İçeriğe geç

İki İnce Dünya

Bölüm 5 · 9 dk okuma

İki İnce Dünya

Bölüm 5

5.Bölüm: Şanslı Kara kurbağası, Ölmek Yerine Tedavi Ediliyor

Jian Yi, içeriye girdiğinde içine dolan kırık alınganlığa engel olamadı. Hanesinin yasını hala tutan biri için bunları yapabilmek zor olmalıydı, değil mi? Sonuçta Jian Hanesinden kalan tek kişi o değil miydi? Ve zamanında değer verdiği tek kişinin oğlunu umursamadan dövmek... Bu kişi otuz ikisinde orta yaşlı bir adamdı artık. Utanç verici... Korkutucu ve Utanç verici!!

Bir elini ensesine atarak ilerledi. Öfkesi dinince gözlerindeki ışık yitmiş, yerini dalgın bakışlar almıştı.

Jian Yi, Da Fu'yu sessizce uzun koridorun sonundaki kapıya kadar takip etti. Aklında kendini sorgulayan sesin azarlarını dinlemekteydi:

-Uzun zamandır ortalıkta yoktun ve birden aklına estiği gibi bu soğuk anlaşmaya karşı çıkıp her şeyi hiçe sayarak beliriverdin. Tabii ki her şey senin suçun!-

Da Fu'yu uzun zamandır görmemiş olduğu gerçeğini göz ardı etmek ve bir duvara toslamak tamamıyla onun kabahatiydi. 'Biraz daha temkinli ve özenli davransaydı olaylar buraya gelmeyebilirdi.' diye düşünüyordu. Haksız da sayılmazdı oysa. İçindeki küçük, çocuksu sevincin bedenini ele geçirmesine izin vermişti. Ve sonra da aynı sevinç, öfke ile alevlenmişti.

Da Fu kapıyı biraz araladıktan sonra arkasına göz ucuyla baktı. Jian Yi'nin yorgun suratıyla karşılaştı. Hiçbir şey söylemeden içeriye girdi. Ve Jian Yi'nin onu takip etmesini, sonra da kapıyı kapatmasını izledi. Bu oda diğerlerine göre oldukça sessizdi. Kulübenin arkasında olduğunu varsaydığı odanın penceresi ormanlık alandan bağımsız olarak fazla sık olmayan ancak kalabalık sayılan ağaçlarla çevriliydi.

Ağaç dallarının rüzgarla hışırdayıp sallanması, odaya düşen güneş ışığının titremesine yol açtı. Güneş yavaş yavaş yükselmeye, odadaki karoların üstü hafifçe ısınmaya başlamıştı. Pencereye doğru uzanan yaprakların yeşili, güneş ışığı çarpınca gölgelerin en can alıcı rengine bürünmüş, yeşil-sarı karışık tonlarla parlıyorlardı.

Rüzgar, büyük pencereden içeri sızdı ve odaya serin havanın dolmasını sağladı.

Jian Yi, ilgisini çeken sessizliğin kulaklarını uğuldatmasına izin vererek Da Fu konuşana kadar ayakta dikilmeyi seçmişti.

O sırada Da Fu, onun yorgun suratına bakıyordu. Kol yenlerini yavaşça kaldırıp, göğsünde birleştirdi. Başı pencereye dönük bir vaziyetteydi, birkaç uzun saç tutamı omzunun önüne düşmüştü. İnce kızarmış dudakları açılmaya direniyormuş gibi titrediler. Kısık anka gözler, aynı şekilde suskun ve dalgındı. Göz yaşından eser yoktu. Fakat kehribar gözlerde belirgin bir kırgınlık yer etmişti. Jian Yi'nin sözleri onu oldukça yaralamış olmalıydı.

"O kadar kötü mü?" diye mırıldandı bir süre sonra.

Jian Yi, odadaki sessizliğe öylesine alışmıştı ki, küçük mırıltıyı duyduğunda Da Fu'nun kendiyle konuştuğunu anlayamadı.

Da Fu meraklı, biraz da mizacından kaynaklanan sert bakışlarla, istifini bozmamış ondan yana dönmemişti bile.

Jian Yi'nin yüzü, anlamadığını belirten bir saflıkla parlıyordu.

Biraz bekledi, cevap alamayınca göz ucuyla Jian Yi'nin alık suratına baktıktan sonra hafifçe kaşlarını çattı. "Aptal mısın, yaraların. Onlar acıyor mu diye sordum?" diye söylendi.

