İçeriğe geç

İki Beden Bir Ruh

Bölüm 9 · 17 dk okuma

İki Beden Bir Ruh

Bölüm 9

6. Bölüm

“Enes!”

Haykırışım bulunduğum boş alanda yankılanırken kendi sesim birkaç saniye içerisinde kulaklarıma geri dönüş yapmıştı. Benim sesimin ardından da uzaklardan bir ses “Yanıma gel!” diye bağırdı. Sesin verdiği huzur ve güvene aldırış etmeden olduğum karanlık alanda koşmaya başladım.

Ne kadar koştum bilmiyorum ancak en sonunda ileriden gelen bir ışık görebilmiştim. Ayaklarımın ağrımasını ve nefesimin kesilmesini umursamadan aydınlığın olduğu yere doğru koştum, içimden bir ses Enes’in de orada olduğunu söylüyordu.

Olmuyordu… Durmadan koşuyor ancak ışığın geldiği yere ulaşamıyordum. Sanki hiç yol kat edememiş gibiydim ve sanki aydınlığa olan bakış açım benden gittikçe uzaklaşıyordu.

Ayakkabılarımın çıkarttığı ses bir yana hızlı hızlı nefes alışverişlerimden başka bir ses duyamıyordum, Enes’in sesi de gelmiyordu artık kulaklarıma. Soluk soluğaydım ve olduğum yerde durup bütün gücümle “Enes!” diye bağırdım, geri cevap gelmeyince ise ağlamaya başladım. Onun varlığını hissedememek kahrediyordu beni.

Uzaklardaki ışık azalırken ve kafamın içi tekrardan eskisi gibi karanlık bir hal alırken bana seslenen ama bulunduğum yerden çok farklı bir alanda olan başka bir ses ilişti kulaklarıma, babam da mı buradaydı? Alakası bile yoktu, onun sesi dönmeyi hiç istemediğim dünyadan geliyordu. Gözlerimi zorlukla araladım, ablam ve babam her zamanki gibi başımda dikiliyorlardı.

“Baba?” dedim sorarcasına, bir taraftan da ablama bakıyordum, “Ne oldu bana?”

Saçlarım terden dolayı ıslanmıştı ve aynı zamanda da sırtımda da rahatsız edici bir ıslaklık vardı. Gözlerimi kendi odamda açmayı beklerken hala hastane odasındaki yatakta yatıyordum ve kolumda da serum takılıydı. Bayılmadan önceki son halimi hatırladığımda yattığım yerde doğrulup oturur bir pozisyona geçtim.

Ablam ve babamla konuşmaya başlamadan önce elimin tersi ile yüzümdeki teri sildim, gördüğüm kabus ve Enes’i aydınlığın içinde bulamamam hala aklımdaydı.

“Ne oldu bana, neden hala buradayız?” Karşımda duran iki yetişkin birbirlerine ‘ne dememiz gerek?’ der gibi bakarken konuşmaya başlayan ablam oldu.

“Doktor biraz daha burada kalmanın ve senin gözü önünde olmanın daha iyi olacağını söyledi. Merak etme ve sadece dinlenmene bak.” İçimde hala bir huzursuzluk vardı, bu açıklama benim için yeterli olmamıştı.

“Baba” dedim dudağımı büzerek, bana bakıp hafifçe tebessüm etti, “Efendim kızım?”

“Baba ben en son Enes ile konuşuyordum ve sonra… Sonra siz içeri geldiniz ve o kayboldu. Baba ben onu gördüm sana ye-“ babam sözümü kesti ve yüzündeki anlayışlı gülümsemesi silinmezken konuşmaya başladı.

“Tamam kızım sana inanıyorum… Ama sen şimdi bunları düşünme olur mu?” Hiç istemesem de başımı olumlu anlamda sallamakla yetindim.

“Saat kaç?”

Babamdan önce ablam davrandı ve hırkasının cebinden telefonunu çıkartıp telefon ekranından bana saati gösterdi, dördü yirmi yedi geçiyordu. Ne yani ben on altı saattir uyuyor muydum? Gerçekten yuh ama!

