10 yıl sonra....
Yazardan ...
Çöl sıcaklarının etkisinden uyuyamayan Lara, gözlerini açtı. Sabahın ışıklarıyla kalkıp evin dışındaki çeşmeye ilerledi, su içip geri eve girdi. Abdurrahman, onun çıkardığı seslerle uyandı. Lara, babası için bir şeyler hazırladı ve Abdurrahman hazırladıklarını yerken konuştu:
"Bu peçeleri meydandaki pazarda satmaya gideceğim. Lara, ne olursa olsun ben gelene kadar evden sakın çıkma."
Diye tembihledi Lara'yı. Lara, onaylar gibi başını salladı, peçesinin altından nefes verdi. Huzursuzdu içi ama neden bilmiyordu. Aradan biraz zaman geçti. Lara, küçük evinin işlerini bitirmişti. Evine yakın olan arkadaşının yanına uğradı. Kapılarının önünde oturup konuşuyorlardı. Arkadaşı Zana konuştu:
"Biliyor musun Lara, Kudüs'ün yeni bir kralı var artık. Genç bir kral ama bir hastalığı olduğu söylüyor Şam'daki herkes ve bu hastalık yüzünden fazla yaşayamazmış."
Dedi Zana. Şam'daki kadınların kulaktan dolma bilgileri arkadaşına anlatırken nefes nefese kalmıştı. Lara ona bakıp konuştu:
"Nasıl bir hastalık ki bu? Şifası yok muymuş? Koskoca kral için yapılacak hiç mi bir şey yok?"
"Kudüs'te çok fazla Müslüman yok, Lara, ve bu hastalığın şifası da yokmuş, diyorlar."
Dedi Zana, arkadaşını bilgilerle doldururken. Birden meydandan sesler yükseldi. Lara ve Zana korkuyla ayaklandı. Bir genç çocuk Lara'nın yanına gelerek konuştu, telaşla, terlemiş haliyle:
"Lara, baban... Lara, pazar meydanında yere yığıldı birden."
Lara, duyduğu ile sanki hiç koşmamış, yürüyememiş gibi donakaldı. Ağır adımlarla babasının olduğu yere götürdü Zana onu. Babası iş başındayken yere yığılmıştı. Etraftaki insanlar müdahale ediyordu. Lara, babasının önünde diz çöktü, sessizce yalvardı:
"Allah'ım, ne olursun alma onu benden. Ben onsuz ne yaparım? Rabbim, ne olur onu bana bağışla."
Diye yakarıyordu içten içe. Şam'daki halk, Abdurrahman'ı evlerine taşımıştı ve hekim getirmişlerdi. Hekim evden çıktı ve kapıda, peçesinin tek gösterdiği gözleri kıpkırmızı olan Lara'ya bakarak konuştu:
"Baban artık eskisi gibi güçlü değil. Şam'ın bu çöl sıcakları altında daha fazla kalamaz. Artık yaşlı ve vücudu erken çöküyor. Artık sadece dinlenmesi gerekiyor."
Dedi Lara'ya bakarak. Lara, babasının yanına gitti ve onun bedenine sarılarak ağladı. Babası hâlâ uyanamamıştı ama Lara korkuyla konuşuyordu:
"Lütfen bırakma beni, babam."
Yere diz çöktü Lara, hıçkırarak ağlamaya devam etti. Yüzü kızarmış, peçesi ıslanmıştı ama o, yalnız kalacağı ve tek varlığını kaybedeceği korkusundan yutkunmayı bile unutmuştu. Bir şey... Gece boyu ağladı. Babasının başında diz çöktüğü yerde gözyaşlarıyla uyuyakalmıştı. Babasının geceye doğru hareket sesleriyle hemen kıpırdadı yerinden Lara.
"Baba!! Babam! İyi misin?"
Diye telaşla üzerine üşüştü babasının. Babası, kurumuş boğazıyla zar zor konuştu:
"Suu."
Diyebildi sadece. Lara hemen testideki suyu babasına içirdi. Babası uyuduğu yerden biraz doğruldu ve konuştu:
"Ne oldu bana? Neyin var, kızım?"
"Baba, pazar meydanında birden bire düşüp bayılmışsın. Çok korktum. Hekim bana artık yorulmayacağını ve dinlenmen gerektiğini söyledi. Artık sen değil, ben satacağım o peçeleri, baba."
