İçeriğe geç

İki Yaşam Arasında

Bölüm 2 · 7 dk okuma

İki Yaşam Arasında

Bölüm 2

Vedasız

2. Bölüm

En sonunda İzmir’e varmıştım.

Yol bitmek bilmemişti. Saatler boyunca otobüsün camından dışarı bakmış, önümde nasıl bir hayat olduğunu düşünmüştüm. Otogara geldiğimde beni teyzemler karşıladı. İçimde garip bir his vardı. Ne olduğunu anlayamadığım, adını koyamadığım bir boşluk...

Teyzemleri en son çok küçükken görmüştüm. Şimdi ise onların yanında yaşayacaktım. Her şey yabancıydı. İnsanlar, sokaklar, ev, hatta içinde bulunduğum hayat bile...

Alışmak zor olacaktı.

Ama zaman, insanın bazen yetişemediği kadar hızlı geçiyordu.

Liseye başladım.

Yeni arkadaşlıklar edindim. Okula alıştım. Günler birbirini kovalamaya başladı. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibiydi. Gülüyordum, arkadaşlarımla vakit geçiriyordum, derslere giriyordum. Yeni bir şehirde yeni bir hayat kuruyordum.

Ama aklım hep ailemdeydi.

Babamın İzmir’e geldiğimden haberi bile yoktu. Bunu ancak hapisten çıktıktan sonra öğrenmişti. Ben ise babamı en son, polisi arayıp tutuklanmasına sebep olduğum gün görmüştüm.

O günden sonra hayat yine değişmişti.

Babam hapisten çıktıktan sonra annemle boşanacaklardı. Fakat babam boşanmayı kabul etmedi. Sonunda annemle yeniden barışmak zorunda kaldılar.

Kırşehir’den tekrar Kahramanmaraş’a döndüler.

Ben ise İzmir’de kaldım.

İlk yıllarımda iyi hissediyordum.

En azından iyi hissettiğimi sanıyordum.

Teyzemin kızı Aleyna ile zaman zaman tartışıyorduk. Başlarda her tartışmayı kafama takıyordum. Sonra zamanla birçok şeyi alttan almayı, susmayı ve içime atmayı öğrendim.

Kavgalarımız azaldı.

Aleyna’nın babası bana çok iyi davranıyordu. Hatta bazen teyzemden bile daha fazla sahipleniyordu beni. Kendi kızlarından ayırmıyor, bana kıyamıyordu.

Aleyna’nın bundan rahatsız olması anlaşılmayacak bir şey değildi.

Sonuçta ben onun kardeşi değildim.

Onun hayatına sonradan dahil olmuş biriydim.

O da babasının ilgisini benimle paylaşmak zorunda kalıyordu.

Ben hiçbir zaman onun yerini almak istememiştim.

Ama bazen bir evin içine sonradan giren insan, istemeden de olsa bazı dengeleri değiştirebiliyordu.

---

Okul hayatım genel olarak iyiydi.

Ama derslerde beklediğimden çok daha fazla zorlanıyordum.

Aslında sağlık meslek lisesinde okumak istiyordum. İçimde hep bunun hayalini kurmuştum. Fakat teyzem beni göndermedi. Anadolu lisesine gittim.

Daha sonra sayısal bölümü seçmem için beni ikna ettiler.

Ben de kabul ettim.

Ama dersler ağır geliyordu.

Yine de devam ettim.

İki yıl bu şekilde geçti.

Sonra lise üçüncü sınıfa geldim.

Ve ben artık hayata çok daha farklı bakmaya başlamıştım.

Gelecek kaygısı...

Özlem...

Pişmanlık...

Karamsar düşünceler...

Hepsi aynı anda üzerime gelmeye başlamıştı.

Bir süre sonra teyzemlerin yanında aslında mutlu olmadığımı fark ettim.

Elbette güzel günlerimiz de olmuştu.

Birlikte güldüğümüz, eğlendiğimiz, güzel vakit geçirdiğimiz zamanlar vardı.

