ORMANDA YÜRÜYÜŞ
the Secret History_Kerry Muzzey
Katherina Blacklight
Kapım tıklatıldığında uyandım. Saat neredeyse öğlene geliyordu.
En son ne zaman bu kadar uyumuştum?
Gözlerim çok uyumaktan şişmişti. Suratım da aynı şekilde. Saçlarım karman çormandı. “ günaydın efendim. Sizi tatlı uykunuzdan bölmedim ya. “
“ sorun değil. Daha da uyumasam çok iyi olacak. “
“ uykunuzdan uyandırmak istemediğimiz için kahvaltıya çağırmadık ancak öğle yemeğinizi getirdim. “
Enfes kokular yavaş yavaş burnuma çalınırken hizmetli kadın elindeki servis arabasını içeri sürdü. Yatağımın yanında durdu. “ zencefilli su, kendinizi toplamanıza yardımcı olur. “ dedi bir bardağı uzatarak. “ kahvaltıyı atladığınız için çorba da getirdim. Biraz kızartma ve meyve, ayrıca biraz da kuru yemiş. Güç toplamanıza yardımcı olur. Yakın zamanda yolculuğa çıkacağınız için. “
“ ellerinize sağlık, çok düşüncelisiniz. “ elimdeki bardaktan bir yudum aldım.
Saygıyla başını eğdiğinde biraz utandım. Ben hala ne bir leydi ne de böyle davranmayı hak edecek birisiydim. Ben de en az burada çalışanlar kadar halktan biriydim. “ rica ederim efendim. “
“ Katherina. “ dedim, aramızdaki resmiyeti kaldırmak için.
“ bu şekilde seslenmem pek yakışık almaz, size… “
“ asıl bu şekilde hitap etmeniz beni daha mutlu eder. “
Kadın hafifçe tebessüm ederken gözlerinin yanları kırıştı. “ Bayan Tahville. “
“ bana bu şeklide seslenebilirsiniz… Seslen, Katherina. “ kendini düzeltmesi biraz komiğime gitmişti.
“ memnun oldum Bayan Tahville. “
“ ben de Katherina. Bir isteği olursa lütfen seslen. “
Başımla onayladım ve gözlerim yemeklere kaydı. Enfes görünüyorlardı. Karnımın gurultusunu neredeyse bastıramayacaktım. Yine de aklıma bir şey takılmıştı.
Kapıdan çıkmak üzere olan kadına seslendim. “ bu arada Bayan Tahville. “
Kapının kolunu tutarak bana döndü. “ Bay Swortan, bu sabah beni hiç sordu mu? “
“ hayır. “ sonra aklına bir şey gelmiş gibi kendini düzeltti. “ aslında evet. “
“ prens Aron kendisini çağırdığında sabahın ilk ışıklarıyla apar topar malikâneden ayrıldılar. Gitmeden önce size haber edilmesini istemişti. “
“ teşekkür ederim. “ anladığımı belli ederek.
“ yakında dönerler. Gözün arkada kalmasın.“ yine kafamı salladım. “pekâlâ. Yemek için teşekkürler. “
“ afiyet olsun. “ dedi ve odadan çıktı.
Enfes yemeklerin tadına bakarken, bir yandan bugün yürüyüşe çıkmak için gerçekten de mükemmel bir gün olduğuna karar verdim. Hiçbir işim yoktu, antrenman yapmaya bir günlüğüne ara verip ormanın içinde yürüyüşe çıkabilirdim. *At binmekte pek deneyimim yoktu doğrusu, yalnız başıma ne yapacağımı bilmeden onlara binip etrafta gezinemezdim.
-ara bilgi-
________________________________________________________________________
*atlar da diğer çoğu hayvan gibi asıl vatanı olan yerada’nın yaratıklarındandır. Gökada, sonradan yükselmesinde rağmen yerada’ya ait türleri bünyesinde tutmayı başarmış ve türlerin korunması için yapılan çalışmalar sonunda pek çok tür varlığını burada sürdürmeye devam etmiştir. Yine de bazı hayvanlar hala nadir sayılır ve bulması çok zordur. Kimisi yer adadan temin edilmeye çalışılsa da her hayvan ana vatanından kolayca ayrılamaz ve vatan toprağının dışında yaşayamaz.
