28 Mayıs 1524. Topkapı Sarayı’nın yüksek surları arkasında, Boğaz’ın serin rüzgârı erguvan ağaçlarının dallarını okşarken, Harem-i Hümayun’da vakit durmuş gibiydi. Payitaht, baharın son günlerini yaşasa da sarayın koridorlarında yükselen ağır bir bekleyişin sıcaklığı vardı. Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han, ordusunun başında Doğu seferinin hazırlıklarıyla meşguldü; fakat fikri, zihni ve kalbi payitahttaki o mukaddes odada kilitli kalmıştı.
Sarayın mermer sütunları arasında fısıltılar dalga dalga yayılıyordu. Ebeler, cariye ağaları, kalfa kadınlar telaşlı adımlarla İkbal Dairesi’ne koşturuyordu. Duvarlara sinen buhur kokusu, altın kakmalı şamdanların titrek aleviyle birleşiyor; her bir kıvılcım, doğacak çocuğun kaderini çiziyordu. Dairenin kapısında bekleyen Hürrem Sultan’ın gözlerinde ise hem büyük bir sancının gölgesi hem de cihanı titresin diye büyüteceği bir evladın gururu okunuyordu.
Ve nihayet, sarayın derin akislerinde çınlayan o ilk ağlama sesi...
Gök kubbeyi yarıp geçen bir müjde gibi çökertti poyrazın sesini. Harem-i Hümayun’un başebesi, ipek kumaşlara sarılı çocuğu kucağına aldığında saray halkı nefesini tuttu. Bu çocuk; tenden, kemikten ibaret bir bebek değil; koskoca bir imparatorluğun yarını, kılıçların kabzasında yeşerecek bir takdir-i ilahiydi. Şehzade doğmuştu.
Haber, atlı ulaklar vasıtasıyla derhal Doğu’ya, cihanın hakimi Süleyman Han’a uçuruldu. O gün İstanbul’da zaman yeniden tanzim edildi. Yedi tepeli şehrin her bir köşesinde toplar atıldı, Şirke'den Kızkulesi'ne kadar Boğaz’ın suları gümleyen barut kokusuyla sarsıldı. Günlerce sürecek şenliklerin ateşi yakıldı; halk meydanlara döküldü, şerbetler akıtıldı, koyunlar kurban edildi.
Bebek, altın işlemeli beşiğine yatırıldığında, sarayın en ihtiyar alimi duaya durdu. Çocuğun sağ kulağına ezan-ı Muhammedi, sol kulağına kamet okundu. Ardından, cihanı titreten o heybetli dedesinin ismi fısıldandı kundağa:
"Senin adın Selim... Senin adın Selim... Senin adın Selim..."
Yavuz Sultan Selim’in adı, minik şehzadenin kaderine bir mühür gibi basılmıştı. O an, beşiğin üzerinde parıldayan altın sırmalı örtüler kadar parlak, ama bir o kadar da çetin bir geleceğin kapısı aralandı. Sarı saçları ve derin bakışlarıyla dünyaya gözlerini açan bu şehzade; ağabeylerinin gölgesinde büyüyüp, taht kavgalarının kanlı fırtınalarından geçerek gün gelip cihanın başına geçeceğinden henüz habersizdi.
Selim sarayın ihtişamlı ama bir o kadar da tehlikeli şefkati içinde ilk uykusuna daldığında, İstanbul surlarının ötesinde tarih, onun adını altın harflerle yazmak için ilk mürekkebini damlatmıştı...
