İçeriğe geç

İki yüz bir kalp

Bölüm 1 · 7 dk okuma

İki yüz bir kalp

Bölüm 1

KİMSESİZ RUHLAR

“Bu altı kişi ortadan kaybolsa ya da ölse, arayacak bir ailesi yok…”

“Ben geldim anne!”

Sesim, koridorun rutubet kokan soğukluğunda yankılanıp kayboldu. Yine nerede bu kadın?

“Anne? Anne!”

Salondan, ilaç ve ağır tütün kokusunun birbirine karıştığı o geniz yakan havayla birlikte pürüzlü bir ses yükseldi: “Ah, geldiğini duymamışım Efil. Ağrı kesicileri aldın mı?”

“Aldım anne, aldım. Hoş buldum…”

Bu eve ne zaman gelsem hep böyle olurdu zaten. Evde birileri olsa da kapıyı açan, “Hoş geldin Efil” diyerek elimdeki poşetleri alan bir el uzanmazdı. Ben de böylesine alışmıştım. Annemden bunların hiçbirini beklemiyordum; bana annelik yapmasını hiçbir zaman istemedim, o da yapmadı zaten. Ama yine de eve girdiğimde kuru bir “Hoş geldin” duyulsa fena olmazdı.

Annemin yanına, salona doğru ilerledikçe içki ve sigara kokusu yoğunlaşıyordu. Ancak şu anda salonun ortasında donup kalmamın sebebi ne alkol ne de sigaraydı.

Masanın üzerindeki enjektör ve alüminyum folyo, zihnimdeki eski bir yarayı acımasızca deşti. Geçmişin perdesi

çocukluğumun en karanlık ve en acımasız gecesi zihnimin karanlığından sıyrılıp öne atıldı.

O zamanlar henüz sekiz yaşındaydım. Dışarıda dondurucu bir ayaz vardı, evde ise Farah’ın öfkesi. Yine parası bittiği için krizin eşiğindeydi ve öfkesini kusmak için bir kurban arıyordu. Ben, titreyerek köşede büzüşmüş otururken, o odanın içinde bir kaplan gibi volta atıyordu.

Birden durdu. Bulanık ve kan çanağına dönmüş gözlerini üzerime dikti. "Kalk," dedi, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Git mahalledeki bakkala. Hüseyin Efendi’ye söyle, deftere yazsın. İki paket sigara ile bir şişe alıp gel."

Korkudan sesim içime kaçmıştı. "Anne," diyebildim kısıkça, "Hüseyin amca geçen haftadan kalan borcu ödemeden bir şey vermeyeceğini söyledi. Beni azarlıyor, utanıyorum..."

Cümlemi bitirmeme izin vermedi. Saçlarımdan kavradığı gibi beni kapının önüne doğru sürükledi. O yaşta bir çocuğun gururunun, onun krizinden daha değersiz olduğunu o gece öğrendim. "Bana bak!" diye bağırdı, yüzüme doğru püskürttüğü alkol kokulu nefesiyle. "Gideceksin ve o adamı ikna edeceksin! Gerekirse ağla, sızla, ayaklarına kapan ama o mereti buraya getir! Yoksa bu gece bu kapıdan içeri adımını atamazsın!"

Sürükleyerek beni karların biriktiği eşikten dışarı fırlattı ve ağır ahşap kapıyı yüzüme çarptı.

Üzerimde sadece incecik bir hırka vardı. Yalınayak giydiğim yırtık ayakkabıların içine giren buz gibi kar suyunun ayaklarımı uyuşturduğunu hissediyordum. Bakkala gitmedim. Gitseydim de o aşağılanmayı tekrar yaşayamazdım. Binanın soğuk merdiven boşluğuna sindim. Dizlerimi göğsüme çekip kollarımı etrafıma sardım. Kendi nefesimle ellerimi ısıtmaya çalışırken sabaha kadar titredim. Gece boyunca kapıyı birkaç kez tırmalayıp, "Anne lütfen aç, çok üşüyorum," diye fısıldadım ama içeriden sadece pürüzlü bir kahkaha ve devrilen şişelerin sesi geldi.

Gecenin bir yarısı, kapı aniden açıldı. Farah, elinde bir süpürge sapıyla belirdi. "Hâlâ burada mısın?" diye gürledi. "Sana gitmeni söylemiştim!" Süpürge sapını bana doğru savurdu. Sırtıma, kollarıma gelen darbelerle acıyla kıvrandım. "Hüseyin'i ikna edemediğin için cezanı çekeceksin!" diye bağırdı, her darbede sesi daha da nefret doluydu. "Senin gibi bir nankörü doğurduğum güne lanet olsun!"

