"Arın."
Genç adamın dudaklarından ismi bir mühür gibi dökülürken, 1990 yapımı olmasına rağmen tarihi kampüsün
ruhunu taşıyan binanın kemerli pencerelerinden süzülen eylül sabahının ilk ışıkları, sınıfın yüksek tavanında
asılı kalıyordu. Boğaz'ın kendisi görünmese de pencerelerden içeri dolan çam ağaçlarının kokusu ve taş
yolların üzerindeki sabah sisi, IB felsefesinin tartışmacı ruhuna uygun olarak gruplar halinde dizilmiş
masaların arasında sessizce geziniyordu. Saat henüz 08:15'ti; sınıfın bir köşesinde osiloskoplar ve optik
düzenekleri ilk dersin ağırlığıyla bekleşirken, duvarın bir yanındaki modern akıllı tahta ile diğer yanındaki
geleneksel kara tahta, Profesör Richter’in hem disiplinli hem de kaotik öğretim tarzının birer kanıtı gibi
duruyordu.
Arın, üç yaşından beri suyla hemhal olmanın verdiği o atletik ve 1.97’lik heybetli fiziğiyle en arka köşedeki
yerinden ayağa kalktığında, üzerindeki koyu gri balıkçı yaka kazağı ve bileğindeki siyah kordonlu saatiyle
sadece bir öğrenci değil, adeta usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış bir figür gibi sınıftaki tüm bakışları
üzerine çekmişti. Keskin çene hattını çevreleyen bembeyaz teni, hafif çekik açık mavi gözleri ve koyu
kahvenin en açık tonundaki saçlarıyla birleşince, Robert Kolej’deki iki yılında neden hem başarısı hem de dış
görünüşüyle efsaneleştiği bir kez daha anlaşılıyordu. Ülkenin en varlıklı ailelerinden birine mensup olmasına
rağmen kibarlığından ve mütevazılığından asla ödün vermeyen bu genç adam, ince ama biçimli dudaklarının
arasından dökülecek kelimeleri seçerken tamamen o günkü hedeflerine odaklanmış durumdaydı.
Karşısında ise altmışlarının sonunda, kuzeyli genlerinin bir mirası olarak elmacık kemikleri al al parlayan,
kemik çerçeveli gözlüklerinin ardındaki minicik mavi gözleriyle öğrencisinin kapasitesini tartmaya çalışan
Klaus Richter duruyordu. Renk uyumundan bihaber olduğu her halinden belli olan sarı alt tonlu ceketi, koyu
renk gömleği ve tuhaf kravatıyla tipik bir Alman bilim insanı arogantlığı sergileyen Herr Richter, süpürge
çalısını andıran bıyıklarının altındaki o tok ve Alman aksanıyla harmanlanmış İngilizcesiyle sorusunu
yinelemişti: "Dersimi neden alıyorsunuz, Arın?"
Arın, bu sorunun geleceğini bildiği için hiç tereddüt etmeden, sınıftaki diğer on dört öğrencinin meraklı
bakışları altında o akıcı ve güven veren sesiyle cevap verdi:
“Mühendis olmak istiyorum Herr Richter; mühendislik idealime giden yolda doğa bilimlerini ve bu bilimlerin
evrensel dili olan matematiği sadece öğrenmek değil, iliklerime kadar özümsemek niyetindeyim. Sizin engin
tecrübeniz ve akademik katkılarınızla fiziğin derinliklerini kavrayabileceğime olan inancım tam olduğu için bu
dersi seçtim; değerli katkılarınız için şimdiden teşekkürlerimi sunarım.”
Cevabı bitirdiğinde sınıfta kısa bir sessizlik oldu; bazı kız öğrenciler hayranlıkla gülümserken, bir yandan
uyanmaya çalışan diğer öğrenciler bile Arın’ın bu kendinden emin ve saygılı duruşu karşısında dikkatlerini
telefonlarından veya kahve bardaklarından çekip ona çevirmişlerdi. Richter, gözlüklerini orta parmağıyla
köprüsünden yukarı doğru iterek karşısındaki bu kapasiteli gencin gözlerinin içine baktı; aradığı cevabı
bulmuş gibiydi.
Arın’ın cevabının ardından Richter, adeta kendi iç dünyasındaki fizik yasalarıyla dans edercesine derse
başladı; o, Alman disiplinini Robert Kolej’in özgürlükçü atmosferine entegre etmeye çalışan, ancak öğretme
yetisi Arın ve arkadaşları tarafından pedagojik açıdan tartışmalı bulunan idealist bir bilim insanıydı.
Laboratuvar malzemeleriyle dolu köşede, osiloskopların ve optik düzeneklerin arasında dersi anlatırken
kendinden geçen profesör, öğrencilerin kavrayıp kavramadığından ziyade bilimin mutlak doğrularına
odaklanıyordu.
Dersin bitişini simgeleyen zil çaldığında Arın, titiz bir disiplinle masasını çoktan toplamış, bir sonraki dersi
olan Türkçe için kitabını eline almıştı. "Türkçe," diye mırıldandı kendi kendine; zihni, kampüsün taş
yollarındaki en hızlı rotayı saniyeler içinde hesaplarken beş dakika sonra başlayacak olan ders için çoktan
yola koyulmuştu. Hedefinden şaşmayan adımlarla Türkçe sınıfına ulaştı; bu dersi sırasıyla zihinsel bir
maratona dönüşen Ekonomi ve ardından gelen İngilizce SL takip ediyordu. Arın, günün her anını bir plandahilinde yaşayan o keskin odaklanmasıyla, tüm derslerde kalemini kağıdından ayırmadan en ince ayrıntıları
not ederek günün ilk yarısını tamamladı.
Nihayet saat 12:30’u gösterdiğinde, kampüsün kalbinde yer alan Karamancı Öğrenci Merkezi’nin kapıları
öğle arası için açıldı. Dışarıdan bakıldığında taş binaların arasına mütevazı bir şekilde sıkışmış gibi görünen,
ancak içeri girildiğinde yüksek camları ve ferah yapısıyla beklenmedik bir genişlik sunan bu merkez, her
zamanki kaosuyla Arın’ı karşıladı. Girişteki sandviç, sıcak yemek ve taze meyve tezgahlarının önünde
uzanan o bitmek bilmeyen kuyruk, tezgah arkasındaki tanıdık yüzlerin rutin hareketleri ve havada asılı kalan
taze ekmek, kahve ve yemek yağı kokusu, kampüs yaşamının o kendine has karmaşasını yansıtıyordu.
İçerideki uzun tahta masalar, kimsenin yüksek sesle dile getirmediği ama herkesin uyduğu hiyerarşik bir
oturma düzenine sahipti; köşeler köklü arkadaş grupları tarafından parsellenmiş, pencere kenarları fısıldaşan
çiftlere bırakılmış, orta masalar ise her kesimden öğrenciye açılmıştı. Arın, bir yemekten ziyade disiplinli bir
yakıt ikmalini andıran tepsisiyle —bolca ıspanak salatası, haşlanmış yumurta ve bir avuç badem— kendine
yer buldu. Kulağında dünyadan kopmasını sağlayan klasik müziğin tınıları, masasında ise ekonomi
dünyasının temel taşı Mankiw ve yanından ayırmadığı siyah defteri vardı. Sol bileğindeki siyah kordonlu
saati her zamanki gibi yerli yerindeydi; o, bu kalabalığın ortasında bile kendi sessiz ve planlı dünyasında,
günün geri kalanı için zihnini tazelemeye odaklanmıştı.
Yemeğini yerken satır aralarında kaybolmak, okuduklarının zihnine en berrak haliyle kazınmasını sağlıyordu;
Arın, günün keşmekeşinde kendine ayırdığı bu nadir ve kıymetli anların tadını çıkarıyordu. Hiçbir zaman çok
konuşan, kelimeleri israf eden biri olmamıştı; zaten onun dünyasında aslolan gürültü değil, neticeydi. Isaac
Newton’un o meşhur "Hakikat, şatafatlı laflarda değil, her zaman sadelikte bulunur," düsturunu sessizce
içselleştirmişti. Yemeği bittiğinde tepsisini her zamanki titizliğiyle yerine bıraktı, çantasını ve Mankiw’i
koltuğunun altına sıkıştırıp Matematik AA dersinin yolunu tuttu.
Henüz koridorun başında, aynı dersi paylaştığı Tamer ile karşılaştı. Tamer, daha selam vermeye bile
yeltenmeden, "Okulun sessiz prensi, bakıyorum yine erkencisin; dersin başlamasına daha on beş dakika var,
gel bir kahve alalım," diyerek Arın’ın temposuna ayak uydurdu. Arın, yüzünde beliren yarım bir gülüşle,
"Gören de ağzımı bıçak açmıyor sanacak Tamer," dedi ve ekledi: "Nasılsın? Nasıl geçti tatil?"