Jian Yi başını iki yana salladıktan sonra odanın ortasına kadar ilerledi. "Hayır, yani fazla acımıyor. Sadece birkaç sızı... Saygıdeğer Efendim..." Bir şey söylemek istiyor gibiydi. Ancak kısa bir duraksamadan sonra devam etmeye tenezzül etmeyerek hafifçe başını kaldırdı. Hareket fark edilmeyecek derecede azdı. Fakat bu kaçamak bakışı yakalayan Da Fu, bir kaşını kaldırarak sert gözlerle, çenesini yukarı kaldırıp devam etmesini işaret etti.

Jian Yi:"Özür dilerim..."

Gözlerini kaçırdı. "Üzgün hissediyorum. Sana söylediklerim için. Daha önce birine kendimi kabullendirebilmek için hiç çabalamamıştım. Kendimi kaybettim. Yorgun hissediyorum."

Da Fu, bu konuda bir şey söylemek istemedi. Yine de önünde duran adamın üzgün ifadesini gördüğünde elini havada rastgele sallayıp gözlerini kaçırarak, "Önemli değil." diye mırıldandı.

Jian Yi başını kaldırıp, duygusuz yüzüne baktığında Da Fu'nun karmaşık, anlaşılmaz bir adam olduğunu bir kere daha hatırlamıştı.

Sessizce odadaki minderli döşeğin oraya gidip oturdu. Da Fu için üzerini çıkarttı ve onu uslu uslu beklemeye karar verdi.

Da Fu, raflarda sıralanmış birkaç kavanozu seçip yanına geldi.

Jian Yi'nin bedeninin ne denli hırpalandığını gördüğünde şaşırmıştı, ama yüzündeki ifade değişmemişti. Kar gibi temiz ve asil bir duruşu vardı. Daha demin olanlar onunla alakasız, bir tiyatro oyunuymuş gibi hiçbir duygu belirtisi göstermedi.

Jian Yi'nin yüzündeki yara, çıplak vücudunu gördüğünde en önemsizi gibi duruyordu. Karnındaki morluk oldukça büyüktü ve yayılmıştı, yayılan yerler hafifçe yeşilimtırak bir renge kaçıyordu. Sırtı yara bere içindeydi ve Da Fu biraz daha muayene ettiğinde, Jian Yi'nin bir kolunun zedelenmiş olduğunu fark etti.

Chuo Chuo oldukça sinirlenmiş olmalıydı. Da Fu biraz daha sessizliğini korusaydı, Chuo Chuo Jian Yi'nin pestilini çıkartabilirmiş.

Eline bir bez alıp toz toprak içinde kalan bedeni nazikçe temizlemeye karar verirken, Jian Yi soran gözlerle ona bakmaktaydı. Da Fu'nun, hiçbir şey söylemeden böyle, birden bire kendisine yardımcı olmasını tabii ki beklemiyordu.

Neticesinde Da Fu da buna can atıyor değildi, "Benim hatam. Chuo Chuo bir kaplan ruhudur. Ona engel olabilirdim."

Jian Yi'nin kaşları hafifçe öne doğru çıktı, yüzü buruşmuştu. Ne dengesiz bir adamdı. Bir an kendisini orman ruhuna teslim ederken diğer yandan onunla yemek yiyor.. Bir yandan hayalet yardımcısının işine karışmayarak dayak yemesini izlerken bir yandan özür diliyordu. "...Çok tuhafsın." diye mırıldandı, başını eğdi. Bezi narin parmakların arasından alıp yavaşça karnına doğru götürdü.

İhtiyar ise, bu cümleden sonra biraz duruldu. Islak avucuna gözlerini dikti, parmaklarını bir süre sonra kapatıp arkasına döndü.

Sessizlik odayı delip geçmişti.

Da Fu, arkasını döndü ve Jian Yi'nin uzağındaki raflara doğru yöneldi. Parmak uçlarının üzerinde durup rafların en yukarısındaki toprak kaplardan çıkardığı otları havana dikkatlice bıraktıktan sonra sessizce dövmeye başladı. Bu süre içerisinde zor da olsa Jian Yi de kendini temizlemeyi bitirmiş, Da Fu, onu uyarmadığı için bütün işi sol koluyla yapmış ve sızlamaları göz ardı etmişti.

İhtiyar karışıma bir parmak su ekledi, eliyle havanın içindeki lapamsı karışımı yoğurduktan sonra arkasına dönüp Jian Yi'nin ne alemde olduğunu kontrol etti. Jian Yi usluca Da Fu'nun işini bitirmesini beklemekteydi. Kendisine dönen bedeni fark ettiğinde bakışları Da Fu'nun yüzüne tırmandı: "Bitti mi?"

