözleriyle baktı. "Sakin ol, bir şey yok. Derin nefesler al." Dediğini yapmaya çalıştım ama bu kolay olmadı. Hayatımda hiçbir şeyin kolay olmadığı bir dönemdeydim ve nefes almak bile beni zorluyordu. Göz pınarlarımı zorlayan yaşları hissettim ve bir şekilde onları oraya hapsettim. Şimdi olmazdı, ağlayamazdım. Kendimi toparlayarak, "İyiyim." dedim gözlerimde cevap arayan Ferhunde'ye. İyiyim.
Kaderimden kaçamayacağımı kabullenip, hızlıca masaya bıraktığı tepsiyi aldım ve başka bir şey söylemeden Baran'ın olduğu masaya ilerledim. Masaya vardığımda, Baran geldiğimi hissetti ve koyu mavi gözlerini ela gözlerimle birleştirdi. Gözlerinden bir elektrik dalgasının, gözlerime, ardından beynime aktığını hissettim. Tüylerim ürperdi, ensemden aşağıya bir sıcaklık yayıldı. Belki saniyeler süren ama bana saatler gibi gelen bakışmamız, masada olan bir adamın söyledikleri ile kesildi.
"Vay, Dalmore, ha?" dedi, 50 yaşlarında olduğunu düşündüğüm adam. Sakalları artık ağarmıştı ve saçı kalmamıştı. Kilosu vardı ve dizilerdeki mafya babalarına benziyordu. Bakışlarım tanımadığım adama döndüğünde, çenesiyle beni gösterdi. "Şansa bak Baran, en sevdiğin viskiyi getirdi kız."
Tekrar Baran'a döndüğümde, gözlerini gözlerimden ayırmadan adamı cevapladı. "Biliyor sevdiğimi."
Sesimi toparlamak için hafifçe öksürdüm ve, "Hoş geldiniz." dedim. Yüzümü sevimli bir hale getirmeye çalışmıştım ama ne kadar başarabildiğimi bilmiyordum. "Size eşlik edebilir miyim?" diye devam ettiğimde, Baran yanına geçmem için bana yer açtı. Vakit kaybetmeden, rulet masasında yerimi aldım ve elimdeki tepsiyi içki masasına bıraktım.
Kristal bardakları, Dalmore ile süslemeye başladığımda Baran bana doğru eğilip, hafif kısık bir ses tonu kullanarak, "Taş nerede?" diye sordu. "Umarım çabuk ulaşabileceğin bir yerdedir." Bunu söylerken gözleri göğüslerimin orada oyalanmıştı. Yanaklarımın kızardığını hissettim ama bundan utanmak, beni daha çok utandırdı. Kumarhanede yalan bir hayat yaşıyordum, karşımdaki adamın hayatına sızmam adına tehdit ediliyordum ve utandığım şey bu muydu? Utanmaya hakkım yokmuş gibi, çekinmeden elimi göğsüme atıp sütyenime sıkıştırdığım sitrin taşımı çıkardım. Baran avucunu açtığında itiraz etmeden taşı avucuna bıraktım ve bunu yaparken gözlerimizin temasını hiç kesmemiştik.
Kaşları şaşkınlıkla havalandı, "Artık enerjiye inanmıyor musun?" diye sordu. Başımı onaylamazca iki yana salladım.
"İnanıyorum." dedim ve devam ettim. "Ama artık taşa hizmet etmiyorum."
Koyu mavi gözleri, gözlerimi sorguladı. Gözleri zihnimi okuyor gibi hissettiriyordu ve bu aklımdan geçenlerin tüm çıplaklığıyla gözler önünde olduğunu düşündürüyordu bana. Beni çözmemesi için direndim ama gözlerime çektiğim perdenin yavaş yavaş açıldığını hissediyor gibi oldum. Kalbimdeki korku ve yorgunluk, gözlerime vuruyor gibi oldu ve bu sanki Baran'ın kaşlarını çatılmasına sebep olmuş gibiydi. Bir şeyleri çözmeye, anlamaya çalışıyordu ve buna direnemiyordum. Ona direnmeye çalışmadığımı farkettim, aksine beni anlamasını isterken buldum kendimi. Birileri beni anlasın, bana yardım etsin.
Bakışmamızı masadaki başka bir adamın sözleri bıçak gibi kesti. "Hoş geldin, Madenci." dediğinde, duyduğum tanıdık soyad ile gözlerim masaya gelen davetsiz misafire çevrildi. "Ne zamandır buralarda görünmüyordun."
Görmek istediğim son şey, Emir'in kara gözleriydi. Zihnim bulanıklaştı, bunun bir hayal olmasını diledim. Başımdan aşağıya manevi kaynar sular dökülürken, masaya gelirken yaşadığım atağın geri geldiğini hissettim. Görüşümün netliği gitti, başım dönmeye başladı ve avuç içlerim terledi.
Emir, gözlerini önce bana değdirdi ve ardından Baran'ın gözleriyle buluşturdu. Baran, Emir'e dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ama vücudunun husursuzca kıpırdandığını gördüm. Elleri iki yanında yumruk haline gelmişti, o da benim kadar Emir'i görmekten rahatsız olmuş gibiydi. Baran'ın ne sebeplerden böyle hissettiğini bilmiyordum ama benim sebeplerim bayılmama yetecek kadar çoktu. Alnıma hücum eden soğuk terleri yok etmek istercesine, elimi alnıma doğru götürdüm ve diğer elimle masaya tutundum. Neden geldi bu? Neden bizim masamıza geldi? Ne yapmaya çalışıyor?
Emir gözlerini Baran'dan ayırmadan tanımadığım adamın selamını aldı. "Evet döndüm, umarım hoş bulurum."
♣️♣️♣️
Bölümü nasıl buldunuz? Beğendiyseniz favlarınızı eksik etmeyin lütfen. Bölüm hakkında düşünceleriniz ile yorumlarda bekliyorum sizi.🥹
Emir'in Baran'ı tanıdığını tahmin eder miydiniz?
Mihri'nin yerinde olsaydınız, ne yapardınız?
Sizce Mihri'yi, Emir'e satan kim?
Lütfen cevaplayınnn, çok merak ediyorum düşünceleriniziiii.🥹
Bölüm benim içime sindi ama dış gözlerin yorumuna ihtiyacım var tabii ki. İyisiyle kötüsüyle, tüm yorumlarınızı bekliyorum. Kitaptan, konudan, kalemimden, ilerleyişten, akıştan ve aklınıza gelebilecek her şeyden eleştirin beniii. Kendinizi bana ne kadar hissettirirseniz, ben o kadar hevesle yazarım ve yeni bölüm hızlıca gelir.
Herkese selam olsun, sevgilerle...
❤️