İçeriğe geç

İki Şehrin İki Mevsimi

Bölüm 6 · 4 dk okuma

İki Şehrin İki Mevsimi

Bölüm 6

Ben eski kafa bir adamım

Yürüyüşleri derinleşirken Nida aniden sordu: "Hayal kurar mısın peki?"

Kaan duraksadı. Hayatında hayallere pek yer ayırmamıştı; o daha çok "oku, işe gir, evlen, baba ol" düzleminde ilerleyen rasyonel bir adamdı. Ama Nida’nın yanında bu kadar "düz" görünmek istemediğini fark etti. "Sanırım... Hayal kurmak pek aklıma gelmedi şimdiye kadar," diyebildi dürüstçe.

​Nida, muzip bir gülüşle Kaan’ın önünden seke seke yürümeye başladı. "Ben sana hayal kurmayı öğretirim belki," dedi yüzünü ona dönerek. "Ama kurmasan da olur, ben senin yerine de kurarım." Göle karşı durup gözlerini kapattı. "Bak," dedi, "Hayal kurmak sadece geleceği planlamak değildir. Şu an, tam bu saniyede bir masalın içinde olduğumuzu düşünmek de bir hayaldir. Mesela şu göl dev bir ayna olsa ve biz içine baksak... Beş yıl sonraki bizi orada nasıl görürdük?”

​Kaan kıza arkasından yaklaştı. Rüzgarda uçuşan saçlarına dokunmaya kıyamadan, o anın büyüsüne kapıldı. "Beş yıl sonrasını bilmem ama," dedi sesi derinleşerek, "Şu an o aynaya baksam, muhtemelen dünyanın en şanslı adamını görürdüm. Çünkü hayal bile edemeyeceğim kadar gerçek bir mucize var yanımda." Kısa bir sessizlikten sonra, Nida’nın kalbini yerinden çıkaracak o cümleyi ekledi: "Seninle bir geleceğin hayalini her zaman kurabilirim. Sevgilimsin sonuçta..."

​Nida olduğu yerde mıhlanmış gibi durdu. "Sevgili mi?" diye fısıldadı. Yanakları tekrar alev almıştı.

​Kaan, kızın elini ilk kez bu kadar sahiplenici bir tavırla, sıkıca tutarak gülümsedi. "Ben eski kafa bir adamım Nida, flört oyunlarını pek bilmem. Neticede ben sana bir teklif ettim, sen de kabul ettin. Bu bizi artık sevgili yapmaz mı?"

​Kaan kendi cesaretine bizzat şaşırıyordu. İçindeki bir ses ona "Yürüme, koş! Uç bu kadına doğru!" diye bağırıyordu adeta. Kendi katı karakter sınırlarını ilk defa bir başkası için bu kadar zorladığını hissediyordu.

​Nida, aldığı cevabın verdiği o saf mutlulukla tekrar önüne döndü. Artık sadece yürümüyor, adeta toprağa değmeden seke seke dans ediyordu. Dudaklarından o bildik nakarat dökülüverdi hafif bir mırıltıyla: "Bak yine yaklaşıyor fırtına / Bak yine yükseliyor dalgalar..."

​Kaan o an olduğu yerde durakaldı. Zaman sanki o saniyede asılı kaldı; Abant dalgalanmayı bıraktı, yapraklar sustu. Rüzgar bile nefesini tutup bu anı izlemeye başladı. O an dünyada sadece Nida ve onun eşsiz neşesi vardı. Saçları Haziran esintisinde uçuşurken Kaan’a döndüğü o andaki gülüşü, adamın zihnine silinmez bir mühür gibi kazındı. Geri dönülemez bir yola girdiğini, bu kadının artık ruhunun bir parçası olduğunu o saniyede idrak etti.

​Nida, Kaan’ın sustuğunu ve öylece kaldığını fark edince durup yüzüne baktı. "Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?"

​"Neşen içimi ısıttı," dedi Kaan hayranlıkla. "Hadi... Yine o seken adımlarla yürüsene."

​Nida utangaçça başını eğdi. "Ama sen öyle dersen yapamam ki, utanırım..."

​Kaan, şarkıyı o kalın ve güven veren sesiyle beklenmedik bir şekilde devraldı: "Bak yine yaklaşıyor fırtına / Bak yine yükseliyor dalgalar / Yıllardan sonra..."

​Nida, yaşadığı şaşkınlık ve kalbine dolan büyük mutlulukla devam etti: "Yollardan sonra / Şarkılar söylüyor çocuklar..."

​Farkında olmadan tekrar o ritmik adımlarıyla yürümeye başladı; Kaan da adımlarını onun o neşeli temposuna uyduruyordu. Kendini dışarıdan bir gözle izlese muhtemelen bu "liseli" haline gülerdi ama Nida’nın dünyasına dahil olmak, şu an onun için evrendeki en doğal şeydi.

​"Yıllardan sonra / Yollardan sonra... / Yeniden yan yana onlar" mısrasına geldiklerinde Nida heyecanla telefonunu çıkardı. "Hadi," dedi, gözleri parlayarak, "Bu anı ölümsüzleştirelim. Poz ver çabuk!"

​Abant’ın derin maviliği ve ulu çamların yeşilliği önünde, birbirine karışan gülüşleriyle hayatlarının belki de en berrak, en umut dolu karesini bıraktılar o güne.

Göl kenarındaki yürüyüş yolunda ilerlerken, süslü koşumları ve üzerlerindeki renkli boncuklarıyla sırasını bekleyen faytonların yanından geçtiler. Atların burunlarından çıkan o sıcak nefes, Abant’ın serin havasına karışıyordu. Nida, bir an duraksayıp en öndeki beyaz atın yanına yaklaştı. Elini çekinerek atın alnına uzattı ve yumuşacık tüylerini okşadı.

​"Çok güzeller değil mi Kaan? Ama bazen hallerine üzülüyorum, yoruluyorlar gibi geliyor," dedi, gözlerinde şefkatli bir hüzünle.

​Kaan, Nida’nın bir hayvana bakarken bile titreyen sesindeki o saf merhameti izledi. Yanına gelip atın yelesini o da hafifçe sıvazladı. "Haklısın," dedi ciddiyetle. "Eskiden birer ihtiyaçtılar belki ama şimdi sadece birer nostalji unsuru olarak kalmışlar. Yine de... Bakışları çok vakur, tıpkı senin gibi."

​Nida, atın nemli burnuna hafif bir dokunuş kondurup Kaan’a döndü. "Vakur muyum gerçekten?"

​Kaan, o an faytonun deri koltuklarına ve ahşap tekerleklerine bakıp gülümsedi. "Öylesin. Hatta şu an seni bu faytonlardan birine bindirip, sanki başka bir yüzyıldaymışız gibi gölün etrafında gezdirmek vardı..."

​Nida muzipçe kaşlarını kaldırdı. "Eskişehir beyefendisi demiştik ama meğer tam bir Osmanlı beyefendisiymişsin sen!"

​Kaan, Nida’nın bu takılmasına gülerek cevap verdi: "Zaman değişse de bazı değerler değişmez Nida. Bu atların sadakati gibi, bir adamın sevdiğine verdiği değer de baki kalmalı."

​Atların boyunlarındaki zillerin şıngırtısı eşliğinde faytoncuların yanından uzaklaşırken, Kaan’ın bu cümlesi Nida’nın zihnine bir söz gibi asılı kaldı. Modern dünyanın hızı içinde, Kaan’ın sunduğu bu "eski usul" güven, Nida’ya hayatında hiç hissetmediği kadar huzur veriyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.