“Baba?” dedim sorarcasına “Kaç saattir uyuyorum ben?” Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.

“Bilmiyorum ki, bayadır uyuyorsun. Doktorlar bedeninin dinlenmesi için uyuman gerektiğini söylediler, o yüzden sakinleştirici iğneden sonra bir de uyku ilacı enjekte ettiler serumunun içine.”

Anlamışçasına olumlu anlamda başımı salladım, aklım sadece bir yerde takılı kalmıştı; bedenimin dinlenmesini düşünen doktorlar neden ruhumun da dinlenmesini düşünmüyorlardı?

“Baba benim ruhum da çor yorgun, onu ne yapacağız?” Babam ve ablam birbirlerine bakıp gülümsediler, benim yüzümde ise anlamını bilmediğim bir somurtma ve içimde sebebini bilmediğim bir huzursuzluk vardı.

Babam beni geçiştirmek istermiş gibi omzumu ve ardında da sırtımı sıvazlayıp “Biraz daha dinlensen iyi olur.” dedi. İstemsizce gözlerimi devirip “Zaten on altı saattir uyuyorum, daha nasıl dinleneyim?” dedim.

“Ama siz gidebilirsiniz, öğlene doğru yeniden gelirsiniz.” diye ekledim ardından, dudaklarımdaki asıklık yerini güven verici bir tebessüme bırakmıştı. Amacım onları kovmak değildi ancak yalnız kalmak istiyordum.

Ablam sanki dünden razıymış gibi “Olur.” dedi ve yanağıma küçük bir öpücük kondurup babamın konuşmasına izin bile vermeden kolundan tutup kapıdan birlikte çıkmalarını sağladı, sonunda yalnız kalabilmiştim.

Bir süre hiçbir şey yapmadan sadece yatağı arkama yaslanabileceğim bir konuma getirip oturdum, ellerim her zamanki gibi buz gibiydi. Odanın içindeki perde kapalı olduğundan etrafımı lamba aydınlatıyordu, oysa şuan da güneşin yeni yeni doğduğundan emindim.

Yataktan kalkıp ayaklarımı aşağı doğru sarkıttım ve babamın hastanede giymem için getirmiş olduğu terlikleri giydim. Sabahın ayazı olduğu için odanın içerisinde biraz serinlik vardı, bu vücudumda bir ürpertiye neden oluyordu. Tekli koltuğun üzerine atmış olduğum hırkayı alıp üzerime geçirdim ve devamında da camın yanına gidip perdeleri yukarı doğru çektim.

Tahmin ettiğim gibi güneş yeni doğuyordu. Gün doğumunu daha iyi izleyebilmek için hızlıca ışıkları kapatıp tekrardan eski yerime geçtim, dışarısını daha iyi ve rahat izleyebilmem için pencerenin önündeki mavi hastane sandalyesi çok iyi olmuştu. Onun üzerine oturdum ve üşümemi engellemek için üzerimdeki karamel rengindeki ince hırkaya daha çok sarıldım.

Sessizlik ve soğuk vardı sadece… Kollarımı birbirine bağlayıp dışarısını izledim, kimse yoktu ve tahminimce dışarıda çöp dahil uçmamasına rağmen kuru bir soğuk vardı. Daha çok üşüyecek olmama aldırış etmeden küçük olan camı açtım, her ne kadar soğukta olsa içeri giren oksijen daha rahat nefes almamı sağlıyordu.

Dışarısını ne kadar izledim bilmiyorum, gözüm hastanenin karşısında olan çam ağacının içindeki kuşlarda takılı kalmıştı. Bir süre sadece onları izledim ve Enes’i düşündüm, şuan ne yapıyordu acaba?

Bir anlığına bu düşüncemin onu yanıma getireceğini düşünsem de yanılmıştım. Hayal kırıklığı içinde oturduğum yerden kalkıp yatağa gittim ve telefonumu, koyduğum çekmeceden çıkartıp rastgele bir müzik açtım; şansıma Yelda Altunal’ın “Kördüğüm” adlı şarkısı gelmişti. Her şeyi bir kenara bırakıp sadece şarkının sözlerine odaklandım.

