İçeriğe geç

İDİLLİ YAZ

Bölüm 2 · 13 dk okuma

İDİLLİ YAZ

Bölüm 2

Yaz Krizi

Bazı hikayeler çarpıcı anlardan doğmaz; sessiz bir bakıştan, unutulmuş bir kahkahanın arasından sızıp gelir. Gerçek bağ, çoğu zaman büyük kelimelerde değil, sessiz adımlarda, birinin uzattığı elde saklıdır ve anılar ise yaşamın saklı köşelerinden süzülüp gelerek dünün kırılgan izleriyle bugünün fısıltısında yankılanır. 🔅 İnsan, kimi haberleri duyduğunda değil aksine bunu çok öncesinde hissettiğinde büyüyordu. Taş evin duvarları, sabah güneşini henüz sindiremeden serinliğiyle nefesimi karşılıyordu. Kalın, çatlak sıvaları sanki geçmişin tüm ağırlığını sırtlamış gibiydi. Dizlerimi karnıma çekmiş, elimde yarım kalmış bir kitapla cam kenarında içimdeki epeydir birikmiş bir huzursuzlukla oturuyordum, sanki bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Kitap da yarımdı, kafamın içi de öyle. Bahçede annemle kardeşim Ezgi'nin sesleri duyuluyordu. Birazdan içeri girecekler, ayakkabılarından toprağı silkeleyip havluları askıya asacaklar ve annem mutfağa geçip "Yine domatesin suyunu çıkarmışsınız" diyecekti, biliyordum; neden diye sormayın. Her şey sıradandı, tıpkı diğer günler gibiydi, tıpkı aynı gün tekrar yaşanıyormuş gibi... Ta ki annemin sesi, evin duvarlarını sarsarken bir gölge gibi yükselene kadar. "İdil! Kızım! Gel bir bak hele." Sesindeki telaş tanıdıktı. Her yaz gelen "baban hâlâ aramadı", "faturayı yatırmış mıydık?" ya da "komşunun ineği bahçeye girmiş" endişelerinden birine benzemiyordu. Bu bambaşkaydı. Daha farklı bir tını taşıyordu, daha sessiz bir sarsıntı taşıyordu içinde. Ağır adımlarla kalkarak mutfağa yöneldim. Ev, annemin sesiyle biraz daha daralmış gibiydi sanki. Kapının pervazından geçerken kitap hâlâ elimdeydi ama farkında bile değildim. Mutfak mis gibi nane limon kokuyordu. Ocakta bir çaydanlık fısıldıyordu ama bu defa uğultu gibiydi. Annemin yüzünde garip bir ifade vardı. Ezgi, sandalyesinde oturmuş parmaklarıyla masadaki dantel örtüyle uğraşıyordu sessizce. "Ne oldu?" diye sordum yanlarına giderken. Annemin dudakları aralandı ama önce gözleri konuştu. O an anlamıştım, bu yaz artık o bildiğim yazlar gibi olmayacaktı. "Sinemler geliyormuş." Kelimeler havada asılı kalmıştı. Ne tam düşüyordu yere ne de yok oluyordu. Sadece duvarda yankılanıyordu. Sinem. Sinem tanıdık bir isim gibiydi ama aslında değildi. "Sinem kim?" diye sordum, yükselmeyen, ama kulakta bir çınlama gibi biriken bir merakla. Annem aniden gözlerini bana çevirdi. Yüzünde o tanıdık ifade vardı: sert, yorgun ve haksızlığı bir kalkan gibi sırtında taşıyan bir anne. "Kim olacak? Borçlu dayının alacaklıları! En sonunda vermiş hisselerini, pislik. Şimdi de tatile geliyorlar. Eh, biz de bir şey diyemiyoruz, sonuçta artık evin yarısı onların." Diye çıkıştığında duvardaki sıvalar bile gerilmiş gibiydi. Aramızda kısa bir sessizliğin izleri yankılandığında