Adını söyledikten sonra bilinci kapanan adama vakit kaybetmeden damar yolu açıp hemşire arkadaşımın getirdiği kanlardan birini taktım. Konuşurken ses tonu çektiği acıyı olanca şiddetiyle yansıtmıştı ve bu içimde işimi daha hızlı yapma isteği doğurmuştu.
Selim hoca gerekli müdahaleleri yaparken ben de onun yönlendirmesiyle işimi yapmaya devam ediyordum. Serumun içine enjekte ettiğim ilacın tüpünü çöpe atıp kenara çekildim.
“Tansiyonu normale dönüyor.”
Genç doktor adamın kandan sırılsıklam olmuş gömleğini kesip başka yarası olup olmadığını kontrol ederken başını salladı.
“Boynundakinden başka açık yarası yok. Bu iyi.”
Ben de onun gibi başımı salladım. Başka yarasının olmaması üstündeki kanın başkasına ait olduğunu düşündürmüştü bana. Ancak boynundaki yara da azımsanacak türden değildi.
Ben hızlıca arkama dönüp pansuman için gerekli malzemeleri çıkarırken Selim hoca konuşmaya devam ediyordu.
“Cam kesiğine benziyor. Çok derin değil; ama içeride çok fazla cam parçacığı olduğunu düşünüyorum.”
“Ameliyathaneye alalım mı?”
Selim hoca sorduğum soru üzerine bakışlarını hastadan çekip acilin tıklım tıklım olmuş haline baktı. Bütün doktorlar canla başla önlerindeki hastaları kurtarmaya çalışıyorlardı.
“Boşta ameliyathane var mı?” diye bağırdı danışmadaki hemşireye doğru. Genç kız başını iki yana sallarken sessizce iç çektim.
Hastanenin kapasitesi dolduğu için gelenleri çevre hastanelere yönlendirmeye başlamıştık. Ve şimdi boş tek bir ameliyathanemiz yoktu.
Selim hoca hastanın üzerine eğilip yarayı tekrar kontrol etti. “Yarayı burada temizleyeceğiz Açelya hemşire. Hemen sterilize et burayı.”
Hasta yataklarının arasındaki perdeleri çekip bulunduğumuz bölümü seyyar bir oda şekline getirdikten sonra dediğini yapıp işlem sırasında gerekli olan malzemeleri önüne hazırladım.
Selim hoca büyük bir titizlikle yaranın içindeki cam parçacıklarını temizlerken bir yandan da hayati bir damara gelmediği için çok şanslı olduğumuzu tekrarlayıp duruyordu.
O hastanın sol tarafında boynundaki yarayı temizlerken ben de sağ tarafında ufak tefek sıyrıkların bulunduğu koluna pansuman yapıyordum. Bir yandan da onun bu hale gelmesine sebep olan kazayı düşünüyordum.
Acilin arı kovanını andıran hali acıyla harmanlanmış pek çok sesin kulağıma dolmasına sebep oluyordu. Ağlayan insanlar, bağıran doktorlar ve korkunç bir monitör sesi dakikalardır kulaklarımda yankılanıyordu.
Onları duymamak için verdiğim mücadelenin içinde kulağıma çalınan “Nasıl olmuş bu kaza?” sorusu bir an için algılarımın yeniden açılmasına vesile oldu.
Evet, nasıl olmuştu bu kaza? Böylesine büyük bir yıkıma neden olduğuna göre kesinlikle çok büyük bir kaza olmalıydı.
Nefesimi tutarak dinledim bu konuşmayı.
“Konvoy düğün salonuna giderken öndeki araç yağmur yüzünden direksiyon hakimiyetini kaybetmiş. Peşindeki arabalar da duramayınca 7 araç birbirine girmiş hocam. Dışarıdaki yağmuru biliyorsunuz. Biz bile kaç kere kaza tehlikesi atlattık.”
Paramediklerden birine ait olduğunu anladığım ses gerçeği tüm çıplaklığıyla açıklarken dudaklarımı ısırdım.