Bir gün gelir sarılamazsak öyle içten,

Bir gün gelir konuşamazsak gözün gözümde;

O gün gelir yürüyemezsek el ele sokaklarda,

O gün gelir son sözler söylenir…

Diyordu şarkının sözleri, kulaklarım ilk kez işittiğim kelimelerle kalbime yapmıştı yapacağını. Müzik dosyamda olmasına rağmen ilk kez dinlediğim bu şarkı gözlerimin dolmasına ve kalbimde bıçaklanma hissi oluşmasına neden olmuştu.

Enes ile bilmiyorum kaç kere sarılmıştık ama yetmemişti… Doyamamıştım ona. Bazen görüyordum onu ve o zaman da kavuşuyorduk birbirimize ama benden başka kimsenin onu görememesi kafama taktığım en büyük sorun oluyordu çoğu zaman.

Onunla neredeyse on yedi veya on sekiz saattir görüşmüyorduk. Ancak ne o anki bakışları ne de söylemiş olduğu şeyler çıkıyordu kafamın içinden. Ona inanmayı deli gibi istiyordum, onun gerçekten var olduğuna inandırmaktansa kendimi gerçekten yaşıyor olmasına inanmak istiyordum.

“Neden ağlıyorsun?”

Ağlıyor muydum?

“Sevgilim üzülme lütfen!”

Enes yanı başımdaydı, benim ayaklarım ince hastane pikesinin altındayken o da ayaklarımın önünde oturuyordu. Yaslanmış olduğum yerden doğrulup ona biraz daha yaklaştım, kokusu beni sarhoş ediyordu. Oda da ikimizden başka kimse yoktu ve rahat davranabileceğimizi bildiğim için mutluydum, yanımda ona yer açıp yanıma uzanmasını istedim. Ona sarılmaya çok ihtiyacım vardı.

Ricamı kırmadı ve siyah spor ayakkabılarını çıkartıp yanıma uzandı, bende onun yanına yattım. Bedenlerimiz birbirine dönükken ikimizde birbirimize bakıp içtenlikle gülümsüyorduk, daha önce de söylediğim gibi onun yanımda olması bana huzur veriyordu.

Pikenin altında tuttuğum ellerimi tedirgince Enes’in boynuna doladım, başımı göğsüne yaslamıştım. O da aynı şekilde ellerini belime doladı. Birbirimize sımsıkı sarılıyorduk ve bu benim yapmayı sevdiğim en büyük eylem olabilirdi.

Bir taraftan saçlarımı okşayıp bir taraftan da burnunu omzuma gömüyor ve kokumu içine çekiyordu ancak buna neden olduğunu bilmediğim bir şey engel olmuştu. Başını omzumdan kaldırıp bana baktı,

“Gökçe… Ellerin neden buz gibi?”

Ellerimin soğukluğundan rahatsız olduğunu düşünüp dolamış olduğum ellerimi boynundan çektim, aynı şekilde o da ellerini belimden ayırdı. İkimizde aynı andan pikenin altına soktuk ellerimizi, ellerimi ellerinin arasına alıp ısıtmaya çalıştı. Onun elleri benim ellerime karşıt sıcacık ve daha büyüktü, ellerim ellerinin arasında kayboluyordu.

“Güzelim hasta olacaksın, dikkat et!” dedi beni uyararak. Oysa belki çoktan hasta olmuştum, sağlıklı olsam bu hastane odasında ne işim olurdu ki? Onu cevapsız bıraktım ve ellerimi ellerinden kurtarıp bu sefer ben tuttum onun ellerini, başparmağımla elini okşuyordum ve aynı zamanda da gözlerimle yüzünü süzüyordum. Gökyüzümdü o benim, gök yüzündeydi…

“Uyusana azcık.”