Ama zaman geçtikçe kendimi daha yalnız hissetmeye başladım.

Çünkü onlar bir aileydi.

Ben ise dışarıdan o ailenin içine dahil edilmiş biriydim.

Onlarla aynı evde yaşıyor, aynı sofraya oturuyor, aynı günlerin içinde bulunuyordum.

Ama bazen kendimi yalnızca onları izleyen biri gibi hissediyordum.

Onların aile içindeki bağlarına baktıkça içimden tek bir düşünce geçiyordu:

“Keşke benim ailem de böyle olsaydı.”

Bu düşünceyi kimseye söylemiyordum.

İçimde büyütüyordum.

Çünkü insan bazen en çok, sahip olamadığı şeylerin yasını tutuyordu.

---

Bir sabah korkunç bir kâbus görerek uyandım.

Hıçkırarak ağlıyordum.

Rüyamda arka arkaya Kahramanmaraş’tan üç kişinin ölüm haberini alıyordum. Her haberle birlikte içim biraz daha parçalanıyordu.

Uyandığımda bunun yalnızca bir rüya olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü.

Ama korku hâlâ içimdeydi.

Daha gözyaşlarımı bile silemeden telefonuma sarıldım.

Babam da dahil olmak üzere ailemdeki herkesi aradım.

“Hepsi iyi mi?”

O gün ilk kez içimde ölüm korkusunu bu kadar güçlü hissetmiştim.

Sanki kötü bir şey olacakmış gibi içimde ağır bir his vardı.

Ve o günün akşamında anneannemin hastaneye kaldırıldığı haberi geldi.

Birkaç gün sonra ise ölüm haberini aldık.

Annem, teyzem, herkes perişan olmuştu.

Ben ise Kahramanmaraş’a gidememiştim.

Okulum vardı.

Uzaklık vardı.

Hayatın önüne koyduğu başka engeller vardı.

Anneannemin cenazesinde bulunamamıştım.

Üstelik o sıralarda babamın babası olan dedem de çok hastaydı.

Yatalaktı.

Durumu gittikçe kötüleşiyordu.

Yaklaşık iki hafta sonra onun da ölüm haberi geldi.

Onun cenazesine de gidemedim.

İki cenaze...

İki vedasızlık...

İki kez uzaktan bakmak zorunda kalmak...

İnsan bazen birini kaybettiğinde yalnızca o insanı kaybetmiyordu.

Onunla birlikte söyleyemediği sözleri, sarılamadığı anları, son kez göremediği yüzü de kaybediyordu.

Dedem öldüğü gün, uzun zamandır yapmaya cesaret edemediğim bir şeyi yaptım.

Babamı aradım.

Başsağlığı diledim.

Telefonda çok ağlıyordu.

Bana teşekkür etti.

O konuşma, babamla yaptığım son telefon konuşması oldu.

Bunu o an bilmiyordum.

Bilseydim belki daha uzun konuşurdum.

Belki sesini daha dikkatli dinlerdim.

Belki söylemek istediğim ama söyleyemediğim bazı şeyleri söylerdim.

Ama insan bazı vedaların son veda olduğunu ancak çok sonra anlıyor.

---

Dedemin ölümü babamın psikolojisini daha da bozmuştu.

Annemin söylediğine göre babam sessizleşmiş, içine kapanmıştı.

Sonra bir sabah...

Teyzem beni normalden daha erken uyandırdı.

Evde herkes uyuyordu.

Neden bu kadar erken uyandırıldığımı anlayamamıştım.

Teyzemin telefonda konuştuğunu duydum. Kahramanmaraş’a bilet kesmek için eşiyle konuşuyordu.

Aklıma kötü bir şey gelmedi.

“Teyze, ne oldu?” diye sordum.

Bana bir süre baktı.

“Sana bir şey söyleyeceğim ama sakın kal,” dedi.

Hâlâ hiçbir şey anlamıyordum.

