İçeriğe geç

IGNIS

Bölüm 3 · 7 dk okuma

IGNIS

Bölüm 3

3. BÖLÜM -KÜL, KAN VE İHANET

Kütüphanenin o tozlu rafları arasında yaşananlar, iki gündür zihnimin bir köşesinde davetsiz bir misafir gibi dönüp duruyordu. Fidel... O sarışın yabancının alaycı gülüşü ve tehlikenin ortasındaki o pervasız rahatlığı, Bamberg’in kasvetli havasında hiç alışık olmadığım bir şeydi. Ondan nefret etmem gerekirdi ama içimde tuhaf bir merak uyandırmıştı. Yine de bu düşünceleri hızla kafamdan uzaklaştırdım. Benim kalbim de sadakatim de yıllardır tek bir kişiye, bu klanın en tekinsiz gölgesi olan Moris’e aitti. Şu an düşünecek daha önemli bir meselem vardı: Hayatta kalmak.

​Çünkü bu gece, Denis Amca’nın gücünü bedenime tamamen bağlayacak olan o korkunç ikinci aşamaya geçiyorduk. İlki sadece bir uyarıydı; asıl eziyet, kanın küllerle mühürleneceği bu saatlerde başlayacaktı.

​Kulübenin ortasındaki tahta zemine tebeşirle çizilmiş kadim element rünlerinin ortasında, sadece ince bir keten gömlekle diz çökmüş durumdaydım. Sandra odanın köşesinde, klanın en tehlikeli ayinlerinde kullanılan Gecegözü bitkisini ve surların ötesindeki bataklıklarda yaşayan, insan etiyle beslenen o lanetli trollerin kurumuş kanını ağır bir havan eliyle dövüyordu.

​— Bu dünyanın sadece insanlardan ve piskoposun aciz avcılarından ibaret olmadığını unutma Freya, diye mırıldandı Sandra, havanı ritmik bir şekilde vururken. — Sur dışındaki o kapkara ormanlarda, dolunayda kemikleri kırularak şekil değiştiren kurtadamlar uluyor. Nehir yataklarında, büyücülerin bile zihnini bulandıran su perileri yaşıyor. Denis, işte tüm o yaratıkları toprağın altında tutan, doğanın elementlerini dizginleyen tek güçtü. Şimdi onun o vahşi mirası senin kanına akacak.

​Nora, korku dolu gözlerle kapının önünde nöbet tutarken, ahşap kapı yavaşça aralandı ve içeri süzülen o tanıdık gölgeyle kalbimin ritmi tamamen değişti.

​Moris gelmişti.

​Adımları o kadar sessizdi ki, sanki odadaki havayı bile incitiyordu. Yanıma doğru yaklaştı ve tam karşımda diz çöktü. O kapkara, dipsiz gözlerini gözlerime diktiğinde içimdeki o eski, köklü aşkın göğsümü harladığını hissettim.

​— Gerçekten hazır mısın Althea'nın kızı? diye sordu Moris. Sesi alçak, pürüzsüz ama bir o kadar da tehlikeliydi. Buz gibi parmak uçlarını yavaşça çıplak omzuma dokundurdu. — Bu büyü damarlarındaki insan sıcaklığını kurutur. Eğer zihnin bir an bile sallanırsa, Denis’in gücü seni içeriden yakarak kül eder.

​— Hazırım, dedim çenemi dikleştirerek, her ne kadar içim titrese de onun karşısında zayıf görünmek istemiyordum. — Annemin kanını taşıyorum Moris. Bu klanı o cehennemden ben çıkaracağım.

​Moris’in dudaklarının kenarında belli belirsiz, takdir dolu bir kıvrılma belirdi. Parmaklarını omzumdan çekip Sandra’ya başıyla işaret verdi.

​Sandra öne doğru adımladı. Havandaki o koyu mor, neredeyse siyaha yakın trol kanı ve Gecegözü karışımını göğsümdeki o taze mühür izlerinin üzerine yavaşça dökmeye başladı. Sıvı tenime değdiği an, kulübenin içindeki tüm mumlar aynı anda söndü. İçerisi zifiri karanlığa gömülürken, sadece göğsümdeki mühür çizgileri çiğ bir yeşil renkle parıldamaya başladı.

​İşte o an, acının ne demek olduğunu yeniden öğrendim.

​— Sanguis et cinis, adferte potentiam... diye fısıldamaya başladı Sandra.

​Çığlığımı serbest bırakmamak için dişlerimi birbirine öyle sert bastırdım ki ağzıma sıcak, metalik bir kan tadı doldu. Göğsümdeki o sıcak küller, trol kanının asidiyle birleştiği an etimi canlı canlı dağlayarak kemiklerime doğru sızmaya başladı. Sanki yüzlerce görünmez yaratık göğüs kafesimi tırnaklarıyla deşiyor, kalbimi yerinden sökmeye çalışıyordu. Kulübenin ahşap duvarları sarsılmaya, dışarıdaki kadim ağaçların kökleri topraktan fırlamak ister gibi gıcırdamaya başladı. Doğanın tüm öfkesi, toprağın ve rüzgarın gücü bedenime girmek için ruhumu ikiye bölüyordu.