Da Fu başını sakince sallayarak yanıtladı. "Bu aralar yaralanmadığımdan hızlıca iyileştiren bitkilere ihtiyacım yoktu, bu yüzden elimdekilerle idare etmek zorundasın. Diğerlerinden daha hızlı ancak, etkili bitkilerden daha yavaş olacaktır."

Kendisini uysal sesiyle bilgilendiren adamın yavaş mırıltısından sonra cevap verdi. "Sorun değil, sorun değil." Dikleşti ve esmer, kaslı vücudunu Da Fu'nun gözleri önüne serdi.

Da Fu, Jian Yi'nin önünde diz çöktükten sonra işine odaklanıp işaret ve orta parmağıyla lapamsı ilacı alıp Jian Yi'nin karnına doğru uzandı.

Soğuk ilaç teniyle temas edince Jian Yi irkilmişti. Önünde, hırçın 'Ölümsüz Efendinin' eğilmesi ise cabasıydı.

Yüzü kızarmış ve hafifçe öne doğru eğilerek, istemsizce Da Fu'nun omzunu kavramıştı.

Da Fu'nun bir omzu arkaya doğru itildi.

Da Fu kafasını kaldırdı.

İfadesiz gözler, kızarık yüzle karşılaştığında anlamlandıramadı: "Ne yapıyorsun?"

"Ben sürerim." diye mırıldandı Jian Yi. Da Fu'nun üzerine eğilmiş bir vaziyette idi.

Bunun üzerine Da Fu, kaşlarını çatarak düşünceli bir şekilde karnındaki büyük morluğa baktı ve omzunu silkti.

"Yapamazsın, uzanamadıklarınla yine ben ilgileneceğim. Bu yüzden elini kirletmene gerek yok."

Jian Yi, elini omzundan çekmeyince sinirlenmeye başladı. Ancak ses tonunu sabit tutarak ekledi: "Ayrıca solaksın, Omzunda bir hasar olduğunu söylememiş miydim?"

Jian Yi kaşlarını çatarak adamın sert bakışlarına karşılık verdi.

"Ah, unutmuş olmalıyım."

"Bu ölümsüz oldukça yaşlı, bu yüzden unutmuş olmalıyım." Cümleyi ikisi de aynı anda söylemişti.

Da Fu kızaran yanakları ve anlam veremeyen bakışlarıyla ona doğru bakarken, Jian Yi'nin berrak gülümsemesinin yüzüne yayılışını izledi. Gözleri kısıldı ve yanaklarında iki çukur oluştu. Güzel dudakları aralandı, inci dişler ortaya çıkmıştı.

'Ahmak, Shen Xingyun'i taklit etmeye nasıl cüret edebilirsin?'

"Aptalca davranmayı bırak da işime devam edeyim." diye söylendi parmağıyla sertçe morartıyı dürterek. Jian Yi duruşunu anında düzeltmişti ve ani acıyla yüzü buruştu.

Jian Yi: "Yapmak zorunda değildin."

Da Fu, sert bir şekilde; "İstediğimi yaparım."

Konuşma bittiğinde meraklı kara gözler etrafta dolanmaya başlamıştı bile.

Odanın kapısı ezelden beri açılmamış gibi görünüyordu. Çünkü dikkatle bakacak olursanız, kirişler, tahtaların ince çıkıntıları ve kavanozların ağzını kapatan sarımtırak bezlerin üstü toz tuttuğu görülebiliyordu. Ayrıca yere serili hasırların solgun desenleri artık kullanılmıyordu bile. Büyük pencerenin getirdiği ışık ise odaya vurdukça, havalanan toz tanelerinin her birini ortaya çıkarmaktaydı.

Bir süre sonra Jian Yi, karnını gıdıklayan parmakların sahibine göz atma girişiminde bulundu. İşine odaklanmış bakışların derinliğini yakaladığında ise sarsıldı.

Uzun, ok gibi öne fırlayan ince kirpikler, gözleri saklıyordu; beyaz yeşimden tenin üzerinde hafif bir ter parıltısı vardı. Kırmızı ve ince dudakların üzerinde duran keskin çıkıntı ve sivri, ucu yuvarlak burnu ortaya çıkarmıştı. Yüzü zarifti. Güneş, bulutların arasından çıkıp odayı istila ettiğinde yüzüne vuran turuncu ışığa aldırmadan işine devam eden adamın gözleri, en can alıcı rengiyle parıldadı. Öyle ki biraz daha bakarsa kızıla kaçan bir rengin göz bebeklerini istila ettiğini söyleyebilirdi. Saçları zarifçe sırtına dökülmüştü. Üzerindeki cüppenin boyun kısmından belli olan kemikler ince ve narindi, Jian Yi bu görüntüye aldanmayı bir an bile düşünmedi.