Tamer bu pası bekliyormuşçasına, "Yaz uzundu be dostum, ama seninki de tatilde Bodrum’daydı diye
duydum. Asrın’dan bahsediyorum; ulan bir insan ikizine hiç mi benzemez? Seni bir kere bile göremedim
oralarda," diye devam etti. Arın, ailesinin o ışıltılı sosyal dünyasını ve ikiziyle olan tezatlığını geçiştirmek
adına, "Vakit yoktu ki, biliyorsun staj falan derken yaz bitti. Hem bak fena da olmadı, ekonomiyi biraz önden
hallettim... Hoş, sen ekonomi almıyordun değil mi? Neyse, kahveni nasıl istersin?" diyerek konuyu çoktan
önünde durdukları kahve otomatına getirdi.
"Şekerli olsun," dedi Tamer, hala şaşkınlığını gizleyemeyerek. "Ama harbi diyorum, görünüş olarak da
alakanız yok. Onun gözleri elaydı sanki... Bak, hafta sonu Tantum’da parti varmış, Asrın kesin geliyor; sen de
damlar mısın?"
Arın, makineden dökülen sıcak bardağı Tamer’e uzatırken kararlı bir tavırla, "Yok, gelemem; cumartesi
sabahı antrenman var. Asrın hem kendi hem de benim yerime eğlenerek kontenjanı fazlasıyla doldurur,"
dedi. Kendine ise o günün geri kalanındaki yoğun matematik formülleriyle başa çıkmasını sağlayacak, en
sertinden, simsiyah bir americano almıştı.
Tamer’in ısrarcı bakışları altında kahvesini yudumlayan Arın, hafta sonu havuzun o serin sessizliğinde
atacağı kulaçların huzurunu şimdiden hayal ediyordu.
Günün son dersi olan tarihin ağır ve tozlu havası dağıldığında, Arın sonunda üzerindeki o görünmez
baskıdan sıyrılıp ruhunu teslim edeceği tek yere; suya kavuşabilmişti. Robert Kolej Yüzme Havuzu,
kampüsün ihtişamlı taş binalarının yanında daha sade ve modern bir sığınak gibi duruyordu. Kapıdan içeri
adımını attığı an, o keskin ve derin klor kokusu ciğerlerine doldu. Pek çokları için rahatsız edici olan bu koku,
Arın için mutlak eşitliğin ve arınmanın kokusuydu. Burada statüler, zenginlikler veya akademik başarılar
yoktu; sadece su, insan ve saniyeler vardı.
25 metrelik altı kulvarlı havuzun berrak yüzeyi, tavan spotlarının soğuk beyaz ışığıyla binlerce parçaya
bölünüyor, suyun dibindeki siyah çizgiler birer yol gösterici gibi net bir şekilde uzanıyordu. Başlangıç
bloklarının o soğuk metal yüzeyi ayak tabanına değdiğinde Arın, artık derslikteki o "sessiz prens" değildi.Üzerinde lacivert, vücuduna tamamen oturan profesyonel bir yarış mayosu vardı; kumaşın dokusu suyun
direncini kırmak için tasarlanmış ikinci bir deri gibiydi. Gözlüğünü takıp bonesini düzelttiğinde, suyun
kenarında yükselen bir heykel gibi duruyordu.
Soyunma odasından gelen seslerle o meşhur sessizlik bozuldu. Takım ikinci kaptanı Kaan Doğan, her
zamanki gürültülü neşesiyle içeri girdi. Geniş omuzları ve o sağlam duruşuyla takımın neşesiydi. Arkasından
sakin adımlarla Mert Aydın ve heyecanını saklamaya çalışan en genç üye Berk Şahin geliyordu. Alp Korkmaz
ise her zamanki ölçülü tavrıyla kulvarına doğru ilerlerken, Serhan Güneş yine bir şeyler anlatarak sınıfın
sessizliğini dağıtıyordu.
Kaan, Arın’ın omuzuna hafifçe vurarak takıldı: “Yine mi bizden önce geldin Arın? Bu hırsla havuzdaki suyu
buharlaştıracaksın bir gün. Beyler, bakın, örnek alın; adamın stajı var, ekonomisi var ama suyu bizden çok
seviyor.”
Arın, gözlüğünü alnına kaldırıp hafifçe gülümsedi. “Su yalan söylemez Kaan. Sadece onunla konuşmak daha
kolay geliyor.”
Mert Aydın, bir köşede sessizce oturmuş onları dinlerken Arın’ın bu cümlesini zihnine kaydetti; cevap
vermedi ama anladığını belli edercesine başını hafifçe eğdi. Takımın en genci Berk ise Arın’ın mayosunun
duruşundan, başlangıç bloğundaki pozisyonuna kadar her hareketini büyülenmiş gibi izliyordu.
Serhan Güneş, elindeki pahalı sporcu içeceğini sallayarak araya girdi: “Abi bırakın felsefeyi de, hafta sonu
Tantum’daki partiyi duydun mu Arın? Asrın listeyi yapmış bile. Senin adını da en başa yazmış, ‘o gelmezse
ben de yokum’ demiş ama biliyoruz tabii, sen yine burada kulaç atacaksın.”
Arın, Serhan’ın bu sevimli şımarıklığına hiç kızmadan, her zamanki mütevazı tavrıyla yanıtladı: “Asrın her
zamanki gibi abartıyor Serhan. Benim partim burası, biliyorsun. Cumartesi sabahı derece geliştirmem lazım.”
Alp Korkmaz, kulvarın başında esneme hareketleri yaparken Arın’a bir bakış attı. İçindeki rekabet ateşini
teknik bir sessizlikle gizleyerek, “Bugün 400 karışık mı giriyoruz kaptan?” diye sordu Kaan’a.
Kaan, ıslığını çaldı ve sesini tüm salona duyurdu: “Evet beyler! Arın ve Alp birinci kulvarda. Serhan, çeneni
kapat da suyun tadına bak biraz. Mert, tempoyu sen tutuyorsun. Berk, Arın’ın dönüşlerini izle, ondan
öğreneceğin çok şey var. Hadi, dökülün suya!”
Arın, başlangıç bloğunun o soğuk metaline parmak uçlarını kenetlediğinde dış dünyadaki her şey —ekonomi
dersleri, Richter’in aksanı, ailesinin beklentileri ve ikizinin gürültülü dünyası— havuzun kapısının dışında
kaldı. O an sadece derin bir nefes ve suyun altına dalacağı o muazzam sessizlik vardı. Kendini boşluğa
bıraktığı an, Arın sonunda tamdı.
Arın durmuyor, sanki suyun içinde değil de kendi iradesinin sınırlarında koşuyordu. Takımın geri kalanı
kollarındaki derman tükenip tempoyu düşürdüğünde bile o, her kulacı bir öncekinden daha keskin, daha
hırslı atıyordu. Kendini fiziksel bir yıkımın eşiğine getirmek, o eşikte durup aşağıya bakmak Arın için hayatta
en iyi bildiği disiplindi.
Havuzun kenarına tutunup sudan ilk çıkan o oldu. Sudan çıktığı an yerçekimi tüm ağırlığıyla omuzlarına
bindi; bacakları kontrolsüzce titriyor, kulaklarında kanın pompalandığı o ritmik uğultu yankılanıyordu.
Gözlerinin önü yoğun klor ve yorgunluktan bulanıklaşmış, beyaz bir sis perdesinin arkasında kalmıştı. Kalbi,
göğüs kafesini içeriden zorlayan vahşi bir kuş gibi çırpınırken, Arın yüzündeki o sarsılmaz sakinliği bozmadı.
Derin, kesik nefeslerini ustalıkla gizleyerek havlusunu omuzlarına attı. Vücudu aniden soğuyan havayla
ürperirken, hala suyun içinde nefes nefese olan arkadaşlarına döndü ve o tok sesiyle seslendi:
“Hadi takım, daha hızlı! Su soğumadan bitirin şu seti.”
Onu hemen ardından, yüzünde hem bir hayranlık hem de belirgin bir memnuniyetsizlikle havuzdan çıkan Alp
takip etti. Islak saçlarını geriye atıp Arın’ın o dik duruşuna baktı. “Balık mısın oğlum sen? İnsan bünyesi bu,
bir yerde durur,” dedi soluklanarak.