Uykusunun daha çabuk gelmesi için saçlarını okşuyordum, o uyuduğunda onu daha rahat izleyebilirdim. İnsanın sevdiğini istediği şekilde izlemesi kadar güzel bir şey yok bu hayatta, ve bu fırsat benim elimdeyken neden bile bile ziyan edeyim ki, değil mi?

Enes’in gözleri yavaş yavaş kapanırken bende onun alnına küçük bir buse bıraktım, yanında olmamın verdiği güvenle kapattı gözlerini.

O, başı saçlarıma gömülü uyurken bende göğsüne yaslı bir şekilde onun nefes alışverişlerini izledim.

***

Asla geçip tükenmemesini istediğim zaman saniyeler içinde bitiyordu sanki. Enes kollarımda uyuyalı ne kadar olmuştu bilmiyorum ancak sonunda aralamıştı gözlerini, odaya vuran güneş ışığı gözlerini acıtmış olacak ki gözlerini iyice açmadan önce birkaç kez kırpıştırdı.

“Günaydın yakışıklı,” dedim hala onu izlerken, gülümseyip bana tebessüm etti.

“Güzelim içimde kötü bir his var. Ben şimdi gideceğim ama sonra yine gelirim, olur mu?” dedi ve cevap vermeme bile izin vermeden yanımdan kayboldu.

Bir süre yanımdaki boş kalan alanı izledim, Enes yoktu. Yattığım yerden kalktım ve hastane yatağını oturabileceğim bir pozisyona getirip devamında da Enes’in başını koymuş olduğu yastığı kucağıma alıp göğsüme bastırdım. Çoğunlukla benim kollarımda uyumuş olsa da saçları o yastığa değmişti.

Bacaklarımı karnıma çekip yastığı göğüs bölgemle bacaklarım arasında sıkıştırdım. Devamında da burnumu yastığa gömüp saçlarımın önüme dökülmesine izin verdim.

Odadaki sessizlik uzarken yastık ile benim arama giren şey kapının çalması oldu. Sesimin boğuk çıkmaması için kafamı yastıktan ayırıp “Gir” dedim yumuşak bir sesle, kapı yavaşça açıldı ve içeri giren kişi kendini sonradan belli etti; Ayla. Şok içerisinde elimdeki yastığı arka tarafa doğru fırlatıp oturduğum yerden kalktım, Ayla’nın arkasından babam ve ablam girmişti içeri.

“Gökçe?” dedi şaşkınlık ve özlemle karışık bir sesle.

O daha çok yanıma yaklaşırken bende parlak, siyah ve eskiden beline kadar uzanan saçlarının şimdi omuzlarına gelişini izliyordum.

Birkaç saniye ayakta donuk bir vaziyette kaldıktan ve hala daha şokumu atlatamadıktan sonra hızlı adımlarla Ayla’nın yanına gidip ona sarıldım, bir bakıma üzerine atladığımı da söyleyebilirim.

Haftalardır görmediğim canım arkadaşım gerilerken onunla birlikte yere düşmemek için dengemi sağladım ve ikimizin de ayakta durmasını sağladım, benden sonra birde onun kırık vücut bölümleri için hastanede kalmasını istemezdim.

“Kızım yavaş!” dedi babam arkamızdan endişeli bir şekilde, oysa o bilmiyordu ki biz hep böyleydik. Ablamla babama gülümseyip odadan çıkmalarını işaret ettim, bu bir tür rica da sayılabilirdi.

Onlar odadan çıkarken bende küçük bir çocuk gibi Ayla’nın elinden tuttum ve yatağa kadar sürükledim. Yatakta rahat bir pozisyonda olabilmemiz için o ayakkabılarının iplerini çözüyordu ben ise çoktan ayaklarımdaki klasik, beyaz hastane terliklerini çıkartıp yatağa uzanmıştım.

“E anlat bakalım neler oldu?” diye konuşmaya başladı Ayla yanıma uzanırken. Kolunu omzuma atmıştı, bende onun omzuna yaslanmıştım.