Da Fu izlendiğini hissetmiş olmalıydı ki gözlerini yukarıya yuvarlayarak, soran bakışlarla ona doğru dönmüştü. Bu sırada Jian Yi gecikmeden hareket ederek, bunun bir yanılsama olduğunu düşünmesini sağlayıp, bir koluna yaslandı ve diğerini ensesine atıp sordu: "Oldukça soğukmuşsun, bunu sürmek gerçekten o kadar zahmetli mi?"

Da Fu kendisine atılan çamurun neyden kaynaklandığını anlayamadan dişlerini göstererek tısladı. "Beni neyle itham ediyorsun seni küçük bok parçası? Kalın domuz derine dokunmaktan zevk aldığımı mı düşünüyorsun?"

"Hehehe." Onu kızdırmanın verdiği memnuniyetle kıkırdadı. Gözlerini karnına çevirdiğinde, ilacın bir sıva halinde katman katman sürüldüğünü fark etti. Da Fu'nun parmaklarından yayılan mavi bir enerji kümesi vardı. İlaç güçlü olmadığından onu desteklemek için her yere birkaç defa daha sürmüştü.

Konuşmadan sonra nazik parmaklar hırçınlaştı ve sertçe sürdüğü her bir santimle Jian Yi odaya birkaç inilti bırakmak zorunda kaldı. Bu hızda ve dikkat edilmeden sürülen ilaç darbeleri kesinlikle yaralarını sızlatmıştı. Ama pişman olmaktan başka seçeneği var gibi görünmüyordu...

Hoyratça yapılan iş hemen bittiğinden Da Fu, diğerlerine uzanmakta zaman kaybetmedi. Ayağa kalkıp sırtına doğru yöneldiğinde, soyulmuş deri parçalarını tırnağıyla dürttü. Jian Yi, Da Fu'ya omzunun üzerinden baktı ve mızmızlandı: "Orası yanıyor, o ilacın iyi geleceğine emin misin?"

Da Fu gözlerini devirdikten sonra havandan biraz daha ilaç alıp sırtına yöneldi. Daha ilk dokunuşu bırakmıştı ki kolu sertçe tutulup öne doğru çekildi.

Şaşkın bakışlar arasından Jian Yi'nin kızarık gözlerine denk geldi. Yüzünü buruşturarak kolunu kurtarmaya çalıştıysa da tüm gücünü kullanmak için oldukça tembeldi. Bu yüzden diğer elinin tersiyle adamın suratını ittirerek kolunu çekiştirdi.

"Bu ilaç çok yakıcı," diye homurdandı Jian Yi yüzünü kaplayan parmakların arasından bakıyordu.

Yorgun bir şekilde: "Dayanıklıyım ama yakıyor, bu yüzden biraz nazik davran."

"Hah, bu benim işim, bana öğretecek değilsin ya?" diye hırladı Da Fu ve eliyle ittirmeye devam etti.

Kolunu bırakmayan Jian Yi, Da Fu'ya dik dik baktı bir süre. Ardından hafifçe yaklaşıp dudaklarını araladı: "Lütfen?"

Da Fu, gevşeyen parmaklardan kolunu kurtardıktan sonra gözlerini devirmişti.

"Dev gibisin, ancak beynin de, sınırın da beş yaşındaki bir oğlan çocuğundan farksız."

"Heh,"

Bu uyarıdan sonra, Da Fu her ne kadar belli etmese de, işini yine ciddiye almaya koyulmuştu. Bu kadar ceza yeterliydi ve gereksiz öfke mideye vurur!* -öfke mide ve bağırsaklarla ilişkilendirilir-

Allahım bütün bir kıyameti yaşadıktan sonra kitabımı sakin bir kafayla okumak gözlerimin dolmasına neden oldu. Kusura bakmayın, gerçekten öyle dengesiz bir ruh haline sahiptim ki, ve üstüne üstlük mükemelliyetçi tarafım her yerde bir kusur bulduğundan bu hikaye de uzayıp gitmişti. Vize ve finallerimi beğenmeyip gitmediğim bile oluyordu -Yaklaşık otuz beş sayfa resim çizdikten sonra gitmemek de delilik neticede- Şu an dua ediyorum, ve kendimi değerlendirme işini nötr bir gözden yapmaya çalışıyorum. Her neyse, şimdilik güzel ilerliyorum. Umarım desteklerinizi esirgemezsiniz, sizi yordum biliyorum, ancak emin olun ki ben de bir o kadar kötü durumdaydım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.