________________________________________________________________________
Bu yüzden sakin bir yürüyüş en iyi seçeneğimdi.
Üzerime en abartısız ve rahat üniformayı geçirdim. Dışarıda gece giydiğim pijamamsı şeyler ile dolaşamazdım. Sonradan orada olduğunu fark ettiğim ropdöşambır ile çıkmak bile hiç yakışık almazdı.
Üniformamın cebine yemeğin yanında getirdikleri yemişlerden biraz doldurdum ve ormanlıkların yolunu tuttum. Uzun ağaçların arasına dalarken içime derince bir soluk çektim. Orman inanılmaz hoş kokuyordu.
Nemli toprak, yosun tutmuş ağaçlar, öğlene rağmen ağaç gölgelerinin arasından esen serin rüzgâr, her yeri yeşile boyayan yapraklar… Orman her zaman beni kendine çekmeyi başarmıştır. Bugünde kendimi ona kaptırmaya kararlıydım.
Cervus ormanlarında çocukluğumdan beri dolanırdım ancak ilk kez girdiğim bu ormanda korkusuzca yürüyordum. Sanki beni yutmak isteyen koca bir ağıza kendi isteğimle giriyordum ama en ufak bir tereddüdüm yoktu.
Cebimdeki kuruyemişlerden avuçladım ve birer ikişer ağzıma attım.
Ormanın çıtırtı ve sesleri ağzımda ezilen yemişlerin kıtırtılarını bile bastırıyordu. Yerden aldığım uzunca bir dal ile kendime baston yaptım. Aslında desteğe ihtiyacım yoktu, çocukluğumuzdan beri ağaç dallarını kılıç gibi kullanırdık ve bu alışkanlığı asla bırakamamıştım.
Yanımda bir kılıç varmış gibi hissettirmesi eğitimlerimden sonra bıraktığım kılıçların yokluğunu unutturuyordu. Boşluk hissini yamalıyordu.
Bana sürekli birini anımsatıyorsun. Dedi bir ses. Ormandan değil, derinlerden, tam kafamın içinden gelen bir ses.
Kimmiş o?
Darvell.
Gökada’nın kurucusu olan Darvell mi?
Evet. Sizin için namı diğer Aeris.
O ve benim benzememize imkân yok. O büyük bir savaşçıydı, aynı zamanda büyük bir komutan ve kraldı.
Evet, o aynı anda pek çok şeydi. Ama o da tıpkı senin gibi kendine karşı dürüst olamayan biriydi.
Yine mi şu konu.
Kaçtığın şeyler seni her zaman geri çekiyor küçük Blacklight.
Ama Aeris, düşüncelerinden kaçarak çok şey başarmış.
Evet, bu yüzden asla potansiyeli ile karşılaşamadı. O pek çok şeydi, çoğundan başarılıydı, genç ve hırslıydı. Yine de onun da kaçtıkları vardı. Çok yakınlarından kaçıyordu, en yanındakilerden.
Onu sanki çok iyi tanıyor gibisin.
Evet. Onu tanıyorum, onun soyunu devam ettirmeye çalışan büyük torunlarından bile iyi tanıyorum.
Ormanın derinliklerine ilerlemeye devam ediyordum.
Beni öldürmekten asla korkmayan o ve koca yürekli kardeşlerini hala çok iyi hatırlıyorum.
O hikâyelerde anlatılan ulu ejder sensin. Seni öldürenlere, insanlara, yardım etmeye nasıl hala devam edebiliyorsun?
Aslında her şey hikâyelerde anlatıldığı gibi değil küçük Blacklight. Her hikâye anlatıla anlatıla özünden sapar.