kelimeler köşelere saklanmış gibi sessizce dolaşıyordu. Ezgi’nin, parmaklarıyla dantel örtüyü çekiştirme sesi bile daha yüksek gelmişti adeta. Gözlerim istemsizce devrilmişti; iç çektim, hafifçe mırıldandım: "Hisseleri biz alsaydık ya..." Fakat annem bunu duyasıya kaşlarını çatarak sanki üstüme atılacak panter kimliğine bürünüvermişti. "Neyle alıyorduk İdil? Elimizde avucumuzda ne vardı ki? Her şey kolay mı geliyor size?” Sustum. Konuşmak bir şey kazandırmayacaktı, biliyordum. Annemin bakışlarındaki incelik, onu yıpratan yılların bir yankısı gibi yüzünde duruyordu. Sandalyeyi ağır bir hareketle çekerek kalktım. Kitabı hâlâ elimde tutuyordum, içeri döndüğümde fark etmiştim bunu da. Ayak sesim taş duvarlarda yankılanmaktayken her adımda içim biraz daha karanlıkla doluyordu. Odamın kapısını kapattığımda, loş ışık pencerenin arkasındaki bahçeyle beni kucakladı. Kitabı masaya bıraktıktan sonra pencereye doğru yürüdüm, parmaklarımı pencerenin soğuk pervazına yasladım. Dışarıda sessizlik vardı, Ezgi ve annem bir kez daha bahçede kaybolmuştu, bu sarsıcı haberi verir vermez. Fakat bu sefer farklıydı. Ev, içten içe değişmiş gibi duruyordu, yabancıların daha henüz gelmemiş varlığı bile duvarların soğukluğuna katman katman işlemişti. Pencerenin arkasında, toprak yolun kıyısındaki gölgeler arasında bir rüzgâr esintisiyle kıpırdanan ağaç dallarına baktım. Bu yaz artık o bildiğim alışılageldik yazlardan olmayacaktı. Bir şeyler kırılmış, çatlamış gibiydi. Bu köy evindeki huzur artık bir hatıra gibi, belirsizliğe karışmıştı ve huzursuzluk, duvardaki sıvalar gibi, sessizce içime işlemişti. 🔅 Hi̇ç Ki̇mseye Ai̇t Olmayan Bi̇r Yaz... Gün kapalı, hava bunaltıcıydı. Yeni bir gün tüm kırıcılığıyla gelmişti. Gökyüzü o kadar kapalıydı ki bu sabah sanki herkesin üzerindeki ağırlık havayı da etkilemişti. Elimdeki bardaktaki yeni sağıldıktan hemen sonra kaynatılmış olan inek sütü olduğu gibi kalmıştı, hiç dokunmamıştım. İçimdeki sayısız düşüncelerimle camın önünde bekliyor, aşağıdaki manzarayı, kopan fırtına öncesi sessizlik anındaymışım gibi izliyordum. Ev, eski sessizliğini koruyor ama aynı zamanda da her taşında bir tedirginlik, bir telaş ama en çok da büyük bir huzursuzluk taşıyordu. Gelenlerin gölgeleri henüz değmemişti bile toprağa ama sanki onların izleri çoktan buraya sinmiş gibiydi. Annemin sesi kulaklarımda yankılanana kadar. "İdil! Aşağı in hadi!" İçimden derin bir nefes verdim, bütün nefesimi salarcasına. Bardağı son bir kez kavrayıp masaya bıraktım. Merdivenden aşağı inerken her bir basamağa yüklediğim ağırlık içimdeki huzursuzlukla birleşiyordu. Aşağıda bir sessizlik vardı, mutlak bir sessizlik. Annemin yüzündeki ifade, alışıldık sabrı ve sertliği bir arada taşıyordu. Ezgi, gölgede oynamaktan vazgeçmiş artık köşede duran taşları ayaklarıyla itekliyordu. O da farkındaydı, yabancıların ağır yükünü kendi sırtına da yüklemişti. Sonra, o