İçeriğe geç

İhanet 101

Bölüm 9 · 3 dk okuma

İhanet 101

Bölüm 9

DALGALARIN GETİRDİĞİ

Sonbaharın serin rüzgârı, Rize’nin hırçın dalgalarını sahil kayalıklarına vururken, Elif denizin o sonsuz maviliğine bakarak derin bir nefes aldı. Şehrin gürültüsünden, yalanlarından ve o karanlık gecenin izlerinden çok uzakta, Karadeniz’in yeşille mavinin kucaklaştığı bu huzurlu köşesinde yeni bir hayata adım atmıştı.

Aylar önce mahkeme salonlarında kapanan o karanlık defter, geride sadece tecrübeler ve dersler bırakmıştı. Merve cezaevinde kendi hatalarının muhasebesini yaparken, Selim’in adı artık Elif’in zihninde sadece silik bir hatıradan ibaretti. Hayatını yeniden inşa etmiş, kendi ayakları üzerinde durduğu yepyeni bir iş kurmuştu. Kalbi ise dışarıdan gelen her türlü fırtınaya karşı kapalı, adeta demirden kalelerle örülmüştü.

O öğleden sonra, kafeden çıkıp sahil boyunca yürümeye başladı. Üzerine giydiği kalın kabanın yakalarını kaldırmış, yüzüne vuran deniz tuzunun ferahlığını içine çekiyordu. Sahildeki eski, ahşap bir iskelenin ucuna kadar yürüdü. Burası, kalbindeki o son tortuları da temizlemek için sığındığı favori yeriydi.

Tam arkasını dönüp ayrılmak üzereydi ki, iskelenin girişinde duran siyah pardösülü, tanıdık bir siluet dikkatini çekti.

Elif’in adımları aniden kesildi. Kanı damarlarında buz gibi akarken, kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. Bu imkansızdı... Orada olmaması gerekiyordu.

Siluet yavaşça başını kaldırdı. Rüzgârda dalgalanan koyu saçları ve o keskin, derin bakışlarıyla karşısında duran adam... Selim’di.

Aylar süren o karanlık dönemin ardından, karşısında tüm gerçeğiyle duruyordu. Üzerindeki o kibirli havadan eser kalmamıştı; gözlerinde ise kelimelerle ifade edilemeyecek kadar yoğun bir yorgunluk ve yalvarış vardı.

Elif geriye doğru bir adım attı, eli istemsizce kabanının cebine gitti. Sesindeki o buz gibi netlikle konuştu: "Senin burada ne işin var? Nasıl..."

Selim, ellerini cebine sokmadan, yavaş ve temkinli adımlarla iskeleye doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe azaldıkça, o eski baharatlı parfümünün kokusu rüzgârla birlikte Elif’in burnuna doldu.

"Hesabımı ödedim, Elif," dedi Selim, sesi pürüzlü ve derinden geliyordu. Gözlerini bir an olsun genç kadının yüzünden ayırmıyordu. "Çekmem gereken cezayı çektim, geride bıraktığım enkazı temizledim. Ama tek bir şeyi temizleyemedim... Sana bıraktığım o yarayı."

Elif’in gözlerinde öfkeyle karışık bir şaşkınlık dalgalandı. "Buraya ne için geldin Selim? Hayatımı mahvettikten sonra yeniden toparladığım bu huzuru da mı çalmaya geldin? Seni görmek istemiyorum."

Selim, Elif’in birkaç adım önünde durdu. Dokunmaya cesaret edemeyen, ama gözleriyle ona sığınmak isteyen bir adamın çaresizliğiyle baktı. "Senden af dilemeye gelmedim, Elif. Çünkü biliyorum ki bazı hataların affı yoktur," dedi alçak bir sesle. "Sadece... Senin o küllerin arasından nasıl yeniden doğduğunu görmek istedim. Ve haklıymışsın. Sen yıkılmamışsın; aksine, eskisinden çok daha güçlü bir kraliçe olmuşsun."

Denizin dalgaları kayalara çarptıkça çıkardığı ses, ikisinin arasındaki o gergin sessizliği dolduruyordu. Elif, adamın gözlerindeki o samimiyeti, o derin pişmanlığı gördü. Kalbi hâlâ kırık ve temkinliydi; ama içinde bir yerlerde, o eski öfke yerini yavaş yavaş sessiz bir kabullenişe bırakıyordu.

"Beni kaybettiğin an, her şeyi kaybettin Selim," dedi Elif, sesi artık titremiyordu; aksine kaya gibi sağlamdı. "Benim hikayem artık seninle yazılmıyor. Kendi hikayemin yazarı benim."

Selim, hafifçe ve acı bir tebessümle başını salladı. "Biliyorum," dedi arkasını dönüp yürümeye başlamadan önce. "Ama şunu unutma Elif; hayatımın en büyük gerçeği, seni kaybetmek pahasına tanıdığım o gerçek aşk oldu."

Selim rüzgârın içinde kaybolup giderken, Elif arkasından baktı. İçindeki son düğüm de çözülmüştü. Artık ne bir intikam ne de bir öfke vardı; sadece önünde uzanan masmavi bir gelecek ve o geleceği yazmaya hazır güçlü bir kadın vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.