Aklımdan hiçbir ihtimal geçmiyordu.

Ta ki o cümleyi duyana kadar.

“Baban ölmüş.”

O an...

Sanki dünya bir anda sessizleşti.

Beş saniye kadar ayakta durabildim.

Sonra kendimi kaybettim.

Yere yığıldım.

Ağlıyordum.

Bağırıyor, anlamaya çalışıyor, aynı soruyu tekrar tekrar soruyordum.

“Nasıl ölmüş?”

Teyzem bana babamın kendi hayatına son verdiğini söyledi.

O an içimdeki korkunun ve acının ne kadar büyük olduğunu anlatabilecek hiçbir kelime bulamadım.

Fakat o hâlimde bile aklıma ilk gelenlerden biri annem ve kardeşlerimdi.

“Annemlere zarar vermiş mi?”

Çünkü babamın öfkesinden yıllardır korkuyordum.

Teyzem bana aileme hiçbir şey olmadığını söyledi.

Ama ben artık yalnızca babamın öldüğünü biliyordum.

Ve bunu anlamak bile mümkün değildi.

Daha birkaç gün önce telefonda sesini duymuştum.

Şimdi ise o ses artık yoktu.

---

Nasıl otobüse binip Kahramanmaraş’a gittiğimi hâlâ tam olarak hatırlamıyorum.

Algılarım kapanmış gibiydi.

Sanki bedenim hareket ediyor ama zihnim olanları kabul etmiyordu.

Yol bitmek bilmedi.

Ağlamam dinmedi.

Bir an olsun gerçek olduğuna inanmak istemedim.

Belki bir yanlışlık vardı.

Belki biri beni arayıp her şeyin yanlış anlaşıldığını söyleyecekti.

Ama hiçbir şey değişmedi.

Kahramanmaraş’a vardığımda cenazeyi çoktan defnetmişlerdi.

Yetişememiştim.

Bir kez daha...

Bir insanın cenazesine bile yetişememiştim.

Ve bu kez kaybettiğim kişi babamdı.

Ona son kez sarılamamıştım.

Son kez yüzüne bakamamıştım.

Son kez konuşamamıştım.

Son kez “baba” diyememiştim.

Onu en son, gözleri öfkeden dönmüş hâlde anneme silah çektiği gece görmüştüm.

Sonra yalnızca dedemin cenazesinde telefonda sesini duymuştum.

Ve o ses, hayatımda duyduğum son baba sesi olmuştu.

---

Babam öldükten sonraki günler çok ağır geçti.

Rüyalarımdan çıkmıyordu.

Onu rüyalarımda huzursuz, acı çeken ve bir türlü sakinleşemeyen hâlde görüyordum.

Uyanıyordum.

Bir süre nerede olduğumu anlayamıyordum.

Sonra gerçeği hatırlıyordum.

Babam yoktu.

Ve her hatırlayışımda acı yeniden başlıyordu.

Onun ölümünden sonra neye üzüldüysem, aslında biraz da onun ölümüne üzülüyordum.

Kaybettiğim babama...

Hiç yaşayamadığımız babalık duygusuna...

Çocukken sahip olamadığım şefkate...

Söyleyemediğim sözlere...

Yapamadığım vedaya...

Ve belki de en çok, yıllarca içimde taşıdığım “Keşke”lere ağlıyordum.

Aylar geçti.

Ama acım geçmedi.

Ben de gittikçe daha alıngan biri olmaya başladım.

Aleyna’nın küçücük bir sözü bile saatlerce ağlamama yetiyordu.

Çünkü artık mesele söylenen söz değildi.

İçimde biriken her şey, en küçük dokunuşta dışarı çıkıyordu.

---

Bir gün sahile gidip biraz hava almaya karar verdik.

Aleyna hazırlandı.

Saçını düzleştirdi.

Ben de onu bekliyordum.

Sonra düzleştiriciyi elime aldığım anda Aleyna annesinin yanına koştu.