Arın, nefesini tamamen kontrol altına alıp nabzını dindirdiğinde, dudaklarında nadir görülen o muzip kıvrılma
belirdi. “Hayır Alp, balık değilim. Sadece senden daha iyi yüzüyorum.”Alp bu net ve özgüvenli cevaba engel olamadığı bir kahkahayla karşılık verdi. Arın’ın bu dürüstlüğü, kibirle
değil tamamen gerçekle harmanlanmış bir mütevazılık taşıyordu. “Pekala, madem öyle... Biraz dinlenelim,
sonra seninle bir rövanş istiyorum,” diyerek diğerlerine döndü Alp. “Takım, ne dersiniz? Kaptanı suya gömer
miyim sizce bu sefer?”
Mert, suyun içinde asılı kalmış, kollarını kulvar çizgisine yaslamış bir halde bitkince başını salladı. “Ya yeter,
sabahtan beri kulaç atmaktan balığa döndük zaten. Yarın yaparsınız şu yarışı, bugünlük bu kadar pestilimiz
çıktığı yetsin.”
Arın, Alp’in içindeki o rekabetçi ateşi ve arkadaşlık hukukunu bildiği için teklifi geri çevirmedi. Havlusunu biraz
daha sıkı sarıp arkadaşına meydan okuyan bir bakış attı. “Tamam Alp, anlaştık. Ama bir şartla; elli metrede
kaybedersen, yarın sabah kahvemi Tamer’le sınıfa gönderirsin. En sertinden bir Americano, borcun olsun.
Kabul müsün?”
Alp, Arın’ın uzattığı bu hayali eli sıkar gibi havada bir hareket yaptı. “Kabul Arın. Ama kaybedersen, o meşhur
sessizliğini bir kenara bırakıp hafta sonu bizimle takılacaksın, ona göre!”
Mert’in düdüğü havuzun yüksek tavanında yankılandığı an, Arın ve Alp aynı salise içinde suyun pürüzsüz
yüzeyini parçalayarak derinliğe daldılar. Arın için yan kulvarda ne olup bittiğinin, Alp’in ne kadar yaklaştığının
bir önemi yoktu; onun tek rakibi, suyun direnci ve kendi kronometresiydi. Kulaçları suyu adeta bir makine
intizamıyla dövüyor, her itişte vücudunu daha büyük bir ivmeyle ileri fırlatıyordu. Zihni boşalmış, tek bir
hedefe kilitlenmişti: O son kulaç.
Arın, parmak uçlarını havuzun beton duvarına sertçe çarptığında, kronometre o amansız hızını kanıtlamıştı.
Alp henüz yolun yarısını yeni geçmiş, suyun içinde Arın’ın bıraktığı türbülansla boğuşuyordu. Arın, suyun
yüzeyine çıkıp derin bir nefes aldı ve henüz parkurunu tamamlayamayan arkadaşının daha fazla
hırpalanmaması için havuzun kenarından seslendi:
“Sert bir Americano, Alp! Matematik AA dersinden önce dumanı üstünde masamda istiyorum. Hadi takım,
ben kaçar; Kemal Bey gelmiş beni bekliyordur. Alırsınız bu balığı havuzdan!”
Alp, pes etmiş bir halde kulvar çizgisine tutunup gülerken, Arın çoktan havuzun nemli atmosferini geride
bırakmıştı. Soyunma odasında, antrenmanın yorgunluğunu hissettirmeyen bir çabuklukla hareket etti. Üç
yaşından beri alışık olduğu o disiplinle, üzerine bembeyaz, jilet gibi bir gömlek geçirdi. Altına çektiği siyah
kumaş pantolonu ve bileğindeki siyah kordonlu saatiyle, az önceki "su adamı" kimliğinden sıyrılıp yeniden o
mesafeli ama asil Arın’a dönüştü.
Islak saçlarını hızlıca geriye yatırıp çantasını omzuna attı ve koca adımlarla okulun çıkışına yöneldi.
Kampüsün tarihi taş yollarını adımlarken, okulun kapısında onu bekleyen simsiyah, vakur bir SUV’nin kapısı
açıldı. Kemal Bey, Arın’ın kapısını her zamanki nezaketiyle tutarken, Arın aracın deri koltuğuna gömüldüğü
an İstanbul’un gürültüsü ve okulun yoğun temposu, zırhlı camların ardında sessiz bir filme dönüştü.
Güzergâh belliydi; okul bitmiş, günün ikinci mesaisi —ailevi sorumluluklar ve o bitmek bilmeyen asalet—
başlamıştı.
Arnavutköy’ün dolambaçlı yollarından Maslak’ın metalik soğukluğuna doğru süzülürken, Kemal Bey dikiz
aynasından Arın’a kısa bir bakış fırlattı. “Arın Bey, antrenman sonrası için ara öğününüzü de getirdim; hemen
yanınızdaki bölmede, yeşil elma dilimleri ve çiğ badem var. Kan şekeriniz düşmesin,” dedi babacan bir
tavırla.
Arın, “Teşekkür ederim Kemal Bey,” diyerek bölmeye uzandı. Ancak daha paketi açmadan, alışkanlık haline
gelmiş bir refleksle laptopunu açtı. Gelen kutusundaki en üstte duran o ismi gördüğünde, içindeki o spor
sonrası huzur bir anda tuzla buz oldu. Babası Aslan Erkahya’dan gelen mail, sadece bir iş metni değil; Arın’ın
boğazına düğümlenen, Arnavutköy-Maslak hattını ona dar edecek bir infaz hükmü gibiydi.
Arın’ın gözleri satırların üzerinde gezerken, her kelime bir kırbaç gibi zihnine iniyordu:
Gönderen: Aslan Erkahya aslan.erkahya@er-sa.com.tr
Konu: Rapor Standartları ve Beklentiler HakkındaArın,
Bu seviyede tekrar tekrar aynı noktaya gelmek zorunda kalmamız kabul edilebilir değil.
Gönderdiğin raporlar teknik olarak hatasız olabilir, ancak bu iş sadece “hata yapmamak” değil. Bu şirketin
ihtiyacı olan şey, kusursuzlukla birlikte hız, öngörü ve beni bir sonraki soruya ihtiyaç duymayacak noktaya
getiren bir netliktir. Şu an elime gelen çıktı, doğru ama yetersiz. Bu farkı görmeni bekliyorum.
Her detayı doğru yapıyor olman, büyük resmi eksiksiz sunduğun anlamına gelmiyor. Raporların; karar
aldıran, riskleri açık eden ve alternatifleri net biçimde ortaya koyan bir seviyede olmalı. Ben senden veri
değil, yön bekliyorum.
Ayrıca zamanlama konusunda da aynı şekilde daha agresif bir yaklaşım görmek istiyorum. “Zamanında”
teslim, bu rol için yeterli bir performans göstergesi değil. Beklentim, kritik bilgiyi ben sormadan önce önüme
koyman.
Bu işi doğru yapabilecek kapasiten olduğunu biliyorum. Ancak mevcut çıktı, bu kapasitenin altında kalıyor.
Bundan sonra göndereceğin her raporda:
• Karar önerisi olacak
• Riskler açıkça yazılacak
• Alternatif senaryolar net sunulacak
• Ek açıklama gerektirmeyecek kadar tamamlanmış olacak
Aksi halde yapılan iş teknik olarak doğru olsa bile benim açımdan tamamlanmış sayılmayacak. Bir sonraki
raporda bu farkı net şekilde görmek istiyorum.
Aslan ErkahyaCEO | Er-Sa Holding
T: +90 (212) 345 00 00 (Dahili: 1001) M: +90 (532) 498 27 46 A: Büyükdere Caddesi, No: 197, Er-Sa Tower,
Kat: 42, Maslak / İstanbul W:www.er-sa.com.tr
Bu e-posta ve ekleri gizli bilgiler içerebilir. Lütfen yetkiniz yoksa paylaşmayınız.
Arın bir an duraksadı, ekranın soğuk ışığı yüzünde donup kalmıştı. “Haklı,” dedi kendi kendine, sesi aracın
içindeki sessizlikte yankılandı. Dün gece geç saatlere kadar uğraştığı finans raporlarını tekrar açtı; sayılar
oradaydı, veri ağaçları milimetrik bir düzenle yerleştirilmişti, her şey teknik olarak kusursuzdu. Ama babasının
istediği o "yön" neresiydi? Alternatif senaryolar, risk haritaları... Zihni, Arnavutköy’ün virajlı yollarında raporun
her bir hücresini yeniden inşa etmeye çalışırken matarasından buz gibi bir yudum su aldı.
Kemal Bey, dikiz aynasından gördüğü bu gergin profili yılların tecrübesiyle okuyordu. Arın’ın omuzlarının
çöküşü, kaşlarının arasındaki o derin çizgi... “Ne o Arın Bey? Kötü bir şey yoktur inşallah,” dedi, sesi her
zamanki gibi yatıştırıcıydı.