Bu insanlar düğüne gidiyorlardı. Kim bilir ne hayallerle çıkmışlardı evlerinden. Kim bilir ne büyük bir sevinçle gidiyorlardı o nikah salonuna. Deminden beri kulaklarımda çınlayan monitör sesi kim bilir hangi hayatın sona erdiğini haykırıyordu. Bugün kimin hafızasına kara bir leke olarak kazınacaktı kim bilir.
Burada hayata tutunmaya çalışanlardan başka kapının önünde de onlarcası bekliyordu. Yakınlarından iyi bir haber alabilmek için yana yakıla dua eden, acıyla haykıran insanlar vardı dışarıda. Onları görmesem bile seslerini duyduğum her an kanım çekiliyor gibi hissediyordum. Bu sesler çok fazla tanıdıktı. Her gün defalarca duymama rağmen yine de etkileniyordum onlardan.
“Ne düşünüyorsun?”
Selim Bey’in beklenmedik sorusuyla aklımdan geçenleri bir toz bulutu misali kovmaya çabaladım. Pek başarılı olduğum söylenemezdi. Dolu gözlerimi belli etmemek için ona dönmeden yaptığım işe devam ettim.
“Bazı şeylerin sürekli tekrarlandığı zaman sıradanlaştığını söylerler.” dedim, elimdeki sargı beziyle adamın yarasını kapatırken. “Dört buçuk sene geçti ama hala bazı şeylere alışamadığımı fark ediyorum.”
Göz ucuyla ondan tarafa baktığımda genç doktorun belli belirsiz gülümsediğini gördüm. “Bahsettiğiniz şey alışmak değil hemşire hanım.” dedi bilge bir tavırla ve aynı tonda ekledi: “Hissizleşmek.”
“Hissizleşmek ister miydin?”
Birkaç saniye söylediklerine anlam vermeye çalıştıktan sonra çatık kaşlarımla ona döndüm. Bakışlarını saniyelik bir zaman diliminde üzerime değdirip işine kaldığı yerden devam etti o da.
“Sadece daha az hissetmeyi isterdim. Her gün önüme gelen onlarca insanın acısını ayrı ayrı hissederken eksiliyormuşum gibi geliyor bazen.” sesim beni bile şaşırtacak kadar hırçın çıkmıştı. Dile getirdiklerim kulaklarıma ulaştığında ise beklemediğim bir sakinlik kapladı içimi. “Bu beni kötü biri mi yapar?”
Selim Bey kesin bir dille “Hayır.” diye yanıtladı bende büyük bir tedirginlik uyandıran sorumu. “Bunu istemek seni kötü biri yapmaz. Ama istediğin şey gerçekleşmeye başladığı zaman kötü biri olursun Açelya. Kimsenin acısına hak ettiğinden daha az değer vermemelisin. Herkesin acısı kendine diye düşünerek onları görmezden gelemezsin. Bu mesleği yapıyorsan eğer, tek derdin işini yapıp kenara çekilmek olmamalı. Şimdi söyleyeceğim şeyi etik değerlere aykırı bulabilirsin belki ama senin önceliğin karşına gelen insanın acısını hissetmek olmalı. Ancak bu şekilde ona gereken ilgiyi gösterebilirsin çünkü.”
İşini bitirdiğinde elindekileri kenarda duran kasenin içine bırakıp oturduğu yerden kalktı. Ben şaşkın şaşkın suratına bakarken de işimi bitirdikten sonra hastanın yatış işlemlerini yapmamı söyleyip “Kimsenin acısına hak ettiğinden daha az değer vermemelisin.” diye tekrarladı.
…
Dakikalar sonra Mete Bey’i odasına yerleştirdiğimizde hasta bakıcılar dışarı çıkarken ben değerlerini son kez kontrol edip bedenimi yatağın yanında bulunan tekli koltuğa bırakmıştım.