Can havliyle sokağa fırladım. Karların içinde, incecik hırkamla nereye gideceğimi bilmeden koştum. Sonunda yorgunluktan ve soğuktan bitap düşüp bir köşeye yığıldım. O gece, donarak ölmekten beni kimin kurtardığını hatırlamıyorum bile. Ama ertesi sabah hastanede uyandığımda, Farah'ın başucumda değil, polisler tarafından götürüldüğünü öğrendim.

Şimdiki Zaman â

“Lütfen bana o şeyi içtiğini söyleme! Lütfen, yalvarırım anne!”

Her ne kadar gerçek olmamasını istesem de yanılmamıştım; annem yine eroin içmişti. Ne zaman akıllanacaktı bu kadın? Ne zaman annelik yapması gereken kişinin kendisi olduğunu anlayacaktı?

Bulanık gözlerini bana çevirdi, umursamaz bir el hareketiyle: “Bak Efil, sadece 2 mg, tamam mı? Abartılacak bir şey yok.”

Bu kadın ne zırvalıyordu böyle? 2 miligram eroinden bahsediyorduk; önemli olan gramajı değil, o zehri tekrar vücuduna almış olmasıydı.

“İçmeyeceğim demiştin! Ne zaman bana gerçekten bir anne olmayı düşüneceksin? Sana ağrı kesici yetiştirmekten, evi geçindirmekten bıktım artık!”

Oturtulduğu koltuktan hışımla doğruldu, yüzü öfkeyle morardı: “Senin dilin ne kadar uzamış! Ne içip içmeyeceğime sen mi karar vereceksin?”

“Ya sen neden beni hiç düşünmüyorsun?” diye bağırdım, gözlerimden süzülen sıcak damlaları engelleyemeyerek. “Bir babam yok, evi zaten ben geçindiriyorum. Akşam eve gelince bir de ev işlerini üstlenmek ne kadar zor, haberin var mı? Senin tek yaptığın ise içip o lanet maddelerle beynini sulandırmak!”

Bir insan, bakmayacağı bir çocuğu neden doğururdu ki? Belki de hiç sevmediği bir adamdan peydahlanmış, hiç istemediği bir bebektim; ama sonuç olarak bu dünyaya bir canlı getirmişti ve ona bakmalıydı.

“Hah!” diye çirkin bir kahkaha attı. “Doğurduk da başımıza efe kesiliyor! Seni doğduğun gün kapının önüne koymalıydım. Ne diye merhamet ettiysem senin gibi bir nanköre…”

Nankör mü? Ben miydim nankör? On üç yaşından beri merdiven altı işlerde çalışıp evi geçindirmeye çalışan o küçük kız mıydı nankör?

“Madem ben bir nankörüm,” dedim, sesimdeki titremeyi bıçak gibi keserek. “O zaman senin on dokuz yıl önce yapman gerekeni ben şimdi yapıyorum: Bu evden gidiyorum! Ve emin ol Farah Sergede, bir daha asla gelmeyeceğim!”

Ona “anne” demek gelmemişti içimden. O, anne miydi sahi? Herkesin annesi benimki gibi miydi? Gerçek anne modeli neydi? Gece kendisi üşüyor diye yorganı çocuğunun üzerinden alan mı, yoksa “yavrum üşümesin” diyerek kendi ceketini onun üzerine örten mi?

Arkasını dönüp koltuğa çökerken arkamdan savurdu: “Gelmezsen gelme be! Sana ihtiyacım olduğunu kim söyledi? Doğurduk, bunca sene baktık, şu yaptığına bak hele! Besle kargayı, oysun gözünü!”

Hah! Bir de bana baktığını mı düşünüyordu?

Kapının eşiğinde durup son kez arkama baktım: “Anneler çocuklarını doğurur ve onlara bakarlar. Düştüklerinde kaldırır, ağladıklarında sustururlar. Sende sadece doğurma kısmı var, o da mecbur kaldığın için!”

Salondan hışımla çıkıp odama gittim. Bir bavulun dar hacmine sığacak kadar kıyafet tıkıştırdım. Büyük el çantama biriktirdiğim nakit parayı, saç tokalarımı, otobüs kartımı, boyun yastığımı ve orta boy bir battaniye aldım. Dış kapıyı binanın yankılanacağı şiddette çarparak, belki de bir daha dönmemek üzere o evden çıktım.

Peki ya şimdi ne yapacaktım? Nereye gidecek, nerede kalacaktım?

Gecenin karanlığında aklıma sadece eğitmenim Arif Ahvazi geldi. Gece ikiden sonra açtığı, yakın dövüş eğitimi verdiği bir salonu vardı. Gece yarısı antrenman yapması onun tercihiydi; benim gibi daha birçok genç orayı bir kaçış noktası olarak görürdü. Arif Hocam beni, Efkan’ı, Beliz’i, Barlas’ı, Ezel’i ve Mirza’yı diğer öğrencilerinden ayırırdı. Diğerleri 03.30’da çıkarken, biz bu altı kişi bazen sabahlara kadar çalışırdık. Zaten sadece bu altı kişinin ailesinin, geceleri burada olduğumuzdan haberi yoktu. Hiçbirimizin ailesi çocuğunun nerede olduğunu önemsemiyordu; çünkü belki de hiçbirimizin gerçek bir ailesi yoktu.