ses geldi. Bahçeye giren bir motorun hırıltısı, köyü inletti. Toprak yolda teker sürtünmesi bir süre sonra evimizin önde sustuğunda kapısı ağır bir şekilde aralandı. İlk önce arabadan inen Faruk olmuştu. Sinem’in kocasıydı, annem söylemişti. Geniş omuzları, kasvetli yüzüyle etrafını kolaçan etti. Annem hemen yanlarına ilerledi; her zamanki kibarlığıyla misafirperver bir yüz takındı ama o bile samimiyetinin aslında bir duvar olduğunu saklayamazdı. Sinem, Faruk'un hemen ardından arabadan indi. Gözlüklerinin ardında yüzü tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Sadece bir kereliğine fotoğraflarını gördüğüm kişilerdi her ikisi de. Sinem -aslında teyze demeliydim kendisine çünkü annemle yaşıt sayılırlardı- anneme yaklaşırken üzerine sinen o pahalı parfüm kokusu eve doğru yayıldı. Onun ardından ise arka koltuklardan genç bir çocuk göründü. Yaşıtım gibi bir çocuk... Ömer’di adı. Üstelik bu şahsiyet bir ergenin büyüme sancılarını yutan, ama hâlâ tamamlanmamış adımlarına sahip, sokaktan değil de başka bir dünyadan yürüyerek gelmiş gibi duran bir çocuktan ibaretti. İncecik ama dik bir boyun, yana doğru açılmış omuzlar, saçları hafif dağınık ama belli ki özenle dağınık bırakılmış, siyah bir tişört, gri şort... Ne buralı ne de şehirli, ne salaş ne düzenli. Gözleri yere değil, tam karşıya bakıyordu. Cesurca değil, lakaytçaydı. Gözleri benimkilere iliştiğinde kısa bir duraksama yaşadık. Lakin bu göz teması bir selamlaşmadan çok, bir sınav gibi gelmişti bana. Bakışları, kibirli bir alayla karışık bir boşluk taşıyordu, sanki karşısındaki kişi yerine, başka bir şey görüyormuş gibiydi. Annem, misafirlerini -ki artık alışmalıyız onlar da bu evin sahipleriymiş güya- içeri davet ederken, adımlarına karışan sesler duvardaki sıvalar kadar çatlak hissediliyordu. Çocuk yanımdan geçtiği sırada burun deliklerime keskin bir parfüm kokusu doldu. Sinem teyzeninki kadar baskın olmasa da rahatsız edici derecede kalıcıydı. Burnumda o kokunun izini bırakırken arkalarında kalmıştım. Evin girişinin önünde durduklarında annem onların yanında gülümseyerek beni çağırdı. "İdil, gel kızım, misafirlerimizle tanış." Gözlerim anlık devrilirken ağır adımlarımla yanlarına yaklaştım ve sonrasında da gözlerimi kısarak Sinem’e baktım. O, annemin yanağına eğilmiş gözleriyle beni süzmekteydi. "Bu herhalde büyük kızınız," dedi ardından bana doğru dönmüş ve neşeyle bakıyordu. Tatlı bir kadına benziyordu ama yine de evimizi almış olmaları unutulacak değildi. Gözlerinin içine bakmayı sürdürerek "İdil," dedim düz bir ifadeyle. Ne sıcak ne de kırıcıydı. Tam ortası, sadece söylenmesi gerektiği için söylenmiş bir isim gibi. Annem toparlamaya çalıştı, Faruk amca da araya girdi. "Oğlum Ömer, tanışırsınız zamanla.” Faruk amcanın sözüyle Ömer, bana doğru başını eğdi. "Selam.” Bu esnada bir anlığına göz göze geldik. Fakat o bakışın içinde ne bir tanışıklık