Boynundaki yarayı saymazsak ufak tefek yaralanmalardan başka bir sorunu yoktu. Tomografide de bir sorun çıkmadığı için korkulacak bir şey kalmamıştı.
Aşağıdaki hengamede kim kimin nesi öğrenemediğimiz için adamın yakınlarına haber verebilmiş değildik henüz. Üzerinden herhangi bir kimlik ya da cep telefonu çıkmadığı için de ailesiyle ilgili bir bilgimiz yoktu.
En azından adını biliyorduk.
En iyisi gidip aşağıdakilerle konuşmak, diye düşündüm. Yerimden kalkıp iç içe geçmiş eklemlerimi düzeltmek için hafifçe esnerken bir an önce eve gidip uyumanın hayalini kuruyordum ancak önceliğim şu an hasta yatağında yatan adamın ailesini bulmaktı.
Acilin önüne geldiğimde bir saat öncesine göre çok daha sakin bir koridor karşılamıştı beni.
Dışarıdakilere Mete Bey’i sorduğumda hepsi anlaşmış gibi genç adamı tanımadığını söylüyordu.
“Emin misiniz?” dedim önümdeki yaşlı adama.
Sessizce başını salladığında çatık kaşlarımla etrafa bakındım. Tam da bu sırada Mete Bey’i hastaneye getiren paramediklerden biri yanımdan geçiyordu. Can havliyle koluna tutunup onu durdurduğumda şaşkınca suratıma baktı.
“Hayırdır Açelya hemşire?”
“Mete Bey’i buraya siz getirmiştiniz değil mi, Erdem?”
Kaşlarını çatıp birkaç saniye düşündükten sonra “Şu boynu kesilen adamı demiyor musun? Evet, biz getirdik onu.” dedi.
“Kaza yapan düğün konvoyunun bulunduğu yerden almadınız mı onu da?”
Başını sallayarak onayladı beni. “Evet, oradan aldık.”
“Allah Allah...” diye mırıldandım. “Niye kimse tanımıyor bu adamı o zaman? Üzerinden de ne bir kimlik ne bir cep telefonu çıktı.”
Erdem kendi kendime söylenen halime kaşlarını çatarken onu umursamadım. Etrafa bakıp konuşabileceğim başka birilerini arıyordum bu sırada.
“Biz onu kazanın bulunduğu yerden aldık ama arabada değildi.” dedi şüpheli bir sesle. “Yerde yatıyordu.”
“Ne demek bu?”
Erdem tam ağzını açıp cevap vereceği sırada telsizden bir yardım çağrısı aldığı için beni koridorun ortasında bir başıma bırakıp gitmişti.
Sesli bir nefes verip acilin içine girdim. Bu yaptığımın sarı çizmeli Mehmet Ağa’yı aramaktan farkı yoktu bence.
“Merhaba,” dedim girişteki hasta yatağının yanında oturan kadına. Kafasını kaldırdığında “Mete Özışık diye birini tanıyor musunuz?” diye sordum. Başını hayır manasında iki yana salladığında “Geçmiş olsun.” diyerek yanından ayrıldım.
Birkaç yatak ilerideki adamın yanına gittim. “Geçmiş olsun beyefendi, Mete Özışık diye birini tanıyor musunuz acaba?”
“Hayır.”
Yürümeye devam ettim.
“Mete Özışık-”
“Tanımıyorum.”
“Geçmiş olsun.”
Dakikalarca bütün acili turladıktan sonra hayal kırıklığıyla omuzlarımı düşürdüm. Boş yataklardan birine otururken kendi kendime söyleniyordum. “Allah’ım nereden bulacağım ben bu adamın ailesini şimdi? Telefon yok. Kimlik yok. Daha hastaneye kaydını bile yapmadık!”
Saçlarımı çekiştirip gözlerimi kapıdan girenlerin üzerinde gezdirirken yan tarafımdaki kadınla göz göze geldim. Saatler önce kapının önünde konuştuğum mavi gözlü kadındı bu. Küçük bir kız çocuğunun başını okşarken bakışlarını üzerimden ayırmıyordu.