Dedi Lara keskin sesiyle ama babası, inkâr edeceği belli eden o bakışlarla baktı kızının gözlerine. Ama Lara'nın geri adım atmaya cesareti yoktu, belliydi ve onunla inatlaşmak bile istemedi. Abdurrahman tebessüm etti ve kabullendi. Bu olmaması gereken bir şeydi ama kimse o peçeleri satmazsa elde bir kaynak olmayacaktı ve açlıktan dayanamazlardı. Lara'nın içi rahatlamıştı. Diz çöktüğü toprak zemine uzanıp gözlerini uykuya kapattı. Sabah erken saatlerde kalkıp babasına bir şeyler hazırlayıp tepsiye koydu ve peçeleri alıp pazar meydanına gitti. Tezgâhını kurdu, tezgâhın arkasına geçip gelecek kadınları bekledi. Aradan biraz zaman geçti ve yavaş yavaş Şam halkı Lara'nın tezgâhına ilerlediler. Kalabalık artmıştı. Lara, peçeleri çok güzel bir kazanç çıkararak satmıştı. Güneş kararmaya başlayınca tezgâhı toplayıp eski tuğla evinin yolunu tuttu. Evine girip babasına güzel haberi vermek için heyecanla içeri girdi. Babası dikiş makinasının üzerinde peçe dikiyordu. Lara heyecanla konuştu:
"Baba, bak, bugün bu kadar kazandım."
Dedi elindeki kazancını göstererek. Abdurrahman tebessüm etti.
"Tebrik ederim seni, güzel yüzlü kızım."
1 hafta sonra...
Lara, Abdurrahman'ın diktiği peçeleri satıyor, evini geçindiriyordu ama bir gece ansızın at sesleri yükseldi Şam'da ve iki demir kıyafetli asker, Abdurrahman'ın evine daldı ve kılıçlarını çıkardı. Lara korkuyla babasının önüne atladı. Şövalye alayla sırıttı:
"Seninle işimiz daha sonra."
Dedi Lara'yı çekip iterek. Diğer şövalye Lara'ya el uzatacakken Lara cebindeki küçük bıçakla adamın koluna salladı ama nafileydi çünkü adam tam demir kıyafetlerle kuşanmıştı. Öbür şövalye babasını esir alınca Lara korkuyla ağlamaya başlayarak konuştu:
"Lütfen bırakın onu, o zaten yeterince hasta."
Şövalye Abdurrahman'a bakarak konuştu:
"Bütün ordum bu Şam'ı istila etti. Söyle, kızın mı gitsin, sen mi? Bir seçim yap. Kızını serbest bırakacağız ve o istediği yere kadar kaçacak, tabii bizden kaçabilirse."
Lara, peçesinin açık bıraktığı koyu kahverengi dolu gözlerle babasına baktı. Seçim yapmasını istemiyordu ama Abdurrahman'ın ağzından çıkmıştı o sözler:
"Kızı bırakın."
Lara acıyla bağırdı:
"Babaaa! Hayııır!"
Abdurrahman kızına bakarak konuştu:
"Kaç, kurtar kendini. Sakın arkana bakma. Çabuk Lara, kaç, kurtar kendini."
Dedi. Şövalye Lara'yı hızla itti. Lara evden çıkıp deliler gibi koştu. Çıplak ayaklarıyla, gece olmasına rağmen sıcak çölde koşabildiği kadar koştu. Bütün Şam o şövalyelerle dolmuştu. Kimisi Lara gibi kaçıp kurtarıyordu kendini, kimisi evinde ölümüne boyun eğiyordu. Lara, köy meydanında peçe satarken yanındaki tüccarlardan birini gördü ve ona doğru koştu ama hiçbir şey demeden onu atına aldı ve önünde kızıyla kumlarda atıyla ilerledi. Şam'dan çıkınca konuştu Lara'yla:
"Baban nerede!?"
Zaten ağlayan Lara daha da ağlayarak cevapladı:
"Şövalyeler aldı onu, ölüme ittiler babamı."
Hıçkırarak cevaplamıştı. Tekrar konuştu tüccar:
"Kudüs'e gidiyoruz, Lara. En güvenilir yer orası ama sakın kimseye Müslüman olduğunu belli etme, sakın, yoksa öldürürler seni, Lara."
Dedi tüccar. Lara, kalbindeki acıyla cevap bile vermedi. Tam üç gün yolda geçti. Tüccarın küçük bir oğlu vardı. O da karısını kaybetmişti. Oğluyla Kudüs'e kaçıyordu. Yolun bitmesine yarım saat kalmıştı. Lara'ya dönüp konuştu:
"İndiğimiz zaman Kudüs'te pazar yerinde bir şeyler yeriz, sonra başımızı sokacak bir yer bulmalıyız."
Dedi Lara'ya bakmadan önden atı sürerken. Arkada oğlunu tutan Lara hiçbir şey dememişti. Kahverengi gözleri kırmızı olmuş, davul gibi şişmişti.
Neydi bu çektikleri? Hayatın kendisi miydi, yoksa kader mi? Cennette miydi, cehennemde mi bu dünya? İçin fazla acıydı. Hayatı, bedeni tüy kadar hafiflemişti...