ne de bir sıcaklık vardı. Daha çok, sadece söylenmiş bir kelime gibiydi. Gerektiği için oradaydı. Tıpkı adım gibi. "Hoş geldiniz," dedim, annemin beni gözleriyle iteklediğini bilerek. Sözlerim kelimeden çok, bir refleks gibiydi. Ömer'in gözleri bir an için üzerimde takılı kaldı. Sanki bir şeyler arıyormuş ama bulmaya çalıştığı şeyi bilmeden bakıyormuş gibiydi. Sonra tekrar uzaklaşmıştı. Annem de sessizliği doldurmak için konuşmaya başladı. "Eşyaları yukarı çıkaralım, odalar hazır. Sonra oturur bir kahve içeriz belki, yol yorgunusunuzdur. Hadi bakalım kızım sen eşyalarını alıp Ömer’e odasını göster.” Sesi her zamanki gibi tatlı sertti. Başımı istemeye istemeye salladım. Siyah sırt çantasını ve mavi valizini alırken iç çektim. Bunu erkekler yapmaz mıydı ya? Veyahut valeler ya da otel sorumluları? Spor yapıyoruz diye iyice hamal bellemişlerdi beni. Tam o sırada Ömer’in gözleri çantaya kaydı. Bir an için duraksadı, sonra hafifçe gülümseyerek başını kaldırdı ve gözleriyle süzerken alaycı bir tonla konuştu: "Taşıyabiliyor musun bari? Ağır değil mi?" Yüzüne şeytan tüyü gülüşü konmuştu. Yüzümdeki ifadeyi sertleştirerek saçlarımı savurdum. "Taşıyabiliyorum," dedim, kısa, net bir tonla ama içimde öfkenin kırıntıları yankılanıyordu, dışarı çıkmayı bekleyen. “Yalnız ağırdır,” dedi Ömer, taşıdıklarımı işaret ederek, yüzündeki o şeytani gülüş decam ediyordu. Gözlerimi devirerek içimde yükselen öfkeyi bastırırcasına cevap verdim. “Fark ettik onu!” Sesim bir öncekinden daha sert çıkmıştı. Ömer ifademe aldırış etmeden çantasını almak için ellerini uzattı. “Taşıma sen, bırak,” dedi, aynı tonla. Ellerimiz bir an için çantanın sapında birleşti. O an, parmaklarının benimkine değdiğini hissettim. Ama bu, bir yardım eli değil, daha çok bir meydan okuma gibiydi. Hemen elimi çektim, inatla çantayı daha sıkı kavradım. “Gerek yok,” dedim, dişlerimi sıkarak. “Taşıyabiliyorum. Hem... Zamanında alacaktın, şimdi yolun yarısına geldikten sonra alsan ne yazar?” Ömer, hafifçe omuz silkti, sanki bu inatlaşmamı eğlenceli buluyormuş gibi. “Peki,” dedi ardından umursamazca geri çekilerek. Yüzündeki bu ifade, beni daha da sinirlendirmişti. “Takip et beni, misafir,” dedim, sesimdeki sertliği gizlemeye çalışmadan merdiven tarafına yönelerek. Merdivenleri çıkarken arkamdan gelen ayak seslerini duyuyordum. Ömer’in gözlerini devirdiğini son saniye fark etmiştim hatta, arkamı dönmeden ve tam da beklediğim gibi, o kibirli sesini bir kez daha kulaklarımda işitmiştim. Bu ise sadece içimdeki öfke daha da kabartmıştı benim. “Misafir değiliz,” dedi, sakin ama keskin bir tonla. “Evin sahibiyiz.” Bir an için durdum. Çantaları yere fırlatır gibi sertçe indirerek hızla arkamı döndüm. Gözlerim öfkeyle onun gözlerine kilitlendi. “Asıl ev sahipleri biziz!” diye bağırdım, sesim taş duvarlarda yankılandı. “Bu ev benim dedemin, tamam mı?” Ömer, bir adım geri çekildi