Arın, gözlerini ekrandan ayırıp cevap vermek için başını kaldırdığında, Kemal Bey’in yüzünde babacan bir
gülümseme gördü. “Gözlüğünüzü bile takmamışsınız Arın Bey,” dedi Kemal Bey, hafifçe kıkırdayarak. “Eğer
o gözlük kılıfından çıkmadıysa ama siz ekrana böyle hırsla bakıyorsanız, belli ki Aslan Bey’den bir mail
gelmiş.”
Arın’ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. “Evet Kemal Bey. Okul açıldı diye ‘performansım’ biraz düştü
herhalde, yetişemedim hızına. Babam da her zamanki gibi infaz emrimi vermiş.”
Kemal Bey, önündeki trafiği profesyonel bir manevrayla geçerken başını iki yana salladı. “Aslan Bey kıyamaz
size, sadece o çıtayı her zaman bulutların üzerine koyar. Ama siz önce şu gözlüğünüzü bir takın. Gençsiniz
Arın Bey, o güzelim gözler size daha çok lazım olacak. Hem okurken öyle gözlerinizi kısıyorsunuz ki,
maazallah erken yaşta buruş buruş olacaksınız, sonra mankenlik kariyeriniz başlamadan biter.”Arın, Kemal Bey’in bu espirisiyle hafifçe güldü. Çantasının yan gözünden o zarif, ince çerçeveli gözlüğünü
çıkarırken içinden, “Acaba beni Asrın’la mı karıştırdı?” diye düşünmeden edemedi. Asrın olsa bu maili okur
okumaz telefonu fırlatır, Kemal Bey’e de en yakın eğlence mekanının adresini verirdi. Ama Arın farklıydı.
Gözlüğü burnunun üzerine yerleştirdiği an dünya netleşti. Kemal Bey’in o samimi sözleri, midesinde
babasının yarattığı o soğuk korku kasırgasını bir nebze olsun dindirmişti. Omuzlarındaki yük hala oradaydı
ama şimdi önündeki veriye sadece "hata yapmayan bir öğrenci" gibi değil, babasının karşısında rüştünü ispat
edecek bir "yönetici" gibi bakmaya hazırdı. Maslak’ın gri plazaları ufukta belirdiğinde, Arın’ın parmakları
klavyenin üzerinde bu kez çok daha kararlı bir tempoyla dans etmeye başladı.
Arın, Er-Sa Tower’ın o devasa cam cephesinin önünde durduğunda, binanın heybeti sanki omuzlarına binen
yükü bir kat daha ağırlaştırdı. Maslak’ın göğü delen bu çelik ve cam abidesi, sadece bir iş merkezi değil;
Erkahya ve Salman ailelerinin seksen yıllık mirasının, hırslarının ve zaferlerinin cisimleşmiş haliydi. 1942’de
atılan o ilk temelden, dedesi Bora’nın Salman hisselerini toplayıp gücü tek elde birleştirmesine kadar uzanan
o devasa tarih, şimdi Arın’ın önünde on iki metrelik granit bir hol olarak uzanıyordu.
İçerideki o "miras" kokusu, Arın’ın genlerine işlenmişti. 18. kata çıkan asansöre bindiğinde, içindeki hayranlık
duygusu her zamanki gibi korkusunun önüne geçti. Babası Aslan Erkahya, bu imparatorluğu dişiyle tırnağıyla
küresel bir dev haline getirmişti. Arın için o, sadece bir CEO değil, her zaman örnek aldığı, her sözünü kanun
bellediği bir idoldü.
Tam asansör kapıları kapanırken telefonunun ekranı ardı ardına gelen mesajlarla aydınlandı. Gelenler,
ailenin şefkatli kalbi Alkım’dandı.
Alkım: "Akşama kesin aç geliyorsunuz değil mi Arın Bey? En sevdiklerini yaptırdım..."
Alkım: "Bugün kaç kahve içtin bilmiyorum ama annelik içgüdülerim 'yeterince' diyor... Sakın daha fazla içme."
Alkım: "Bak cevap vermezsen babana soracağım, o bilir senin ne içtiğini!"
Arın, asansörün aynasından yorgun gözlerine bakıp hafifçe gülümsedi ve hızlıca cevapladı:
Arın: "Canım annem, sanırım bugün akşam yemeğinde yokum. Merak etme, söz veriyorum daha kahve
içmeyeceğim."
Alkım: "Neden yokmuşsun? Bir şey mi oldu, canın mı sıkkın?"
Arın: "Birkaç sorun var raporlarla ilgili anne, düzeltmem zaman alacak. Babama mahcup olmak istemiyorum."
Alkım: "Seni bekleyeceğim. Ne kadar geç olursa olsun o sofra kurulacak. Öptüm."
Arın mesaja sadece bir kalp emojisi bıraktı ve asansörden inip odasına geçti. Masasına oturduğu andan
itibaren dünya ile bağını kesti; laptopunu açtı, babasının mailindeki "alternatif senaryoları" zihninde
kurgulamaya başladı. Dakikalar, veriler ve grafikler arasında hızla erirken odanın kapısı, vurulmaya gerek
duyulmadan, kendine has o otoriter ağırlıkla açıldı.
Aslan Erkahya, tüm heybetiyle içeri girdi. Üzerindeki İtalyan kesim takım elbisesi ve o delip geçen mavi
gözleriyle odadaki havayı bir anda değiştirdi. Arın, babasını görür görmez büyük bir saygıyla ayağa kalktı.
Kalbi hızla çarpsa da sesini en dingin haline getirdi.
Aslan, masanın üzerindeki laptopa kısa bir bakış fırlatıp masanın önünde durdu. Sesi, her zamanki gibi tok
ve hataya yer bırakmayan cinstendi:
"Mailimi aldın Arın. Maslak trafiği zihnini açmıştır umarım. Raporun revizesi ne durumda?"
Arın, başını hafifçe öne eğerek, hayranlık duyduğu o adama en içten bağlılığıyla cevap verdi:"Haklıydınız efendim, teknik olarak doğru olsa da vizyon olarak eksikti. Mailinizdeki tüm maddeleri dikkate
alarak yeniden yapılandırıyorum. Alternatif risk analizlerini ve üç farklı pazar senaryosunu ekliyorum. Sizi
hayal kırıklığına uğratmayacak bir netliğe kavuşturacağım."
Aslan, oğlunun bu teslimiyetçi ama azimli tavrını buzdan duvarlarının arkasından izledi. Tek bir kası bile
oynamadı ama gözlerinde çok kısa bir an, Arın’ın fark edemeyeceği kadar küçük bir onay parıltısı geçti.
"Otuz dakikan var Arın. O rapor masama geldiğinde, bana sadece rakamları değil, Er-Sa’nın önümüzdeki on
yılını anlatıyor olmalısın. Bekliyorum."
"Nasıl isterseniz efendim," dedi Arın, babası odadan çıkarken. Kapı kapandığında Arın derin bir nefes alıp
tekrar bilgisayarına gömüldü. Babasının bu sertliği, onun için bir ceza değil, zirveye giden yolun en kıymetli
dersiydi.
Arın, raporun en kritik risk analizi kısmında satırları birbirine bağlamaya çalışırken kapı yine o kendine has,
tartışmaya kapalı sertlikle açıldı. Aslan Erkahya, eşikte bir heykel gibi duruyordu. “Evde devam edeceksin,”
dedi, sesi odanın her köşesine bir emir gibi yayıldı. “Annen yemeğe bekliyor. On dakika içinde otoparkta ol.”
Babasının sözü biter bitmez Arın, tek kelime etmeden dosyayı kaydetti. Zihni hâlâ verilerle dolu olsa da
bedeni bu mutlak otoriteye itaat etmek üzere programlanmış gibiydi. Sadece dört dakika sonra otoparktaki
yerini almıştı; babasından bile hızlıydı. Ancak beklerken kendi iç sesi, babasının sesinden daha acımasız bir
tona büründü. “Erken geldiğin için de kızar mı acaba? Kalan altı dakikada son bir senaryoyu daha
bitirebilirdin. Aptalsın Arın,” diye mırıldandı kendi kendine.
Aslan Erkahya otoparka indiğinde, Arın sessizce onun peşine takıldı ve mat siyah Mercedes-Benz S63 AMG
Coupe’nin o ağır, vakur kapısını açıp bindi. Maslak’tan Polonezköy’ün ağaçlıklı, karanlık yollarına doğru
süzülürken aracın içindeki sessizlik, Arın’ın göğsünü bir mengene gibi sıkıştırıyordu.
Sessizliği yine babasının tok sesi böldü: “Kahve içmedin değil mi?”
Arın, annesine verdiği sözü ve babasının bu konudaki keskin hassasiyetini anımsayarak başını hafifçe iki
yana salladı. “Hayır baba. İçmedim.”