“Geçmiş olsun.” dedim sesimdeki kırıklığı saklamadan.
“Sağ olun.”
Küçük kız meraklı bakışlarını üzerimde gezdirirken ona küçücük gülümseyip “Mete Özışık’ı tanıyor musunuz acaba?” diye sordum son kalan umudumla.
Genç kadın alışık olduğum bir şekilde başını iki yana salladı.
Sessiz bir iç çekip gülümsedim. Gökten zembille mi inmişti bu adam oraya Allah aşkına?
Tam yerimden kalkıp gitmeye hazırlanıyordum ki yan tarafımdan gelen “Kahraman abimi mi soruyorsun sen hemşire abla?” sorusu olduğum yerde durmamış sağlamıştı.
Anın şaşkınlığından olsa gerek küçük kıza dönüp “Kahraman değil canım,” diye mırıldandım. “Mete. Mete abinden bahsediyorum.”
Küçük kız bu halime komik bir şekilde kıkırdayıp “Tamam işte.” diye diretti. “Kahraman abim o benim.”
Ben şaşkın şaşkın ona bakmaya devam ederken annesi duruma el atması gerektiğini düşünmüş olacak ki küçük kızı kendine çevirip “Elif, sen hemşire ablanın bahsettiği abiyi tanıyor musun anneciğim?” diye sordu.
Küçük kız başını aşağı yukarı sallarken annesininkine benzeyen parlak mavi gözlerini bana çevirdi. Sevinçle ona bakıp ağzından çıkacak iki çift lafı duymayı bekliyordum ben de.
“Beni arabadan o kurtardı.” dedi sakince. Sakinliği sesindeki korkuyu perdeleyememiş olsa da sessizce anlatmaya devam etti.
“Sıkıştığım yerden beni kurtarmaya çalışırken boynu kesildi.” dediğinde nihayet aynı kişiden bahsettiğimizi anlayıp devam etmesi için başımı salladım.
“Beni dışarı çıkardıktan sonra annemi göremediğim için ağlamaya başladım. O da ağlamamı engellemek için benimle konuştu. Mete’ymiş adı. Ben ona Kahraman abi diyorum.”
Onun bu çocuksu saflığına gülmeden edemedim. “Peki bu Kahraman abin başka bir şey söyledi mi sana bir tanem?” diye sordum. “Mesela gelinin yakınıyım ya da damadın arkadaşıyım tarzı bir şey konuşmuş olabilir misiniz?”
Elif başını hayır manasında sallarken bu kez de annesi karıştı söze. “O beyefendi düğünden değildi. Kaza yaptığımızı görünce yardıma gelen sürücülerden biriydi.”
Omuzlarım yeniden düştü. Ailesi burada değildi demek ki. Şimdi ne yapmam gerektiğini düşünürken genç kadının telaşlı sesi doldurdu kulaklarımı. “Önemli bir şeyi yok değil mi?”
“Sağlık durumu iyi, merak etmeyin. Üzerinden kimlik ya da herhangi bir şey çıkmadığı için yakınlarına ulaşmaya çalışıyoruz sadece.”
“Çok şükür! Allah ondan bin kere razı olsun.”
Genç kadın Mete Bey için dualar etmeye başlarken hafifçe tebessüm edip yanlarından ayrıldım.
Yine ve yeniden elimde koca bir hiçten başka bir şey yoktu.
Ben karalar bağlamış bir halde geri dönerken koridorun başındaki polis memuru bana doğru geliyordu. İkimizin adımları da Mete Bey’in odasının önünde durduğunda genç memurun elindeki şeffaf torbayı fark ettim. İçinde bir cüzdan ve cep telefonu görünüyordu.
“Mete Özışık bu odada mı kalıyor?”
Başımı evet, manasında salladım.
“Bunları kendisine iletebilir misiniz, hemşire hanım?”