ama yüzündeki o ifade değişmemişti. Aynı sertlikle karşılık verdi. “Ve evi de biz satın aldık!” sesi benimkini bastıracak kadar yüksekti. Nefesim hızlanmıştı, kalbim ise göğsümde çarpıyordu. “Sadece yarısını!” diye bağırdım, sesim çatallaşırcasına. “Sadece yarısını aldınız! Bu ev hâlâ bizim, bunu unutma!” Ömer, bir an susarak durdu ama yüzündeki o alaycı ifade hâlâ yerindeydi. Sanki söylediklerim onun için bir anlam ifade etmiyor gibiydi. Omuzlarını silkip çantasını yerden aldı. “Fark etmez,” dedi, sakin bir tonla. “Yarısı da yeter.” O an, içimdeki öfke daha da körüklenmişti ama bir şey söylemek yerine, çantaları alıp hızla odasına doğru yürüdüm. Kapıyı gösterirken “Burası senin odan,” dedim, sesimdeki sertliği gizlemeden. Odanın tam ortasına içindeki eşyaları umursamadan çantasını fırlatıp atarak arkamı döndüğüm gibi hızla kapıya doğru yöneldim. Bundan sonra onun yüzünü görmek dahi istemiyordum. Yine de daha bir saniye bile olmamışken Ömer’in sesi arkamdan yükseldi, kapıdan çıkmak üzereydim. "Hey, sen! Dua et içindekiler kırılmamış olsun!” Sözleri alayla karışık bir öfke taşıyordu. “Nerede bulacağım ben böyle bir yerde yeni bir laptop?!” Durup ona dönmemek için kendimi zor tuttum. Bir an için parmaklarım yumruk halini aldı ama derin bir nefes alıp koridor boyunca ilerlemeye devam ettim. İçimde, ona karşı duyduğum sinir, onun sesinin yankısıyla daha da büyüyordu sanki. Merdivenlerden aşağı inerken kendi kendime mırıldandım, “Laptopmuş… Sanki dünyanın en büyük kaybı... Başka bir şey için üzülmüyor da!” Hayatım boyunca hiç bu kadar rahatsızlık duymamıştım. Eve giren bu yabancıların her adımı, her kelimesi sanki yılların sessizliğine bir hançer gibi saplanıyordu ve Ömer, bu huzursuzluğun başını çekiyordu. Onunla bu şekilde daha kaç kez karşı karşıya geleceğimi bilmiyordum ama bir şeyden emindim: Öfkem, taş duvarlar gibi sessizce bekliyor, içten içe çatırdıyordu. Bu yazın başında sadece onların varlığıyla savaşacağımı sanmıştım. Şimdiyse kendi hislerimle de boğuşmam gerektiğini fark ettim. Bu da çok daha zor mücadeleli bir serüven olacaktı benim için. Aşağıda annem ve Sinem teyzenin sesleri birbirine karışıyordu ama daha kapıya varmadan seslerden önce burnuma dolan, buram buram yükselen bir koku sarmıştı etrafı. Hemen tanıdım bu kokuyu. Kesik! En nefret ettiğim şey! Hani kahve yapıp oturacaklardı? Mutfaktan yükselen, o yoğun, keskin koku içime dolduğunda midem düğümlendi. Kesikten, peynirden ve türevlerinden her zaman nefret ederdim. Midem kaldırmazdı; sadece kokusu bile büyün bünyemi alt üst etmeye yeterdi. O sıcak. O yoğurtla karışık süt kokusu... İşte bunu düşündüğüm o an midem halaya kalkmıştı. Ağzımı tuttum ve arkama dönerek hızla koridora koştum. Kesik kokusu, her zamanki gibi içimi bir hoş etmişti. Bu koku, bu yoğunluk, bu işkence... Sanki tüm ev, bu keskin kokunun içinde yok olmuş gibiydi. Tuvalete