​Acının şiddetiyle geriye doğru devrilecekken, Moris’in güçlü kolları beni arkamdan yakaladı. Sırtımı kendi sert göğsüne yasladı ve ellerimi sıktı. Onun o tanıdık, tütün ve karanlık kokan aurası etrafımı sardı.

​— Diren Freya! Bırakma kendini! diye kulağıma doğru kükredi Moris. Sesindeki o gizemli güç, zihnimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. — Gözlerini kapatma, bana odaklan!

​Onun kolları, beni bu dünyada tutan tek çıpa olmuştu. Gözlerimden acıyla karışık yaşlar süzülürken kafamı onun omzuna yasladım. Damarlarımdaki o lanetli güç Moris’in varlığıyla, ona olan bağlılığımla dengelenmeye çalışıyordu. Büyü tüm vahşetiyle göğsümü deşmeye devam ederken, zihnimin o dumanlı perdesinin arkasında, kütüphanedeki o dar girintide duyduğum başka bir ses fısıldadı: "Tekrar karşılaşacağız, Freya."

​Fidel’in o tekinsiz, alaycı sesi bir anlığına acının ortasına bir sis gibi çöktü ve gitti. Gitgide güçlenen, kanımı donduran bu mühür ayininin ortasında, Moris’in kollarına daha da sıkı tutundum. Kül ve kan kokusu odayı tamamen kaplarken, ilk büyük element fırtınası kulübenin çatısını çatırdattı. Büyü henüz bitmemişti ve bu gece çok uzun olacaktı.

​Acının şiddeti en tepe noktaya ulaştığında, ruhumun derinliklerinde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Bilincim, parmaklarımın arasından kayan kum taneleri gibi akıp gitti. Göz kapaklarım ağır bir balyoz gibi kapandı, bedenim tamamen Moris’in kollarına yığıldı.

​Ölmüştüm belki de, bilmiyordum. Ama karanlığın içindeyken bile etrafımdaki sesleri, o uğultulu fısıltıları sanki suyun altındaymışım gibi duyabiliyordum. Hareket edemiyor, gözlerimi açamıyordum ama zihnim hâlâ buradaydı.

​— Tamamlandı, dedi Sandra’nın yorgun ve titreyen sesi. Derin bir nefes aldığını duydum. — İkinci aşamayı atlattı. Toprak elementi, bataklık trolünün kanıyla Freya’nın bedenine mühürlendi.

​Kulübedeki fırtına dinmişti ama klandakilerin huzursuz nefesleri odadaki havayı hâlâ gergin tutuyordu. Adım sesleri yaklaştı; Nora’nın hıçkırarak yanıma diz çöktüğünü, buz gibi elleriyle alnımdaki terleri sildiğini hissettim.

​— Hâlâ çok sıcak, diye ağladı Nora. — Sandra, bu eziyet daha ne kadar sürecek? Kızın bedeni eriyor!

​— Bu kadim büyü beş aşamalı bir kıyamettir Nora, diye sertçe araya girdi Sandra. Sesi bir öğretmen gibi soğuk ve nettir. — İlk aşama sadece bir girişti, küllerin vücuda kabulüydü. Bu gece ikinci aşamayı, yani Toprak aşamasını geride bıraktık. Trol kanı, Denis’in doğayı sarsan o fiziksel gücünü Freya’nın kemiklerine kazıdı. Ama önümüzde daha üç amansız kapı var.

​Derin, karanlık bir sessizlik oldu. Sandra devam etti:

​— Üçüncü aşama Su elementi olacak; onun için ormanın derinliklerindeki nehir yataklarından bir Su Perisi özü bulmamız gerekecek. Dördüncü aşama Ateş; en tehlikelisi ise beşinci ve son aşama olan Hava... Hava aşaması Denis’in ruhunun ta kendisidir. Freya o güne kadar güç toplamak zorunda, yoksa o son fırtınada küle dönüşür.

​Moris’in beni yavaşça yerdeki minderlerin üzerine bıraktığını, kıyafetlerimin kumaşının tenime sürtünmesini hissettim. Sesi, her zamanki gibi mesafeli ama sarsıcıydı:

​— O dayanır, dedi Moris. — Althea’nın kanı sandığınızdan daha inatçıdır.

​Beni o karanlık şifalı uykumla baş başa bırakarak odadan çıktılar. Sesler yavaşça soldu, Bamberg’in gece karanlığı tüm klanın üzerine bir kâbus gibi çöktü.