Her birine element bahşedilen dört genç, elementlerinden önce de sonra da çok güçlülerdi. Çok yeteneklilerdi ve bir arada iken durdurulamazlardı. Ancak hiç kimse bir ulu ejderi öldürebilecek kadar güçlü değildi. Bir arada olsalar dahi benim gücümle baş edemezlerdi.
Ölmeyi ben seçtim.
Elimdeki dala yaslanarak duraksadım. “ ölmeyi mi seçtin? “ ormanda yankılanan sesim yakınlardaki birkaç kuşu ürkütmüştü. “ kim ölmeyi neden seçer ki? “
Bazen her şeyi seçmek için her şeyden vazgeçmek gerekir.
Bilmece gibi konuşuyorsun.
O gençler beni öldürdüğünde aslında özgür oldum. Fani vücudumdan sıyrıldım böylece size daha yakın olabildim. Sen ilk ejderha taşıyıcısı değilsin küçük Blacklight. Beni içinde taşıyan ilk insan Darvell’di.
Birlikte pek çok şey başardık, pek çok şey olduk. O ölene dek koca bir imparatorluktuk.
O senin sayende mi bu kadar güçlüydü? Ama hiçbir hikâye onun dört element kullanabildiğinden bahsetmiyor.
Çünkü asla kendi elementi olan hava dışındaki elementleri kontrol edemedi. O pınarın gücünü aldığında seçimini yapmıştı.
Ama günümüzdeki her insan pınarın bahşettiği gücün soyundan gelen elementleri devralıyor. Ben de bu sene on altıma girdim ve bu sene gücüme kavuşacaktım.
“ eğer bir gücüm var ise. “ dal ile yerlere çizgiler çiziyordum.
Ancak henüz gücünü açmadın, onu tercih etmedin.
Aslında sahip olamadığım gücün yanında çok daha fazlasına sahip olmuştum.
Benim gücüm cadıların soyuyla var olmaya devam ediyor ve de onların soyundan gelen nadir şifacılarla. Elbette onlara tüm güçlerimi bahşetmedim. Çünkü hak etmeyen kimse her güce sahip olmamalı. Kontrol edemeyecekleri güçlere ulaşmaya çalışmamalı, aksi halde denge bozulur.
Aeris ve benim dışımda taşıyıcıların oldu mu?
Argnes pek konuşkan bir ejder değildi. Üstelik ne zaman konuşmaya kalksa bilmece gibi cümleler kurar kafamı iyice bulandırırdı. Ancak şu anda onunla yapabildiğim en açık ve uzun sohbeti ediyorduk.
Bu şansı kullanarak kafama takılan soruları soracak ve hepsine cevaplar almaya çalışacaktım.
Hayır. Yalnızca o ve sen.
Peki, neden ben?
Sende aradığım şeyi bulduğumu hissediyorum. Gerçek bir savaşçı olmak için neredeyse her şeye sahipsin. Güç, zekâ, analiz… Tıpkı onun gibi. Ancak onda olmayan bir şeye daha sahipsin, kendine dürüst olmak için daha çok zamana. O bunu başaramadan öldü ancak senin hala bir şansın var. Potansiyeline ulaşmak için hala vaktin var.
Kendime dürüst olmanın potansiyelimle ne alakası olduğunu hala anlayamıyordum. Ayrıca kendime dürüst olmadığım konu neydi? Neyi atlıyordum?
Tüm bunlarla ne anlatmak istiyordu bilmiyordum. Ancak şu anda güçlerimin potansiyelinden daha çok merak ettiğim başka bir şey vardı.
Peki, krallığa olan tüm bu saldırılar da neyin nesi? Bir anda ortaya çıkan ateş hükmedenlerden oluşan bu gurup neden bize saldırmaya çalışıyor? Tüm oklar neden birden beni işaret etmeye başladı?
Dominic haklıydı değil mi, aslında oklar beni değil seni işaret ediyordu.