“Aslında çok bir şey olmadı ama anlatacağım şeyler var… O yüzden önce sen anlat.” dedim heyecanla. Başta saçlarının kısalığı olmak üzere üç haftada neler olmuştu çok merak ediyordum.

“Peki,” diyerek konuşmaya başladı. “İşte o gün sizin evden ayrıldıktan sonra kendi evime gittim. Annemle benim için alelacele bir valiz hazırladık, sonrada Bursa’ya gittik. Yol boyunca, gelirken ve giderken, şarkı dinledim hep. Bursa’ya gittiğimizden bir hafta sonra da kuzenim doğdu, adını Leyla koydular. Bir görsen çok tatlı, senin gibi yeşil gözleri var. Çoğunlukla vaktimi onunla ilgilenerek geçirdim… Bu kadar.” Diye bitirdi cümlesini ve bana daha dikkatli baktı.

Gözlerimi kısıp ona baktım, “Zaten benimle de hiç ilgilenme!” diye trip attım ardından, hak etmişti. Elini yanağıma götürüp okşadı ve içtenlikle gülümseyerek gözlerimin içine baktı.

“Ya kuzum inan arayacaktım ama valla vaktim olmadı, kusura bakma.” dedi. Onun daha fazla üzülmesini istemediğimden ve pekte halim olmadığından gülümseyip saçlarını karıştırdım, bana bakıp sırıttı. İkimizde gülmeye başladık. Sizde de oluyor mu en yakın arkadaşınız ile yan yana geldiğinizde bir anda gelen gülme krizi?

“Saçların peki?” diye sordum ellerimi kendi saçlarımdan onun saçlarına götürürken, uzunken olduğu gibi yumuşacık ve pürüzsüzdü.

Ayla sorumu pek dikkate almayıp omuz silki ve “Bir olayı yok, kestirdim sadece.” diye cevapladı çok merak ettiğim sorumu. Ardından da gözleri tekrardan endişeli bir hal aldı, endişesinin altında yatan nedeni anlayamasam da dudaklarının arasından çıkacak kelimeleri dinleyebilmek için pür dikkat ona odaklandım.

“Şimdi sıra sende, sen neler yaşadın? Şuan da bu hastanede olduğumuza göre başından geçen şeyler pek hoş olmamalı… Hadi canım, anlat bana. Seni dinliyorum.”

Kolunun ağrımış olabileceğini düşündüm ve oturduğum yerde doğruldum, bacaklarımla bağdaş kurup ellerimi de birbirine kenetledim ve ayaklarımın üzerindeki pikenin üzerine koydum. Başımı da en sonunda konuşabilecek bir duruma geldiğimde önümden çevirip Ayla’ya baktım, gülümseyerek beni izliyordu.

“Sen gittikten sonraki iki haftam iyi gibiydi… Yani bilmiyorum. Yalnızdım ve bir şeyler ile oyalanıyordum, ama sonra…” Gözlerimi tekrardan ondan ayırıp ellerimin üzerine sabitledim.

“Evet, sonra?” diye sordu en sonunda. Gözlerimin dolmasına aldırış etmeden ona baktım ve söyleyeceğim şeyleri tek nefeste söyledim.

“Ayla ben Enes’i görebiliyorum!”

Tepkisi hiçte beklediğim gibi olmamıştı. Bana sitem etmesini, hatta beni azarlamasını beklerken o beni kendisine çekmiş ve kollarının arasına almıştı. Donuk ancak dolu olan gözlerimle göğsüne yaslandım, onun bana verdiği sıcaklık kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyordu.

“Peki ya sonra?” diye sordu kurduğum cümlenin ardından, meraklı bir şekilde beni dinlemek için bekliyordu.

“Ablam yaşadığım duruma rağmen bana durmadan Enes’in öldüğünü söyledi ve galiba bünyem de bunu kaldıramadı… Ama Ayla sana yemin ederim, ben onu görebiliyorum!”

Tebessümünü yüzünden silmedi ve bana bakmaya devam etti, ancak gözlerinin içinde barındıran duyguyu okuyamamıştım. Belki hüzün, koruma içgüdüsü veya acıma… Karar veremedim.