Aslan, gözlerini yoldan bir saniye bile ayırmadan, direksiyonu tutan parmaklarını hafifçe sıkarak tekrar
konuştu: “Okul müdürün aradı bugün. Döneme hızlı başlamışsın. Bu tempoyu holdingle birlikte götürebilecek
misin?”
Arın yutkundu. İçinden, “Dersler, profesyonel yüzme antrenmanları ve holding... Bunlar için aynı anda üç
farklı insana ihtiyaç var,” diye geçirdi. Ama babasını mutlu etmek, o aşılmaz buzdan duvarlarda küçük bir
çatlak açmak için gerekirse o üç kişi olmayı bile göze alacaktı. Sesindeki tüm titremeyi bastırarak, “Evet
baba. Sorun değil, götürebilirim,” dedi; cevaplarını babasının sevdiği o net ve kısa tonda tutmaya özen
göstererek.
Ancak Aslan’ın son cümlesi, arabanın içindeki havayı tamamen dondurdu:
“Bugün sofrada çok sesin çıkmasın Arın. Raporlar konusunda sabrımı yeterince tükettin zaten.”
Arın bu kez yutkunamadı bile. Boğazında biriken o ağır yumruyla, Polonezköy’ün karanlık ağaçlarının aracın
camından birer gölge gibi geçişini izledi. Babasının hayranlık duyduğu heybeti, bu akşam onun için aşılması
imkansız, karanlık bir kale duvarına dönüşmüştü.
Malikaneye vardıklarında Aslan, Mercedes’in motorunu çakıllı yolda tok bir sesle susturdu. Arın, emniyet kemerini bir
an önce bu gergin atmosferden kurtulmak istercesine çözüp arabadan hızla indi. Ancak ne kadar acele ederse etsin,
babasının bir adım önüne geçmemeye, o görünmez sınırları ihlal etmemeye özen göstererek malikanenin kapısına kadar
ona eşlik etti.
İçeri girdiklerinde, giriş holünde onları kollarını kavuşturmuş, sitemkar bir ifadeyle bekleyen Alkım karşıladı. “Saat
sekiz oldu, neredesiniz siz?” diye sordu, sesi evdeki o soğuk otoriteyi bir nebze olsun yumuşatıyordu. Arın, annesinin
bu haklı sitemine ne cevap vereceğini bilemeden duraksarken, az önce arabada fırtınalar estiren Aslan, eşine doğru
dönüp yüzüne en sıcak gülümsemesini yerleştirdi.“Bir kot pantolon, bir kazak... Bu kadar mı yakışır benim güzeller güzeli karıma?” dedi Aslan, Alkım’ın yanına gidip onu belinden kavrayarak. “Arın’ı bekledim, işi biraz uzadı.”
Alkım, eşinin bu iltifatı karşısında yumuşayarak gülümsedi; sağ yanağındaki o meşhur gamzesi daha da belirginleşti.
“Tamam, affettim sizi,” dedikten sonra bakışlarını hemen oğluna çevirdi. “Arın bebeğim, bembeyaz olmuşsun. Bir şey
yemedin mi sen?”
Arın, annesinin şefkatli sorgulamasından kaçmak istercesine başını iki yana salladı. “Yedim anne, merak etme. Havalar
soğudu, antrenman da biraz uzundu bugün. Hemen üstümü değiştirip geliyorum.”
Aslan ceketini çıkarıp kenara bırakırken, “E, Asrın nerede aşkım?” diye sordu. Alkım ellerini beline koyarak hafif bir iç
çekti: “Beyefendinin bugün iki saat matematik dersi varmış. Okuldan döner dönmez ‘şarj olmam gerekiyor’ deyip
odasına çekildi, uyuyor.”
Aslan gülümsedi, bu cevap tam da Asrın’dan bekleyeceği türdendi. “Tamam, ben uyandırırım sevgilim onu. Arın, on
beş dakikaya yemek odasındasın!”
Merdivenlerin başında duran Arın, babasının bu net emriyle hafifçe irkildi. Odasına çıktığında, üzerini değiştirirken
zihninde tek bir düşünce dönüp duruyordu: Bu evde, bu hayatta daha ne kadar vaktim kaldı? Birkaç hata daha yapar,
babasının beklentilerinin altında kalırsa, Aslan’ın onu bir gün kapıya koyacağından neredeyse emindi. Ona asla
yetemiyordu; ne kadar yüzerse yüzsün, ne kadar kusursuz rapor hazırlarsa hazırlasın, o buzdan duvarları aşamıyordu.
Arın’ın odasına girildiğinde hissedilen ilk şey mutlak bir düzendi. Her şeyin bir yeri vardı ve her şey tam da olması
gerektiği noktadaydı; ancak bu düzen soğuk bir hastane odasını değil, yıllar içinde mükemmelleştirilmiş bir zihin
yapısını andırıyordu. Yüksek tavanlı oda, bahçedeki çam ağaçlarına bakan devasa bir pencereye sahipti; koyu lacivert
perdeler, içeriye giren ışığı her zaman yarıda kesecek şekilde disiplinli duruyordu.
Pencerenin karşısındaki geniş, siyah çalışma masası, Arın’ın savaş alanıydı. Üzerinde sadece laptopu, lambası ve her
zaman dolu olan o soğuk su bardağı vardı. Sol köşede ise sırlar kaplı siyah deri defteri duruyordu. Kitaplığında IB
kitapları ve mühendislik referansları boylarına göre dizilmişti; aralarında tek bir kurgu eser, tek bir hayal ürünü kitap
yoktu. Her şey gerçekti, her şey teknikti. Odanın en gizemli parçası ise dolabın üzerindeki, bugüne kadar kimsenin
sormadığı ve Arın’ın da asla anlatmadığı koyu kahverengi, ahşap kutuydu.
Arın, üzerindeki okul kıyafetlerini çıkarıp daha rahat ama yine de özenli bir şeyler giydikten sonra yemek odasına indi.
Burası, Alkım’ın zarafeti ile Aslan’ın otoritesinin kusursuz bir birleşimiydi. Tavandaki uzun, siyah metal çerçeveli
avize, odaya sıcak ama gösterişsiz bir sarı ışık yayıyordu. Ortadaki uzun meşe masa, on kişiyi ağırlayabilecek
kapasitede olsa da, sadece dördü için özenle hazırlanmıştı; diğer sandalyeler ise her an bir misafir gelecekmiş gibi
simetrik ve hazır bekliyordu.
Sol duvardaki devasa içki dolabı, tam anlamıyla Aslan Erkahya’yı temsil ediyordu. Yerden tavana kadar uzanan cam
kapaklı bölmenin içindeki her şişe, kehribar ve altın renkleriyle birer mücevher gibi parlıyordu. Sağ duvarda ise
Alkım’ın ellerinden çıkma, odaya giren herkesi karşılayan o derin mavi tonlarındaki soyut tablo asılıydı. Pencerelerdeki
koyu yeşil kadife perdeler, Polonezköy’ün sessizliğini ve karanlığını dışarıda bırakmak için sıkıca kapatılmıştı. Masanın
ortasındaki taze beyaz şakayıklar ise odanın ağır havasına hafif bir nefes katıyordu.
Arın, meşe masanın yanına geldiğinde tam zamanında gelmiş olmanın verdiği o kısa süreli huzurla
sandalyesine yaklaştı. Erkahya malikanesinin yemek odası, her akşam olduğu gibi bugün de bir gastronomi
sergisiyle bir disiplin kampı arasında ince bir çizgide duruyordu.
Masanın ortası, iştah kabartan kokularla ve renklerle dolup taşıyordu. Kırmızı, üzerine cömertçe tereyağı ve
pul biber gezdirilmiş, bol limonlu mercimek çorbasının buharı yükseliyordu. Yanındaki sepetten taze ekmeğin
o büyüleyici kokusu odaya yayılıyordu. Soğuk meze tabakları, Alkım’ın o kusursuz estetiğiyle dizilmişti:
Ege’den özel gelen beyaz peynirler, zeytinyağlı enginarlar, nar gibi parlayan köz biberler ve taramalar...
Sıcaklarda ise kavun içinde karides sote ve çıtır sigara börekleri, masanın ana kahramanı olan ve altı saat
boyunca ağır ateşte pişip kemiğinden ayrılan kuzu butun etrafını sarıyordu.
Ancak Arın’ın önünde, bu şölene tamamen yabancı, steril bir tabak duruyordu: Baharatsız, haşlanmış bir
tavuk göğsü, buharda pişmiş cansız brokoli ve havuçlar, tek bir dilim tam tahıllı ekmek ve bir avuç badem.