Ben de her şeyi bilecek güce sahip değilim küçük Blacklight, bu konuda ben de yalnızca tahminde bulunabilirim. Ve eğer tahminlerim doğru ise oklar bizi gösteriyor.
Bunların benimle ne alakası var?
Çünkü sen bir taşıyıcısın. Bir ulu ejder kadar nadir onun kadar değerlisin. Herkes ulu ejderleri taşıyacak güce sahip olamaz, her ulu ejder de herhangi bir taşıyıcıyı tercih etmez. Her birinin diğerine uyum içinde olması lazım.
Yani, senin ortaya çıkman koca bir savaşı tetikledi.
Çok basit düşünüyorsun küçük Blacklight. Ben ortaya çıktım çünkü her savaşın bir kazananı olur ve o kazanan tarafın gökada olması lazım. Eğer ateş hükmedenler kazanırsa, istedikleri şeyi ele geçirirlerse tüm krallıklar yıkılmaya mahkûm olur.
Ele geçirmeye çalıştıkları şey biz miyiz?
Onların istediği şey Darvell’in ipi.
Ormanda kaybolmuştum. Geri dönmeyi düşünemeyecek kadar dalgındım ve bilinçsizce ormanda adımlarımı atmaya devam ediyordum. Argnes’den aldığım her bilgi gittikçe daha çok ilgimi çekiyordu ve geri dönüş yolunu bulmak konusundaki endişelerimi bu konuşmalardan sonraya erteledim.
Her kardeşe ve her krallığa bir kutsal silah verildi. İki tanesi yan yana geldiğinde bile ortaya çıkan enerji savaştaki güç dengelerini değiştirebilir. Darvell’in ipi kullanması en kolay silah olmasına rağmen onu bünyesinde saklayan krallık gökadada.
Yani ulaşması en zor ülkede.
Evet. Bunu öngören Aeris ve ben bu yüzden yerada topraklarının bir kısmını göğe çıkararak gökadayı inşa ettik. Çünkü basit gibi görünen Darvell’in ipi diğer silahlardan daha tehlikeli olabilir.
Sonuçta bir ip diye geçirdim içimden. Ne kadar tehlikeli olabilirdi ki?
Etrafına dolandığı her şeye büyük bir güç yayan, esneyebilen ancak kopmayan, dört kutsal silahı bir arada tutabilecek tek ipten daha güçlü bir malzeme yok. Onlar da bunun farkında. Bu yüzden onu bulmaya geldiler.
Yakın zamanda kaybolan gökadanın ejderleri, dünya üzerinde yalnızca gökadada bulunan kanatlı ejderler bu yüzden bir anda buhar olup uçuvermişti. Onlar aslında kaçmamıştı, onlar gerçekten de kaçırılmıştı.
Ateş ulusu gökadaya çıkmak için çeşitli yollar arıyordu ve buraya ulaşmanın en kolay yolu olan ejderleri kullanacaklardı.
Kafamda yanan koca bir ışıkla malikâneye geri dönmek için var gücümle koştum.
Çıkacak savaşın sebebi artık belliydi. Kanıtlar ortadaydı. Argnes’in bunları anlatmak için bu kadar gecikmesinin bir sebebi olsa iyi olurdu. Çünkü prense biran önce ulaşmam gerekiyordu ancak nerede olduğunu bile bilmiyordum.
Ejderden haberi olan insanları sorgulayıp, yolculuğumuza nereden başlayacağımıza karar vermeye çalışıyorlardı ancak yapboz ’un kayıp parçaları bulunmuştu. Büyük resim artık daha belirgindi.
Ne yönden geldiğime bakmaksızın koşuyordum, içimden bir ses istediğim yere bir şekilde ulaşacağımı söylüyordu ben de durmadım, düşünmedim. Yalnızca koştum.
Malikânenin dört yanından uzanan kulelerin dik çatıları, tam ortasındaki koca kubbe görünene dek koştum. Sanki rüzgâr da benimle koşuyordu. Gözlerimde bir ateş yanıyordu ve havayı beni ittirmeye zorluyordu. Ayaklarımın yere değmesine rağmen havada süzüldüğüm hissiyatı tüm bedenimi sarıyordu.