“Ben sana inanıyorum. Elbet bu günlerde geçecek ve ben her zaman senin yanında olacağım.”

Minnettar bir şekilde ona baktım ve tatmin olmuş bir şekilde gülümsedim. Sonra ellerim istemsizce kendi saçlarıma gitti, yıpranmış ve yağlanmışlardı.

“Ayla, banyo yapmaya ihtiyacım var. Ve artık eve gidip dinlenmek istiyorum.” dedim, gözlerimin küçük bir çocuk masumluğuyla parladığından emindim.

“Yorulduğunu bende biliyorum ancak eve gitme fikrini bilmiyorum.” dedi, suratımı limon yemiş gibi ekşittim. Gerçekten de çok sıkılmıştım ve bu hastane ortamı bana bunalıma girmekten başka hiçbir yarar sağlamıyordu. Ayrıca depresif halimde iyi bir şey değil, aksine kötü bir şeydi.

Ayla bu halimi fark etmiş olacak ki hafiften gülümseyip “Yine de…” diye devam ettirdi cümlesini. Merakla tekrar ettim söylediği iki kelimeyi, “Evet, yine de?”

“Yine de babanla bunu konuşabilir ve eğer doktorun izin verirse belki birlikte eve gidebiliriz.” dedi, umutla ellerimi iki yana çarptım ve Ayla’nın babamı çağırması için yanımdan ayrılmasına izin verdim. Kısa bir süreliğine yalnız kalmıştım.

Yaklaşık beş dakika sonra sağ tarafında babam ve sol tarafında da ablam ile yanıma geldiler, babamın kantinde içmiş olduğu kahve dudaklarının birazcık kirlenmesine neden olmuştu. İlk başta ağzını silmesi için ona ıslak mendil uzattım, başta ne yapması gerektiğini anlamasa da sonradan dudaklarını işaret ettiğimde elimdeki ıslak mendili alıp dudaklarının batmış kısmını sildi. O kendi kişisel temizliğine devam ederken ablam konuşmaya başladı, emin olun benim de kişisel temizliğe ihtiyacım olacaktı.

“Evet söyleyin bakalım Gökçe Hanım, ne istiyorsunuz?”

Sırıtıp karşımda benden iki yaş büyük olan ve çoğu zaman bilmişlik taslayan ablama baktım.

“Ben artık eve gitmek istiyorum. Eve gitmesem bile banyo yapmaya ihtiyacım var, hani temizlik falan da sağlığım için önemli ya vücudumun kirden arınması lazım.”

Babam elindeki mendili yatağın önündeki çöp kutusuna attıktan sonra bir tebessüm eşliğinde bana baktı.

“İstersen bunu birazdan doktoruna birlikte sorarız… Seni kontrol etmek için yanına gelecek.” Olumlu anlamda başımı salladım, kabulümdü.

Aramızdaki sessizlik uzarken herkes odada farklı bir yere dağılmıştı. Ben yatağımda öylece hayatımı sorgularken Ayla camın yanında dikilmiş dışarısını izliyor ve babam ile ablam ise duvarın sağ tarafında duran sandalyelerin ikisinde oturuyorlardı. Bu sessizlik uzarken ve içimde nedensiz bir huzursuzluğa neden olmaya başlarken kapı çaldı ve bende sesli bir şekilde tüm nefesimi dışarı verdim.

Kapı yavaşça açıldı ve genç doktorum içeriye girdi, şimdi onu daha yakından ve rahat gözetleme şansım olmuştu. Tahminen bir seksen boylarındaydı ve yüzündeki kırışıkların az olması onun otuzlu yaşlarında olduğunu gösteriyordu. Ayrıca açık kahve, gür saçlara, koyu kahve gözlere ve güzel bir gülüşe sahipti. Yanlış anlaşılmamasını istediğimden kısık olan gözlerimle adamı kesmeyi bırakıp daha ciddi bir pozisyona büründüm.

“Nasılsın?” diye sordu önümde dikilirken, tüm gözler doktor ve ben arasında gidip geliyordu.