Yanında sadece su. Bu tabak, Aslan Erkahya’nın oğluna çizdiği "geleceğin CEO’su ve profesyonel sporcu"
programının porselene dökülmüş haliydi.Alkım, masaya Arın’dan hemen sonra süzüldü. Oğlunun o soluk, yorgun ama dik duruşuna bakarken
gözlerinde bir şefkat parladı. “E benim bitanem, bugün ne yaptı okulda?” diye sordu, sesi masadaki gümüş
takımların tınısından daha yumuşaktı.
Arın, dudaklarında buruk bir tebessümle annesine döndü. “Yüzdü annem. Derslere girdi. Havuzda Alp’i
yendi. Holdingde infaz emrim verildi ama telaş yapma; babam bugün biraz daha yumuşaktı. Eğer bu
yemekte sesim soluğum çıkmazsa, sanırım bu evde bir gün daha kalmama izin verir.”
Alkım’ın kaşları anında çatıldı, yüzündeki huzur yerini korumacı bir sertliğe bıraktı. “Onunla konuşmamı ister
misin oğlum?”
Arın masaya bir adım daha yaklaşıp annesinin elini tutar gibi yaptı ama temas etmedi; babasının her an
kapıda belirebileceğini biliyordu. “Yok annem, lütfen takma kafana. Alıştım ben.”
Tam o sırada içeriye Asrın girdi. Asrın, Arın’ın adeta negatif filmi gibiydi. Arın, babasının karbon kopyasıyken;
Asrın, annesinin ela gözlerini, daha narin ve minyon yapısını almıştı. Yüz hatlarında babasının kemikli izleri
olsa da, saçlarının tonu bile annesinin zarafetini taşıyordu. Asrın, hiçbir tereddüt duymadan masadaki sigara
böreklerinden birini kaptı ve çiğneyerek kardeşine döndü:
“Gelmiş bizim görev adamı. Ne yaptın, parçaladın mı atomu bugün?”
Arın yarım bir gülüşle kardeşine baktı. “Yok, ama babam parçalıyordu az daha beni.”
Asrın bir kahkaha patlattı: “Ne oldu? Excel’de hücrenin rengi istediğinden iki ton açık diye mi kızdı yine?”
Alkım araya girdi, sesinde hem otorite hem de saklı bir gerginlik vardı: “Aslan Erkahya’nın dedikodusunu
yapmak için yemek odamızı mı seçtiniz? Arın, otursana oğlum.”
Asrın, kardeşinin hala ayakta durduğunu görünce alayla ekledi: “Daha babam gelmedi ya, oturmaz o. Lan
senin karnın da mı acıkmıyor? Cami avlusundan mı aldılar seni, nasıl bu kadar itaatkâr olabiliyorsun?”
Alkım bu espriye gülemedi, aksine kalbi sıkıştı. Arın ise ortamı yumuşatmak için, “Sence babam alacak olsa
beni mi alırdı? Saçmalama,” dedi. Bu cevap Alkım’ın kalbinde bir camın kırılmasına neden oldu ama tam
ağzını açacakken Aslan Erkahya, üzerine rahat bir şeyler geçirmiş halde odaya girdi.
“Asrın, aslanım... Ne yaptın bugün?” dedi Aslan, koltuğuna geçerken. Arın da ancak o zaman, babasının
oturmasıyla birlikte sandalyesine yerleşti.
Asrın, tabağındaki her şeyden bir parça alırken babasına döndü: “Baba ya, sorma... Er-Sa bizim ya hani...
Diyorum ki, şu matematik derslerini mi kaldırsak müfredattan? Yoruyor beni.”
Aslan, nadir görülen o içten gülümsemesiyle oğluna baktı. “Kaldırmayalım matematiği aslanım. Ama boş ver
sen onu, moralini yerine getirecek bir haberim var.”
Asrın’ın gözleri parladı: “Eğer düşündüğüm şeyse, hayatımın sonuna kadar matematiğe katlanırım!”
Aslan çorbasından bir kaşık alırken müjdeyi verdi: “İstediğin o İtalyan klasiği teknenin siparişini verdim
bugün. Üç haftaya Göcek’te olur. Sen şimdiden ismini düşünmeye başla.”
Asrın sevinçle yemeğine gömülürken, masanın diğer tarafında Arın sessizce haşlanmış tavuğunu kesiyordu.
Bu sessizlik Alkım’ı rahatsız etti; Arın’ın yok sayılmasına dayanamayarak, “Arın, senin derslerin nasıl? IB
programı seni çok yoruyor mu?” diye sordu.
Arın, o "riskli" haşlanmış tavuğu yutmaya çalışırken masanın altından Asrın’ın dizine hafifçe vurdu. Bu,
“Benim yerime konuş, babamın radarına girmek istemiyorum” demekti. Asrın sinyali hemen aldı.
“Anne, ne IB yorar onu ne de başka bir şey; Arın’dan bahsediyoruz! Bu arada baba, hafta sonu Tantum’da
büyük bir parti var, İda da geliyor. Aras Amcam da gelir kesin, sen de gelsene?”Aslan, gözlerini yemeğinden kaldırıp küçük oğluna baktı. “Cumartesi gecesi mi? Gelirim. Alkım, aşkım sen de
Ceren ve An’la gel, kafa dağıtırsınız.”
Alkım burnundan soluyarak, “Peki ya Arın?” dedi, sesindeki sitemi gizlemeyerek. “O gelmesin mi Aslan?”
Aslan, Arın’ın tabağındaki haşlanmış brokoliye kısa bir bakış fırlattı. “İsterse neden olmasın? Arın, gelecek
misin, istiyor musun?”
Arın’ın zihni bir bilgisayar hızıyla çalıştı. İstiyorum dersem disiplinsizlikle suçlanırım, istemiyorum dersem
asosyallikle... Ama cumartesi sabahı antrenman var. “Teşekkürler baba, gelmesem daha iyi. Antrenman
programım yoğun,” dedi sakince.
Aslan, Alkım’a dönüp, “Duydun aşkım, kendi tercihi,” diyerek konuyu kapattı.
Yemeğin sonuna gelindiğinde, fırın sütlaçların o yanık şeker kokusu odayı sardı. Asrın, ağzına bir kaşık
sütlaç atarken Arın’a takıldı: “E hadi, bugün boz şu diyeti. Çocukken tencerenin dibini sıyırmak için beklerdin,
hatırla.”
Aslan, Asrın’a bakıp omuz silkti. “Yemek istiyorsa yesin oğlum. Onun diyeti, onun kararı.”
Arın, önündeki boş tabağa baktı. İçinde ne bir sütlaç arzusu ne de bir açlık kalmıştı. Sadece bir an önce o gri
duvarlı odasına sığınmak istiyordu. “Çok doydum Asrın, teşekkür ederim. Ben izninizle odama çekiliyorum.
Herkese iyi geceler.”
Arın masadan kalkıp merdivenlere yöneldiğinde, arkasında bıraktığı o şatafatlı sofranın gürültüsü,
odasındaki o mükemmel ve sessiz düzenin yanında çok yabancı kalıyordu.
Asrın ve Aslan yemekten sonra oturma odasının maskülen ve ağır havasına geçerken, Alkım mutfağın o
tanıdık, huzurlu sessizliğine sığındı. Zihni, Arın ile geçirdikleri yaz günlerine, oğlunun ona hazırladığı o
meşhur vanilyalı lattelerin kokusuna gitti. Dört kupa hazırlamak için rafa uzandığında, kendi turuncu
kupasının üzerindeki küçük bir kağıt parçası dikkatini çekti. Arın’ın o karakteristik, düzgün el yazısı kupanın
porselenine bir hatıra gibi iliştirilmişti:
“Sakın benim kadar iyi yapabileceğini düşünme Alkım Hanım. O tarifi sadece çok sevgili oğlun Arın biliyor.
Seni çok seviyorum. İstediğin zaman bir nefes uzağındayım. -Arın.”
Alkım’ın dudaklarında hüzünle karışık bir gülümseme belirdi. Arın bunu hep yapardı; evin sadece Alkım’ın
bakacağı kuytu köşelerine, kitap ayracı niyetine ya da mutfak raflarına sevgi dolu gizli notlar bırakırdı. Alkım
da bu sessiz oyuna her zaman aynı incelikle karşılık verirdi. Dört kupanın içine de yatıştırıcı birer bitki çayı
koydu. Tepsinin kenarına, sabah özel olarak fırından aldırttığı, Arın’ın bebekliğinden beri kokusunu duyunca
dünyaları unuttuğu o tarçınlı kurabiyelerden birkaç tane yerleştirdi. Mutfak çekmecesinden sarı bir not kağıdı
çıkarıp hızla yazmaya başladı:
“Bunları yerken yüzünün aldığı o çocuksu şekli bana unutturmamak için bir fotoğrafını istiyorum. Ayrıca ben
de gayet güzel latte yapıyorum, sadece vanilyasız olanı makbul... Seni çok ama çok seven annen. -Alkım.”