Bir şeyler söylemeye başladı.

Düzleştiricisini neden aldığımı, kendi eşyasına neden dokunduğumu anlatıyordu.

Ben konuşulanları duyuyordum.

Ama içimde bir şey kırılmıştı.

Çünkü o gün meselenin hiçbir zaman düzleştirici olmadığını anlamıştım.

Yıllardır yaptığım gibi susmak istemiyordum.

İlk kez Aleyna’nın tavırlarına karşı çıktım.

İlk kez alttan almadım.

İlk kez içimde tuttuklarımı dışarı çıkarmaya çalıştım.

Fakat o gün başka bir şey daha öğrendim.

Panik atak yaşadığımı...

Temmuz ayındaydık.

İzmir sıcaktı.

Ama ben titriyordum.

Hıçkırıklarım dinmiyordu.

İstemeden ağlıyordum.

Kendimi durduramıyordum.

O gün aralıksız dört saat ağladım.

Herkes konunun düzleştirici olduğunu düşünüyordu.

Kimse bunun aslında aylarca, belki yıllarca biriktirdiğim acının dışarı çıkışı olduğunu anlamadı.

Ben yalnızca bir düzleştirici için ağlamıyordum.

Babam için ağlıyordum.

Anneannem için ağlıyordum.

Dedem için ağlıyordum.

Ailem için ağlıyordum.

Çocukluğum için ağlıyordum.

Yalnızlığım için ağlıyordum.

Ve belki de kimsenin fark etmediği en büyük şey için ağlıyordum:

Sevilmeye ve anlaşılmaya duyduğum ihtiyaç için.

O gün beni sakinleştirip teselli etmek yerine daha çok üzerime geldiler.

Teyzemin söylediği bir cümle hâlâ aklımda:

“Gören de bir şey var zanneder, nasıl ağlıyor. Tek derdi, çabası Aleyna’yı dövdürmek.”

O cümleyi duyduğumda içimde büyük bir hayal kırıklığı oluştu.

Çünkü aklımın ucundan bile böyle bir şey geçmemişti.

Ben kavga etmek istemiyordum.

Kimseyi dövdürmek istemiyordum.

Sadece biraz sevgi istiyordum.

Birinin yanıma oturup “Geçecek,” demesini istiyordum.

Birinin bana sarılmasını...

Birinin gerçekten ne yaşadığımı sormasını...

Birinin gözlerimin içine bakıp “Sen iyi değilsin,” demesini...

Belki de istediğim yalnızca buydu.

Ama o gün de olmadı.

---

Babam öldükten sonra neye ağladıysam, aslında onun ölümüne ağlıyordum.

Aylar geçmiş olmasına rağmen...

Çünkü bazı acıların takvimi yoktu.

İnsanların “Artık üzerinden zaman geçti,” demesi, kalbin de aynı hızla iyileştiği anlamına gelmiyordu.

Benim içimde zaman durmuştu.

O günden sonra daha çok içime kapandım.

Teyzemlerle aram da giderek kötüleşti.

Üstelik kendimi suçlu hissedecek bir şey yaptığımı düşünmüyordum.

Sadece iyi değildim.

Ve kimse bunu fark etmiyor gibiydi.

Ben ise her geçen gün biraz daha sessizleşiyordum.

Gülüyordum bazen.

Okula gidiyordum.

Ders çalışıyordum.

Arkadaşlarımla konuşuyordum.

Normal bir hayat yaşıyor gibi görünüyordum.

Ama içimde başka bir hayat vardı.

Kimsenin görmediği...

Kimsenin duymadığı...

Babamın ölümünden sonra daha da büyüyen, geçmişin bütün yaralarını bir araya getiren sessiz bir hayat.

Dışarıdan bakıldığında yalnızca içine kapanmış 17 yaşında bir lise öğrencisiydim.

Ama içimde, yıllardır çocukluğunu yaşamaya fırsat bulamamış küçük bir kız hâlâ ağlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.