yönelmiştim ki, omzuma sert bir darbe aldım. Bu çarpışma beni bir an sendelettiğinde başımı kaldırarak karşımdaki o yüze baktım: Ömer. “Ne yapıyorsun ya?” dedim sesim titrek ve boğuk bir tonda yankılandı. Nefesim kesik kesikti, kelimeler ağzımdan zorla dökülüyordu. Ömer, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana baktı. “Sen bana çarptın,” dediğinde yüzünde o alaycı gülümseme vardı yine. “Ama neyse, yüzün zaten bembeyaz olmuş, pek bir şeye benzemiyorsun.” Elimi ağzımdan çekip ona dik dik baktım. “Git başımdan, Ömer. Cidden kusacağım.” Aramızda üç saniyelik bir sessizliğin yankıları hissedilirken beklenmedik bir şekilde, sessizliğin ardından sordu: “İyi misin?” Gözlerim ona dikilirken, içimdeki rahatsızlık daha da büyüdü. “Allah kahretsin…” dedim, öğürmeye başlayarak. Midem iyice sıkışmıştı, Ömer’in yüzündeki alay bir an için kayboldu, ama bu sadece anlıktı. Mutfaktan gelen sesler ve kokular yoğunlaştığında ayaklarımın altı yerle temasını kaybetmiş gibiydi. Cam yarı açıktı, ama bu yeterli değildi. Midem, bir daha düzelmeyecek gibi kasılmasını sürdürürken tuvalete yönelmiştim ki o lanet koku... Her nefeste içime çekiliyor, iç organlarımı lime lime ediyordu sanki. O yoğurtla karışık süt kokusu, bir katilin parfümü gibi sinsice yayılıyordu havaya. Birden başka bir şeye karar verdim. Tuvalet falan hikâyeydi. O koku burnumdayken kapalı alanda daha beter olacaktım. Bu yüzden hiç düşünmeden yönümü değiştirdim. Koridorun sonundaki verandaya açılan kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı bile giymeden kapıyı iki elimle ittirerek dışarıya fırladım. Şu an kusmanın eşiğinde iken estetik pek de umrumda değildi açıkçası. Ayaklarım çıplak toprakla buluştuğunda içimden lanet bir titreme geçti. Gözlerim yaşarmıştı ama bu ağlamaklı bir hâl değildi. Derin bir nefes aldım, sonra bir daha. Midemdeki yumru biraz gevşedi sanki. Gözlerimi kapatıp birkaç saniye boyunca sadece nefes aldım, derin ve yavaş. Adeta her nefesle, içimdeki sıkışmışlık biraz daha çözülüyordu ki, arkamdan o ses geldi. O tanıdık, hafif dalga geçen bir tonlamayla. "Yangın mı çıktı içeride? Ne yapıyorsun sen böyle? Kaçak gibi fırladın." Gözlerimi devirdim. Tabii ki peşim sıra gelmişti. “Git başımdan. Varlığın ekstra mide bulantısı yapıyor.” “Şaka yapmıyorum, gerçekten yüzün kireç gibi. Böyle yüzüme bakınca kendi kan değerlerimi sorguladım bir an” dedi, kollarını kavuşturup beni süzerken. Ona daha fazla bakamadım, gözüm verandanın kenarındaki yaşlı limon ağacına kaydı. Hafifçe esen rüzgâr yaprakları hışırdatıyordu. İnsanı sakinleştirmesi gereken bu ses bile içimdeki rahatsızlığı dindiremiyordu. “İçeride ne var biliyor musun?” diye sordum, dişlerimi sıkarak. “İşkence var. Sütle yoğurdu bir araya getirip ısıtmışlar. Bunu bir de zevk alarak yapıyorlar.” Ömer hafifçe güldü. Güzel ve içten bir gülüştü bu. Fakat o an, bunu takdir edecek psikolojide