Genç memur içinde cüzdan ve telefonun bulunduğu torbayı elime tutuşturup seri adımlarla yanımdan uzaklaştığında nihayet rahat bir nefes almıştım. Daha fazla efor sarf etmek zorunda olmadığım için içimde tarifi imkansız bir mutluluk vardı.
İlk işim kimliğini bulup vakit kaybetmeden yatış işlemlerini halletmek oldu. Ailesini arama işini sonraya bırakıp odaya geri döndüğümde genç adamın odanın içinde dolanan bakışlarıyla karşılaştım.
“Uyanmışsınız.” dedim her zamanki gülümsememle. “Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?”
Elini boynuna götürüp yarasının üzerindeki bandajı yokladıktan sonra hafifçe tebessüm etti. “İyiyim galiba.”
Bu hareket suratımdaki gülümsemenin iyice genişlemesine neden olmuştu. “Ben doktor beye haber vereyim.”
Selim hoca kontrolleri yapmak için geldiğinde endişelenecek bir şey kalmadığını söylemişti. Yine de kontrol amaçlı bu gece hastanede kalmasının daha uygun olduğunu söyleyip gittiğinde Mete Bey’le odada yalnız kalmıştık.
Serumunu kontrol edip geri çekildim. Nöbetimin bitmesine 15 dakika kadar gibi bir süre kalmıştı. “Hastaneye getirilirken telefonunuz yanınızda olmadığı için ailenize haber verememiştik.” dedim çekmecenin üzerindeki telefonunu elime alırken. “Kimi aramak istersiniz?”
“Kimseye haber vermek istemiyorum.” dedi telaşlı bir sesle.
Kaşlarımı çatıp endişeli yüzüne bakarken sesimdeki yorgunluğu gizleme gereksinimi duymadan tane tane konuştum. “Ama bir refakatçiye ihtiyacınız var.”
Başını salladı bu kez de. “Endişelenecek bir şey olmadığını söylemiştiniz, kendi başıma idare edebilirim.”
“Yine de-”
“Hemşire Hanım... Daha fazla üstelemeyin lütfen. Babam yakın zaman önce bir kalp rahatsızlığı geçirdi. Böyle ufak bir şey için onları telaşlandırmak istemiyorum. Arkadaşım da önemli bir iş toplantısı yüzünden şehir dışında. Sizin anlayacağınız kimsenin bu durumu öğrenmemesi çok daha iyi şu anda.” dedi itiraz kabul etmeyen bir ses tonuyla. Gözlerimin içine de bu sözlerini destekleyen bir ifadeyle bakıyordu.
Burnumdan soluyan bir ifadeyle suratına bakıp hiçbir şey söylemeden dışarı çıktım. Nöbetimi devredip anneme mesaj attığımda yorgunluktan bitmiş bir haldeydim.
Gitmeden önce kantine inip bir çay içmeye karar verdim. Sıcak çay boğazımdan geçerken hem sakinleşmiş hem de hafiflemiş hissediyordum kendimi. 36 saatlik nöbetim an itibariyle bitmiş bulunmaktaydı. Tüm yorgunluğuma rağmen huzurlu bir tebessüm yer etmişti suratıma.
Mesleğimi işte bu yüzden çok seviyordum ben. Kendimden eksilsem bile günün sonunda işe yarar hissettiğim her an bu mesleği yaptığım için gurur duyuyordum kendimle.
Suratımdaki tebessümü silmeden Mete Bey’in odasına girip değerlerini son kez kontrol ettikten sonra yorgun bedenimi yatağın yanındaki tekli koltuğa bıraktım. Ayakkabılarımı çıkarıp bacaklarımı kendime doğru çekerken genç adamın şaşkın bakışları da üzerimde geziniyordu.
Kollarımı bacaklarıma dolayıp gözlerimi kapatmadan önce “Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenin lütfen.” diye mırıldandım.
Sanırım artık biraz uyuyabilirdim.
23.06.21