🐛🐛🐛🐛

​Aynı saatlerde, kulübenin fırtınalı havasından uzaklarda, Bamberg ormanının tekesiz derinliklerinde bambaşka bir kaderin ilk ilmeği atılıyordu.

​Milan, omzuna astığı yırtık heybeyle ağaç köklerinin arasından sessizce ilerliyordu. Kafasındaki o gür, hırçın kıvılcımları andıran kıvırcık saçları rüzgarda savruluyor, yüzündeki o sert, dik kafalı ifadeyi gizlemeye yetmiyordu. Dışarıdan bakıldığında klanın en dik duran, en laf anlamaz cadılarından biriydi belki de; ama o sert kabuğun altında, dünyanın en kırılgan ve incinmiş ruhunu taşıyordu. Yeni şeyler öğrenmeye, bitkilerin şifasını ve dünyanın kadim tarihini keşfetmeye deli gibi aç bir yapısı vardı. Ancak doğduğu bu cehennem, piskoposun kadınları cahilliğe mahkûm eden o yobaz kuralları yüzünden içindeki o parlak zihni bir kafese kapatmıştı. Haftaya bu şehirden kurtulma ümidi de Denis Amca’nın ölümüyle yok olmuştu. İçindeki o çaresiz öfkeyle, Sandra’nın büyülerde kullanacağı şifalı otları toplamak için gece yarısı ormana atmıştı kendini.

​Bir çalıyığının arkasına eğilmiş, ay ışığında parıldayan mavi yapraklı bir otu koparmak üzereydi ki, ensesinde buz gibi bir çeliğin soğukluğunu hissetti.

​— Kımıldama, yoksa piskoposun ateşinden önce bu hançerle tanışırsın, dedi bir ses.

​Milan’ın kanı dondu. Ses o kadar pürüzsüz, o kadar otoriter ve acımasızdı ki... Yavaşça, ellerini havaya kaldırarak ayağa kalktı ve arkasını döndü.

​Karşısında, piskoposun sağ kolu, Bamberg’in en korkulan avcısı Diamond duruyordu. Üzerindeki gümüş işlemeli zırh ay ışığında parıldıyor, elindeki devasa avcı hançerini doğrudan Milan’ın boğazına doğru uzatıyordu. Gözleri bir kurdun gözleri kadar keskin ve duygusuzdu.

​Milan, korkudan titremek yerine o sert, asi çenesini yukarı doğru kaldırdı. Kıvırcık saçlarının arasından Diamond’ın gözlerinin içine meydan okur gibi baktı.

​— Bir kadını ormanda tek başına avlamak... Piskopos George’un adalet anlayışı bu kadar mı düştü yani? diye sordu Milan, sesindeki o alaycı kırılganlıkla.

​Diamond, karşısındaki bu kıvırcık saçlı kızın gözlerindeki o korkusuz ateşi görünce hafifçe duraksadı. Normalde avladığı cadılar önünde diz çöker, merhamet dilerdi. Ama bu kız, boğazındaki çeliğe rağmen ona tepeden bakıyordu.

​— Ormanda gece yarısı tek başına gezen bir kadın ya yolunu kaybetmiştir... ya da yakılması gereken bir cadıdır, dedi Diamond, hançerin ucunu Milan’ın çenesine hafifçe bastırarak kafasını yukarı kaldırmasını sağladı. — Ve senin gözlerinde, piskoposun hiç sevmediği cinsten bir zekâ parıltısı var.

​— Belki de sadece sizin o kör inançlarınızdan daha fazlasını görebiliyorumdur, Avcı, diye tısladı Milan. Bir adım öne atarak hançerin keskin ucunu teninde hissetti ama geri adım atmadı. Aramızdaki o ani yakınlık, nefeslerinin birbirine karışmasına neden oldu. Diamond’ın gözlerinde ilk kez soğuk bir nefretin dışında, tuhaf bir şaşkınlık ve merak belirdi.

​— Dilin çok keskin, küçük cadı, dedi Diamond, ses tonu alçalsa da tehlikesi azalmamıştı. Hançeri yavaşça boğazından çekti ama gözlerini Milan’ın yüzünden ayırmadı. — Ama Bamberg sokakları senin o asi kelimelerin için fazla dar. Bir dahaki sefere seni bu ormanda bulursam, bu kadar merhametli olmayacağım.

​— Merhamet mi? diyerek hafifçe güldü Milan, arkasını dönüp karanlığın içine doğru adımlarken. Kıvırcık saçları omzunda son bir kez dalgalandı. — Sizin o kirli merhametinize ihtiyacım yok, Diamond. Ama dikkat et... Bir dahaki sefere bu ormanda avlanan kişi sen olabilirsin.

​Diamond, karanlığın içinde kaybolan kızın arkasından bakakaldı. Elindeki hançerin kabzasını sıkarken, göğsünde o güne kadar hiç hissetmediği, piskoposun dualarının bile söndüremeyeceği tuhaf bir yangının ilk kıvılcımı çakmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.