Alkım akıllı bir kadındı; notu tabağın en altına, kurabiyelerin tam altına gizledi. Biliyordu ki Arın, o kurabiyeleri
yemezse notu asla bulamayacaktı. Elinde tepsiyle oturma odasına girdiğinde, Asrın telefonundan babasına
bir video izletiyor, Aslan ise yüzünde nadir görülen o yumuşak ifadeyle küçük oğlunu dinliyordu.
“Hadi aile vakti! Kim yukarıdaki yorgun savaşçıyı çağırmaya gidiyor?” diye neşeyle girdi içeri Alkım. Aslan’ın
bakışları anında ciddileşti. “Gelmez aşkım. Bugün holdingde işleri tamamlayamadı ya, tanımıyor musun
oğlumuzu? Bitirmeden o masadan kalkmaz.”
Alkım dişlerini sıktı, elindeki tepsiyi sehpaya sertçe bıraktı. “O şirkette binlerce kişi çalışıyor Aslan. Bu kadar
hayatiyse biri yapıversin şu raporları artık!”
Asrın tabağından bir kurabiye kapıp ağzına atarken araya girdi: “Ama hiçbiri Arın değil anne. Adam babamın
lafından bir milim, bir santim bile uzaklaşmıyor. Kendi kendine işkence ediyor resmen.”Alkım bir an sessiz kaldı. Elindeki bitki çayını ve kurabiye tabağını Aslan’ın eline tutuşturdu. “Git bari şunları
ver. O çocuk bugün hiçbir şey yemedi,” dedi, sesi emredici bir tona bürünmüştü. Ardından turuncu kupasını
alıp koltuğa yerleşti. Aslan saatine baktı, “Saat dokuz oldu Alkım, biliyorsun bu saatten sonra ağzına tek
lokma koymaz, programını bozmaz.”
Alkım kupasından bir yudum alırken, “Aslan, tartışmak istemiyorum. Götür şunları,” dedi. Aslan, karısının bu
anne şefkatiyle karışık inadına karşı koyamadı; tabağı ve kupayı alıp sessiz adımlarla ikinci kata, oğlunun
odasına çıktı.
Aslan, kapıdan girmeden önce bir süre açık kapı aralığından oğlunu izledi. Arın, çalışma masasında bir
heykel gibi hareketsizce oturuyordu. Gözlüğünü takmış, sol elinde kalemiyle defterine yoğun notlar alıyordu.
Bilgisayar ekranındaki grafikler yeni bir dosyanın açıldığını haber veriyordu. Aslan duraksadı; oğlunun
dersleri yeni bitmişti ve şimdi holdingin o ağır yükünün altına tekrar giriyordu. İçindeki baba, bir an için gidip o
kalemi elinden almak, onu o masadan kaldırıp aşağıya, çocukluğuna döndürmek istedi. Ama yapamadı.
Otoritesini bir zırh gibi kuşanıp kapıyı iki kez tıklattı.
Arın’ın o duru, yorgun ama her zaman saygılı sesini duydu: “Müsaitim.”
Aslan içeri girip elindeki çayı ve tabağı masanın köşesine, o her zamanki düzeni bozmadan bıraktı. Hiçbir
şefkatli söz söylemeden, sesi her zamanki gibi emrediciydi: “Sabah 05:45’te spor odasında olacaksın. Geç
kalayım deme.”
Arın yutkundu. Önünde daha saatlerce çalışması gereken raporlar, analiz edilmesi gereken veriler vardı.
Uyku onun için ulaşılmaz bir lükstü artık. “Peki baba, nasıl istersen,” dedi sadece. Aslan, aldığı bu mutlak
itaat cevabından memnun bir şekilde odadan çıktı ancak içindeki o garip sızıyla beraber merdivenleri indi.
Oturma odasına döndüğünde Alkım kitabını sehpaya bırakmış, merakla kapıya bakıyordu. “Uyumuş mu?”
diye sordu umutla. Aslan başını iki yana salladı, “Hayır aşkım, ödev yapıyordu.”
Alkım biraz doğruldu, battaniyesini hırsla kenara itti. “Üzerine bu kadar gitmesen mi artık? Görmüyor musun
halini?”
Aslan karısına karşı asla sertleşemezdi, ona olan aşkı her zaman bir engeldi ama konu Arın’ın geleceği
olduğunda duvarlarını örerdi. “Üzerine gitmiyorum Alkım. Sadece potansiyelini kullanmasını sağlıyorum.”
“Evet, o kadar üzerine gitmiyorsun ki, yemekte korkudan cevap veremedi çocuk! Lütfen Aslan, unutma o
daha bir çocuk!”
Aslan, içki dolabından kendine bir kadeh viski doldurdu, kehribar rengi sıvıyı bardağında çevirirken sesi
alçaldı ama sertliğini korudu: “Potansiyeli olan bir çocuk Alkım. Onu dünyaya hazırlıyorum. Duygular sadece
insanı zayıflatır ve Er-Sa’nın başında zayıf birine yer yok. Lütfen bu konuda araya girme.”
Alkım o acı gerçeği biliyordu; Arın’ın zekası yaşıtlarının çok ötesindeydi ve Aslan’ın tek derdi bu zekayı
sarsılmaz bir disiplinle harmanlamaktı. Yine de annelik kalbi susmuyordu. “Biliyorum... Ama bari şu yüzme
antrenmanlarını azaltsa, bedeni iflas edecek.”
“Konuştuk bunu bitanem, asma suratını artık,” dedi Aslan, Alkım’ın yanına gelip gönlünü almak istercesine.
“Spor, disiplinin temelidir. Hem bak, Asrın nerede?”
Alkım, konunun kurnazca değiştirilmesinden rahatsız olduğunu belli ederek, “Aras’lara gitti, Harun bıraktı. İda
ile dışarı çıkacaklarmış,” dedi ve turuncu kupasına sığındı.
Aslan, elindeki tablette akan verileri takip ederken yüz hatları aniden gerildi; çene kemikleri belirginleşti ve
kontrolsüz bir refleksle sağ bacağını hızlı hızlı sallamaya başladı. Odadaki o ağırbaşlı sessizlik, Aslan’ın
içindeki huzursuzluğun ritmiyle bozulmuştu. Alkım, eşinin bu alışılmadık tavrını fark ederek bakışlarını izlediği
filmden ayırdı. “Ne oldu bu saatte? Borsalar da kapalı, nedir seni bu kadar geren?” diye sordu merakla.
Aslan, karısının sesini duymuyordu bile. Gözleri, tabletteki o değişken çizgilerin ve sayısal değerlerin
üzerinde hırsla geziniyordu. Dudaklarını dişlediğinde, Alkım artık bir şeylerin gerçekten ters gittiğini anlamış
ve izlediği filmi durdurmuştu. “Aşkım, bir sorun mu var?”Aslan, bakışlarını elindeki ekrandan güçlükle ayırıp karısına döndü. Gözlerinde, Alkım’ın tanımlayamadığı
derin bir endişe ve o endişeyi maskelemeye çalışan bir öfke vardı. “Ben bir Arın’a bakayım,” dedi sesi
titrerken. “Eminim onun elindeki raporlarla bu düğüm çözülür.”
Alkım kaşlarını çatarak hızla saatine baktı; gecenin biriydi. “Aslan, uyumuştur çocuk! Sakın onu uyandırayım
deme, bütün gün canı çıktı.”
Aslan, karısının itirazını havada asılı bırakarak hızla yerinden kalktı ve merdivenleri ikişer üçer tırmandı.
Arın’ın odasına girdiğinde, odanın o soğuk disiplini hala ayaktaydı. Arın, masasının başında bilgisayar
ekranına bakıyordu ama bakışları o kadar donuk ve saydamlaşmıştı ki, sanki gördüğü şey veriler değil,
sonsuz bir boşluktu.
“Arın!”
Aslan’ın sesi odada bir kırbaç gibi şakladı. Oğlunun yorgunluktan ağırlaşmış omuzlarını fark ettiği an, içindeki
o garip korku bir saldırganlığa dönüştü. Arın’ı kolundan tuttuğu gibi, adeta o sandalyeden sökerek ayağa
kaldırdı. “Git elini yüzünü yıka hemen!” diye gürledi. “Yarın okuldan sonra Aras amcan da holdingde olacak.
Sen hala bir raporu bitiremedin mi?”
Aslan, oğlunun kolunu tutarken Arın’ın bedenindeki o hafif ama kesintisiz titremeyi hissetti. O an, kendi
kalbinin de aynı ritimle, aynı korkuyla titrediğini düşündü ama bunu kendine bile itiraf edemedi. Bu fiziksel
zayıflık karşısında daha da sertleşti; çünkü ona göre sertlik, ayakta kalmanın tek yoluydu.