Titreyen parmaklarımla telefon rehberinden Arif Hoca’nın numarasını bulup aradım.

“A… Alo, hocam?”

“Sakın bana gece gelemeyeceğini söyleme Hazel.” Annemin aksine Arif Hocam bana ilk adımla sesleniyordu: Hazel Efil Sergede.

“Yok hocam, geleceğim. Ve izniniz olursa, uzun bir süre de gitmeyeceğim.”

Konuya bodoslama dalmamdan kaynaklı olsa gerek, hattın diğer ucunda ağır bir sessizlik oluştu.

“O ne demek Hazel?”

“Hocam, annemle olan durumları biliyorsunuz. Bugün yine o illeti kullandığını fark ettim. Büyük bir kavga ettik ve beni nankörlükle suçladı. Yanınızda kalmama izin vermezseniz anlarım ama ben bir daha o eve dönemem.”

Olayı üstünkörü anlatmıştım. Hocam zaten evi benim geçindirdiğimi, annemin bağımlılığını, her şeyi biliyordu.

Sesi bir an olsun tereddüt etmedi: “Yanınızda kalamam da ne demek Hazel’im? O ne biçim laf, bir daha duymayayım. Burası senin de evin. Gel kızım… Sen benim yanıma geldikten sonra annen gelse de seni alamaz benden. Gel, ev senin evin.”

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım: “Çok teşekkür ederim hocam, iyi ki varsınız. Geliyorum.”

Bazen Arif Hoca’nın gerçekten babam olabileceğini, eğer babam olsaydı ne kadar harika bir hayatımız olacağını hayal ediyordum. Sahi, gerçek babam şu an neredeydi? Belki de kendine yeni, düzenli bir hayat kurmuştu. Arif Hoca’nın yanında kaç gün kalacaktım bilmiyorum; belki de bir daha geri dönmeyecektim. Annem zaten beni başından savmıştı. Bu süreçte çalışıp eve destek olmalıydım; orası bedava kalabileceğim bir otel değildi.

Beliz, Arif Hoca’nın kızıydı. Annesi o çok küçükken vefat etmişti ve Arif Hoca başka evlilik yapmamıştı. Beliz’le çok iyi anlaşıyorduk. Müstakil evin önüne geldiğimde Beliz bahçedeki kurumuş yaprakları temizliyordu.

“Beliz!”

Başını kaldırdı, elindeki tırmığı bir kenara bıraktı: “Aa Efil! Daha antrenmana çok var, neden bu kadar erken geldin?”

Belli ki hiçbir şeyden haberi yoktu. “Şey, aslında sana söylemem gereken bir şey var… Annemle aramızın nasıl olduğunu biliyorsun, kavga ettik ve evden temelli ayrıldım.”

“Ne? Ciddi misin Efil? Ne diyeceğimi bilemiyorum.”

“Seni anlıyorum Beliz. Ne yapacağımı bilemedim, aklıma sadece Arif Hoca’yı aramak geldi. O da sizinle kalabileceğimi söyledi.”

Beliz’in yüzünde aniden kocaman bir tebessüm belirdi, koşup boynuma sarıldı: “Ciddi misin Efil? Bu harika bir haber!” Böyle bir tepki vermesi içimi o kadar rahatlatmıştı ki.

İçeri geçtiğimizde evden şahane kokular yükseliyordu. Arif Hoca elinde büyük bir tepsiyle mutfaktan çıktı: “Kızlar hadi şu sofra bezini serelim, masanın ayağı kırık daha yaptıramadım.”

Yemekte haşlanmış tavuk ve brokoli vardı. “Ellerine sağlık nefis olmuş hocam.”

“Afiyet olsun Hazel’im. Yemeğinizi yiyin, sonra aşağıya bana yardıma gelin. Bugün küçükler gelmeyecek, sadece bizim ekip: Efkan, Beliz, Barlas, Mirza ve Ezel. Yemekten sonra aşağıya spor salonuna gelin, görmenizi istediğim bir şey var.”

Heyecandan yemeğimizi çabucak bitirdik.

Aşağıya, salonun altındaki o soğuk beton alana indiğimizde alışılmışın dışında bir gerginlik hâkimdi. Arif Hoca, her birimizin isminin yazılı olduğu büyük ahşap kutuların önünde durmuş, dik bakışlarla bize bakıy

ordu. Yaklâşık yarım saat sonra ekibin geri kalanı da geldi.

Bölüm sonu

3 yorum