“İyiyim ve artık eve gitsem daha iyi olabilirim.” dedim, beni taburcu etmesi için ona yalvaran gözlerle bakıyordum.

“Ne yazık ki bu henüz mümkün değil, ne zaman ne olacağını bilemediğimiz için gözetim altında kalmanda yarar var.” Yüzümü buruşturdum, imdadıma babam yetişti.

“Doktor Bey, en azından eve gidip kısa bir süre sonra geri dönemez miyiz?” Babam ona direkt olarak banyo yapmaya ihtiyacım olduğunu söylememişti. Doktor elinde tuttuğu birkaç dosyayı karıştırdı ve ardından da telefonundan birkaç şeye baktı, son olarak ise bana dönüş yaptı.

“İyi bakalım, öyle olsun. İki saatin var Gökçe.” dedi ve bana göz kırptıktan sonra odadan çıktı. Sırıtarak karşımda duran kapıya baktım, insan mutlu olunca kapıya bile sırıtabiliyordu.

Altımdaki bol siyah pantolonu ve üzerimde duran lacivert siyah switi değiştirmeyip sadece terlik yerine babamların akıl edip yanımıza almış olduğu spor ayakkabılarımı giydim. Devamında da hepimiz üzerimize montlarımızı geçirdik ve çıktık hastaneden, benimkisi şişme ve siyahtı.

Arabanın yanına gittiğimizde yukarı baktığım taktir de odamın camını görebiliyordum, içerisi çok net görülmese de toplu olan yatak ve onun üzerindeki, içinde terliklerimin olduğu poşet görülebiliyordu. Burada daha ne kadar kalacağımı bilmediğim için evden çıkmadan önce yanıma hastanede kalabilmem için rahat kıyafetlerde almayı unutmamalıydım.

On dakikalık kısa bir süreç boyunca sadece camdan bakıp Enes’i düşündüm. Onu düşünmek içimde buruk bir tatlılığa sebep oluyordu; onu düşünmek içimde bitiremediğim savaşımın tekrar tekrar oluşmasına neden oluyordu. Gözlerimi dışarıda hızla geçtiğimiz yol şeritlerinden ayırıp önüme döndüm ve bu, dikiz aynasından bana bakan babam ile göz göze gelmeme sebep oldu. İçimdeki kırgınlığı belli etmemek için hafifçe tebessüm edip başımı tekrardan cama çevirdim.

“Kızım iyi misin?” Bu sefer bakışlarımı babama çevirmeden cevap verdim, “Evet.” Çaprazımdaki ablam ve yanımda oturan Ayla’nın da dikkati benim üzerime yoğunlaşmıştı, odak nokta olmaktan her ne kadar nefret etsemde buna aldırış etmemeye gayret gösterdim ve kalan yol boyunca hiçbir şey yapmadan sadece dışarısını seyrettim.

Apartmanın önüne geldiğimizde arabadan önce ben inmiştim ve asansörün varlığını umursamadan koşar adımlarla ikinci kata, içinde yaşadığımız dairenin önüne gittim. Ablam, babam ve Ayla benim aksime basamakları çok daha yavaş çıkarak gelmişlerdi yanıma. Eh haliyle içeri girmem de biraz zaman almıştı.

Ama yine de buna değdi, salondan gelen güllü oda kokusu kesinlikle hastane kokusuna bin basardı. Ayakkabılarımı çıkarttım ve ilk olarak odama gittim, hastaneye gitmeden önce bıraktığım gibiydi. Dağınık ve batık… O zaman duvara fırlatmış olduğum kitaplar hala yerde duruyordu ve galiba duvarda küçük bir göçüğün açılmasına neden olmuştum; yani şimdilik küçük, eğer biraz daha fazla uğraşırsam daha büyük bir göçüğe sebep olabilirdim.

Ben dolabımdan bornozumu almak için birkaç adım öne doğru yürümüştüm ki Ayla’da arkamdan odaya girdi, elbetteki böyle bir manzara ile karşılamayı beklemiyordu.