değildim. “O kadar büyütüyorsun ki… Sanki savaş var içeride. Sadece koku.” dedi yüzündeki sıradan ifadeyle. “Sadece kokuymuş…” diye tekrarladım, gözlerimi ona dikerek. “Senin burnun plastikten yapılmış galiba. Veya senin ciğerlerin bu kokuya özel filtreli anlaşılan! Normal insan bu havayı soluyarak hayatta kalamaz.” "Sen normal misin ki?" diye sırıttı. "Belki de özel bir burun yapısıyla doğmuşsundur. Kokulara karşı savaş açmış bir süper kahraman. ‘Yoğurt Girl’ diye mi çağırmalıyız seni?” “Ha-ha-ha,” dedim kuru bir sesle. “Çok komik. Gerçekten. Mizah anlayışın kurumuş yoğurt gibi. Ne kadar kazısam da bir türlü temizleyemiyorum.” O bana baktı, ben de ona. İkimizin arasında bir duvar vardı ama konuşmalarımız o duvarı tuğla tuğla dövüyordu. Elbette, kırmak için değil. Daha kalın örmek içindi. “Niye geldin peşimden?” deiye sordum gözlerimi dikip bakarcasına. “Merak,” dedi, düz bir ifadeyle. “İnsanlık hali. Birinin suratına çarpmışsın, sonra kusacak gibi kaçmışsın. Arkan sıra çıkmak suç mu?” “Senin merak dediğin şey, bildiğin gözetleme. Üstüne vazife olmayan işlere karışma. Maydanoz musun nesin?” Omuz silkti. “Belki de öyleyimdir. Ama hiç değilse senin gibi burnum havada dolaşmıyorum.” “Benim burnum havada değil. Burnumun ucunda kesik kokusu var, bu yüzden buradayım. Aradaki farkı anlayamayacak kadar kalın kafalısın sanırım.” Gözlerindeki o küçümseyici parıltıyla gülümsedi. O sırıtış var ya… Elime limon geçirip suratına fırlatma isteği uyandırıyordu bende. “Ne yapıyorsun şimdi?” diye sordu, hafifçe başını yana eğerek. Bu hareketiyle eğlendiğini açıkça belli ediyordu. “Düşünüyorum.” dedim, kelimelerimi tartarak. Sesim, kendi duyduğumdan bile daha sert çıkmıştı. “Hayatta kalmanın yollarını. Mesela kendimi bahçeye zincirlemeden içeriye dönmemenin planını yapıyorum.” “Gereksiz dramalara Oscar veriliyor mu hâlâ?” diye sordu alaycı bir edayla omzunu silkerek. “Çünkü sen bayağı iddialı bir aday olabilirsin.” Bu cümlesiyle beynimde bir düğmeye basılmış gibi hissettim. İçimde kabaran sinirle yüzümü ona döndüm. “Ve sen de ‘her lafın altına laf sokan en sinir bozucu insan’ dalında favorisin. Tebrik ederim.” Sözlerim, rüzgârla birlikte verandaya yayıldı. O an, gözlerimdeki öfkenin ona ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordum ama yüzündeki sırıtış bir an bile sönmemişti. Ayaklarım, toprağın üzerinde hafifçe batarken, bir an için sessizlik oldu. Limon ağacının gölgesinde ellerim kollarıma dolanmıştı, onun elleriyse cebindeydi. Rüzgâr, konuşmadıklarımızı bizim yerimize fısıldıyor gibiydi ama aramızdaki ağır sessizliği dağıtacak güce sahip değildi ve laf sokmalar, keskin bakışlar ve birbirimizi anlamadan geçen dakikalarla tescillenmiş olan mesafemizin görünmez sınırlarını bile aşamıyordu. Ve... Sanırım bu yalnızca bir başlangıçtı. İlk gün, ilk çarpışma...

.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.