Malikânenin bahçesinden içeri koşarken birkaç bahçıvan ve güvenliğin dikkatini çekmiştim.
İçeri girdiğimde bile bir süre daha koşmaya devam ettim. Sonunda prensin danışmalarından birini bulana dek de asla durmadım.
Akşam yemeğinde karşılaştığım babacan adam ve hemen yanında onunla birlikte yürüyen prensin danışmanı onlara koştuğumu gördüklerinde durdular.
“ Leydi Blacklight, bir sorun mu var? “
“ biraz soluklanın lütfen, sorun ne? “
Aniden önlerinde durduğumda hava hala beni ittirmeye devam ediyordu ve ayaklarım hafif bir patinaj yaparken durmayı başardım. Gözlerimdeki alevi onlar da görmüş olacaklar ki ağızları açılmış ve ilk kez gördükleri bu manzarayı sindirmeye çalışıyorlardı.
Henüz elementleri kontrol ederken pek insanın karşısına çıkmıyordum. Bunu gördüklerine şaşırmaları gayet normaldi. Pek insanın, güç kullanırken gözlerimin aldığı garip renkten haberi yoktu. Hatta bir avuç insan dışında içimdeki ejderden haberdar olan kimse yoktu.
Bir yutkunmalık süre sonunda heyecan dolu bir sesle haykırdım. “ biliyorum! “
Babacan adam elini omzuma attı. “ nefes al Blacklight, nefes al. “
Derin derin soluklar alarak nefesimi düzene sokmaya çalıştım. “ neyi biliyorsun? “ dedi sonunda danışman söylenmesi gereken şeyi tekrar gündeme getirerek.
“ tüm yağmaların, saldırıların neden olduğunu biliyorum. Savaşın sebebini artık biliyorum! “
İkisi de şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.
Dediğim şeyi kavrayarak ilk harekete geçen danışman oldu. “ prense acilen haber vermeliyiz. “
“ evet, bana arabamı hazırlatın. Ona kendim gideceğim. Bu bilginin kötü ellere sızmasına izin veremeyiz. “
“ haklısınız. “ danışman birkaç hizmetliye adını davette öğrendiğim sör Nikolas’ın aracını hazırlatmak üzere emir yağdırırken ben soluklarımı düzene sokmaya çalışıyordum.
“ ben de gelmeliyim, beni de götürün. “ dedim soluklarımın arasından.
“ hayır, kızım. Senin burada kalman daha güvenli. Ben prensi alıp buraya geleceğim ve her şeyi başından itibaren anlatacaksın. “ elini tekrar omzuma atarak “ burada kal. “ dedi son kez emin olmak için.
Kafamı onaylar anlamda salladığımda istediği sözü almış gibi harekete geçti ve onun için hazırlanan arabaya binmek üzere bahçenin yolunu tuttu.
Henüz tam anlamıyla alışamadığım elementlerin güçlerini ne zaman kullansam enerjimin bittiğini hissediyordum. Bu ya hemen hissediliyordu ya da geç hissediliyordu ancak günlerce sürecek koca bir halsizliği de beraberinde getiriyordu.
Bu kez enerjimin hemen tükendiği soluklarımın hala düzene girmemesinden belliydi. Biraz güç toplamam için odaya geri döndüğümde geç uyanmama rağmen kendimi yine çok yorgun hissetmiştim.
Üniformalarımı çıkarmaya bile mecalim kalmadığında yatağıma gelmiş olmanın rahatlığıyla kendimi yumuşak yastıkların içine bırakıverdim. Nefesim biraz daha düzene girmişti ancak bu kez göz kapaklarım dayanamayacaklarını haykırarak gittikçe kısılıyorlardı.
En sonunda gözlerim tamamen kapandı ve karmaşık rüyaların içinde aralıksız bir uykuya daldım.