“Gökçe’ciğim bu geçen hafta geçirmiş olduğun küçük krizin sonucu mu?”

Boş ve yorgun gözlerle ona bakıp “Ihı” dedim ve başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. Devamında da elimdeki bornoz ve saçlarımı kurulayabilmem için yanıma almış olduğum havluyu göstererek banyoya gideceğimi işaret ettim, mecburen önümden çekildi ve ayağının altında duran üç yüz sayfalık bir kitabı alıp çalışma masasının üzerine koydu.

Bende lavaboya gittim ve kapıyı kapatıp arkadan da çok ses çıkmamasına dikkat ederek kapıyı kilitledim. Yine de emin olmak için kapının kolunu bir kez aşağı doğru çektim ve gerçekten de kapıyı kilitlemiş olduğuma emin oldum. Devamında da kapının arkasına yaslanıp yere oturdum, soğuk zemin üşümeme neden olmuştu. Bir süre bacaklarım karnıma çekili bir şekilde öyle kaldım, ellerim bacaklarımı sarıyordu ve başımı da her zamanki gibi ellerimin üzerine yaslamıştım.

Yorgundum… Çok fazla. Hiçbir şey yapmasam bile çok yorulmuştum, ruhum ölü bir insanın halinden farksızdı. Belki ölsem daha az yanardı canım ama yapamazdım bunu, güçlü durmak zorundaydım.

Aklımdaki düşüncelerle başımı iki yana salladım ve hastaneye gitmek için yaklaşık bir buçuk saatimin kaldığı geldi aklıma, hızla yerden kalkıp üzerimdeki kıyafetleri çıkarttım ve küvetin içine girdim. Ancak şimdilik onu sadece duş için kullanacaktım, belki sonra bir ara doldurup suyun altında nefes almaya çalışabilirdim.

Duş askılığına taktığım duş başlığından akan ılık su ilk başta açık kumral saçlarım olmak üzere devamında da vücudumu ıslattı. Bir süre ellerimle suyun altında ıslanan saçlarımı taradım ve gözlerimi kapatıp Enes’i düşündüm, sol tarafım ağrıyordu ama yine de mutlu oluyordum.

Sonra avucumun içine biraz şampuan döküp parmaklarımı saçlarımın arasına götürdüm ve saçlarımın yenilenmesini sağladım, ardından da pembe duş süngeri ve vücut jeli ile vücudumu yıkadım ve son olarak ta küvetin içinden çıktım.

Bornozumu kapının arkasına astığım askılıktan aldıktan sonra üzerime geçirdim ve saçlarımı da havluya sarıp banyodan çıktım, salon banyoya göre daha soğuktu. Bir dengesizlik yapıp düşmemeye çalışarak odama gittim. Çok şanslıydım ki odayı bıraktığım gibi bulmamıştım, Ayla benim yerime odayı düzenlemişti ve de odanın hava alması için camı açmıştı.

Oksijen ile dolmuş olan içerisinin havasını içime çekip derin bir nefes verdim, bu ruhuma iyi gelmişti. Ancak ne yazık ki bedenim içinde aynı şeyi söyleyemeyeceğim, istemsizce titrememe engel olamamıştım. Üzerimdeki bornoza daha sıkı sarılıp camı kapattım ve saçlarımı kurutabilmek için üçlü prizin yanına gittim. Pürüzsüz olan saçlarımı birkaç kere taradıktan hemen sonra saçlarımı kuruttum ve bu seferde hastaneye gitmek için giyinmeye baladım, bir saatim kalmıştı.

Üzerime bordo bir kazak ve altıma da en rahat ettiğim siyah sıkı pantolonumu giydim. Sonra da bir başka dolabın içinden küçük bir çanta çıkarttım, onun içine hastanede giyebilmem için kıyafetlerimi koyacaktım. Çoğunlukla pijama olmak üzere birkaç tane de kazak ve pantolon alıp çantanın ağzını kapattım, artık hastaneye gitmek için hazırdım ve benim sadece yarım saatim kalmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.