“Duydun mu beni? Cevap ver!” diye bastırdı Aslan, sesi artık odanın sınırlarını zorluyordu.
Arın, babasının gözlerinin içine bakmaya çalıştı ama feri sönmüş mavi gözleri odaklanmakta güçlük
çekiyordu. “Duydum baba... Hemen bitiriyorum,” dedi, sesi bir fısıltıdan halliceydi.
Aslan odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi ama eşikte durup son bir darbe daha indirmeden gidemedi. “Hala
neyi bitmedi o analizin? Senin gibi zeki bir çocuk nasıl bu kadar beceriksiz olabiliyor, aklım almıyor Arın! Bu
yavaşlıkla Er-Sa’nın kapısından bile geçemezsin.”
Kapı sertçe kapandığında Arın, babasının sözlerinin yarattığı o ağır enkazın altında tek başına kaldı.
Duydukları, bedenindeki o amansız yorgunluktan daha çok canını yakmıştı. Babasının ona duyduğu
hayranlığın yerini bu derin hayal kırıklığının alması, Arın için bu hayattaki en büyük yenilgiydi. Masadaki
soğuk sudan bir yudum alırken titreyen ellerini dizlerine bastırdı ve babasının her sabah 05:45’te beklediği o
"kusursuz" asker olmak için zihnini tekrar zorlamaya başladı.
Arın, banyonun beyaz ışığı altında aynadaki aksine baktı; gözleri kan çanağına dönmüş, dudaklarının
kenarları o her zamanki solukluğundan sıyrılıp hafif bir morluğa teslim olmaya başlamıştı. Göğsünden gelen
o hırıltılı, ıslık benzeri sesleri dindirmek için ecza dolabının en arkasına gizlediği inhaler’ı çıkardı. Üç sert fıs...
Ciğerlerine dolan ilaçla beraber nefesi yavaşça açıldı ama ruhundaki o darlık bakiydi.
“Soğuk duş,” diye mırıldandı, sesi banyonun fayanslarında yankılandı. Hiç düşünmeden üzerindekileri çıkarıp
suyu en soğuk ayara getirdi ve altına geçti. Buz gibi su damlaları, Arın’ın yorgun bedenine binlerce mermi
gibi saplanırken, şoku iliklerine kadar hissetti. Kaç dakika o dondurucu sağanağın altında kaldığını
hesaplamadı; zihni sadece raporlar, analizler ve son dakikada bitirdiği Fizik ödevi arasında gidip geliyordu.
Profesör Richter’in o sert aksanlı sesi kulaklarında çınladı: “Bir problemi çözemediğinizde soruya küsün,
kendinize değil.” Ama Arın, her seferinde tam tersini yapıyordu. Kendine küsüyordu. Çözemiyordu işte;
içindeki o duygusal çocuk, babasının o sarsılmaz, çelikten beklentilerini tatmin etmesine asla izin
vermiyordu. Belki de babası onu sevmemekte haklıydı; sevgiyi hissetse gevşeyeceğini, bu soğuk duşların
altına giremeyeceğini biliyordu. Ama yine de bir anlık bir boşlukta hayal kurmadan edemedi: Eğer babası onu
sevseydi, ona da en güzelinden vanilyalı latteler yapabilirdi. Babasının çalışma odasını toplar, ona da
annesine bıraktığı o gizli notlardan yazardı.
Titreyerek duştan çıktı. Aynada kendine bakarken, “Beceriksiz,” dedi dişlerinin arasından. “Bunları
düşüneceğine raporlara baksaydın şu an uyuyor olurdun. Aptal Arın...” Soyadını hak etmek zorundaydı.
Erkahya olmak, sadece bir isim değil, bir bedel ödemekti. Yoksa o devasa binada, o holdingde ya da bumalikanede hiçbir şeydi. İçindeki Aslan Erkahya konuşuyordu artık; Arın, o sesi de en az babasını sevdiği
kadar seviyordu.
Hızla kurulandı, pijamalarını üzerine geçirdi. Masadaki kurabiyelerin o tarçınlı kokusu burnuna dolduğunda
midesi açlıktan burkuldu ama elini bile sürmedi. O tabağın altındaki notu bulmak, o şefkate sığınmak için
henüz erkendi. “Hadi Arın, son düzlük. Bitsin, uyuyacağız,” dedi kendine telkinde bulunarak.
Tekrar masanın başına çöktü. Parmakları klavyede son revizeleri yaparken, her sayı bir mühür gibi yerine
oturdu. Gecenin ikisinde, dışarıda Polonezköy’ün baykuş sesleri yankılanırken, raporlar Arın’ın son
enerjisiyle beraber tamamlanmıştı. Laptopun kapağını kapattığında, sadece işi değil, kendisi de bitmişti.
Arın yatağa girdiği anda, soğuk duşun etkisiyle buz kesmiş teni çarşafların arasında ürperdi; ancak zihni,
bedeninden çok daha soğuk bir boşluğa sürükleniyordu. Gözlerini kapattığı an babasının o delip geçen,
hayal kırıklığıyla harmanlanmış bakışları karanlığın içinden ona doğru sığındı. "Haklı mıydı?" diye sordu
kendine, sesi sadece kendi iç dünyasında yankılanan cılız bir fısıltı gibiydi. Ama bu soruyu sorduğu için bile
anında kendinden nefret etti. Babasını sorgulamak, onun mutlak doğrularını bir anlık bile olsa tartıya koymak
Arın için en büyük günahtı. Düşünceler, her biri zehirli birer ok gibi beynine saplanıyor, uykunun o huzurlu
limanına sığınmasına izin vermiyordu.
"Hep sen hatalısın Arın," diye tekrarladı içindeki o acımasız ses. Bu kaçınılmaz gerçeğin dışına çıkabileceği
bir yol, bir sığınak yoktu. "Eksiksin sen. İstersen milyonlarca kilometre boyunca kulaç atıp okyanusları aş,
istersen Robert Kolej’i kendi ellerinle baştan yarat; yine de temelindeki o hatayı onaramayacaksın." Kendine
olan öfkesi, babasının öfkesinden daha derindi. Sessiz kalmalıydı. Babasını zorlamamalı, onun sabrını
sınamamalıydı. Bu çatının altındaki o kırılgan huzuru bozmaya hakkı yoktu. Onlar mutlu bir aileydi; annesi,
babası ve Asrın... Bu kusursuz tablonun içindeki tek yabancı madde, o pürüzlü ve hatalı parça kendisiydi.
Tam o sırada zihninin karanlık bir köşesinden annesinin şefkatli yüzü belirdi. "Ama annem..." dedi kendi
kendine, fakat bu cümleyi tamamlamasına bile izin vermedi içindeki yargıç. Annesinin ona olan masum
sevgisini, bu büyük ve karanlık sırrın gölgesinde düşünmek onu daha da suçlu hissettiriyordu. Bu gerçeği
kimse bilmeyecekti. Sadece babası, kendisi ve Aras amcası... Bu sır, üç adamın arasında, Er-Sa Holding’in
en derin mahzenlerinden daha karanlık bir yerde kilitli kalacaktı. Başka hiç kimsenin öğrenmesine yol
vermeyecekti.
"Öğrenirlerse," dedi kalbi, korkuyla sıkışarak. "Eğer her şeyi öğrenirlerse, onlar da mı beni istemez? Onlar da
mı beni bu mükemmel tablonun dışına iter?" Bu sorunun cevabının "evet" olma durumu, Arın için ölümden
daha korkunç bir senaryoydu. Sevilmemekle baş edebilirdi, zaten buna alıştırılmıştı; ama tamamen yok
sayılmak, bir yabancı gibi kapı dışarı edilmek düşüncesi nefesini kesiyordu. "Öğrenmeyecekler," dedi dişlerini
sıkarak. "Kendine sahip çıkacaksın Arın. Vücuduna, zihnine, o hırıltılı nefesine... Her şeye hükmedeceksin.
Sakın açık verme, sakın zayıf düşme."
Kendi kendini avutmaya, ruhunu kemiren o korkunç düşünceleri susturmaya çalışıyordu ama her susturma
çabası, içindeki fırtınayı daha da büyütüyordu. Yarın sabah 05:45’te o spor odasında, babasının karşısında
hiçbir şeyi olmayan, sapasağlam bir Erkahya gibi durmak zorundaydı. Odanın sessizliği, Arın’ın içindeki bu
büyük savaşın gürültüsüyle boğulurken, genç adam şafak vaktinin bir an önce gelmesi için dua etti; çünkü
gerçek dünya, kendi zihninin bu karanlık labirentlerinden çok daha güvenliydi.